İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak Neden Önce Kendimizden Başlar?

VİDEOLAR

Abdullah Sert Hocaefendi, hayra çağırmanın ve kötülükten sakındırmanın önce kendi nefsimizde başladığını hatırlatıyor.

İYİLİĞİ EMRETMEK NEDEN ÖNCE KENDİMİZDEN BAŞLAR?

Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:

“Sizden, insanları hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar felâha erenlerdir.” (Âl-i İmrân sûresi, 104)

Yani ümmetin içinden, Müslümanların arasından bir topluluk çıkacak; insanlar dünyaya tamamen kapılmışken onlar cadde cadde, sokak sokak, kitapla, radyoyla, televizyonla, ellerindeki bütün imkânlarla insanları hayra davet edecek. “Hayır” dediğimiz şey o kadar geniştir ki, yoldan bir eziyeti kaldırmaktan başlar. İnsanlara: “Kardeşler, şu hayrı yapalım.” diyecektir.

Sonra iyiliği emredecek, kötülükten alıkoyacaktır. Buradaki “emir”, “şunu yapacaksın” anlamında bir zorlamadan ziyade, hayra davetin başka bir boyutudur: Yeryüzünde ma‘rufu, yani güzelliği inşa etmek, kötülüğü bertaraf etmek.

İşte bunları yapan topluluk kurtuluşa ermiştir.

Peki cümleyi biraz farklı tercüme edersek kurtuluş nerededir?

Ümmetin içinde hayra çağıran bir topluluk meydana getirmekte, iyiliği emretmekte ve kötülükten alıkoymaktadır.

İnsan kendi içinde iyiliği emredemiyorsa, kötülükten kendisini uzak tutamıyorsa önce kendisine dönmelidir.

Önce nefse sesleneceğiz:

“Ey nefsim! Şu iyiliği yap; ey nefsim! Şu kötülükten uzak dur.”

Eskiden Altınoluk dergisinde güzel bir kapak vardı: “İktidar Alanını İslamlaştırmak.”

Biri bunu görünce hemen Ankara’yı, siyasi gücü düşünüyor ama asıl iktidar, insanın kendi bedenidir. Eli, dili, gözü… Bunlara gücümüz yetiyor mu? Yetmeli.

Bir İslâm büyüğü gençlere şöyle der:

“Siz İslam’ı kendi bedeninizde iktidar hâline getirin; Allah onu toplumunuzda iktidar hâline getirir.”

Önce kendi vücut mülkümüzde muktedir olacağız. Elimize muktedir olacağız; gözümüze, dilimize, malımıza, evimize muktedir olacağız. Evdeki iktidarı kurmadan dünya iktidarına talip olunmaz.

Peki nereden başlanacak?

Önce kendimizden.

Elimize baktığımız zaman: “Bu ele benim iradem yeter.” demeliyiz. Onu istediğim yerde, istediğim şekilde kullanmalıyım. Yüzüm, dilim, kalbim… Bunların her biri benim irademe bağlı olmalıdır.

İşte bu, bizim “iktidar alanımız”dır.

Sonra evimiz…

Evimizde Allah’ın nizamı geçiyor mu? Elbette evde terör estirmek değil; usul ve üslup içinde, sebeplere sarılarak evimizi bir Müslüman evi hâline getirmek gerek.

Bazı evler insanın kimliğini hemen ele verir. Kimi evlerde duvarda ayet-i kerime, hat, seccade, kitaplar vardır. Bazı evlerde ise tam tersine, heykellerle dolu bir dekor… Ev put sergisine dönmüş adeta. “Sanatsal değeri var” deniliyor ama bizim sanatımız yazıda, desende, hüsn-i hatta, estetikte ortaya çıkar.

Ben bir eve gidince önce kitaplığına bakarım. Çünkü evin kitaplığı evin kimliğini söyler. Hangi yazarlar okunuyor, hangi eserler var; tefsir, hadis, ilmihal bulunuyor mu? Bir evde ne okunuyorsa orada o yaşanır.

İktidar alanı derken işte burası önemlidir. Evimizin içinden başlar; sonra iş yerimiz, sokaklarımız, hayatımız… Bir iş yerine girdiğinizde bile kimliğini anlarsınız; dış dünya, iç dünyayı yansıtır.

Kısacası dış dünyamız ile iç dünyamız birbirine bağlıdır.

Önce kendi içimizde iyiliği emredeceğiz, kötülükten kendimizi uzak tutacağız ki kurtuluşa erenlerden olalım.

Ayet-i kerimede buyruluyor:

“Siz insanlığın iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.” (Âl-i İmrân, 110)

Ama ümmet, insanlığa iyiliği emretmesi gerekirken kendi içinde bile iyiliği emredemez hâle gelmiştir. Bugün birine sokakta “Bu iş günahtır.” deseniz nefret suçu sayılıyor; günahı söylemek yasaklanırken kötülüğü yaymak serbest bırakılıyor.

Elbette günahın günah olduğu söylenecek.

Nerede?

Her yerde.

Evimizde çocuklarımıza: “Bu günahtır, bu sevaptır.” diyeceğiz.

Okulda öğretmenler: “Bu Allah’ın sevmediği şeydir; bu ise sevdiğidir.” diyecek.

Matematik, kimya, fizik elbette öğretilsin; fakat her şeyden önce doğru, fazilet ve ahlak öğretilsin. Maarifin derdi bu olmalı.

İş yerlerimizde de toplumda da iyiliğin ne olduğu, kötülüğün ne olduğu öğretilmeli. Ümmet bunu yapamadığı için kötüler ümmete musallat olmaya başladı. Ümmet kendi içinde iyiliği iktidar hâline getirmediği için kötülüğü ortadan kaldıramıyor ve sonunda dünyanın kötülerinin elinde kalıyor.

Bu ümmete düşen vazife şudur:

Önce fert olarak, sonra aile olarak, sonra şehirler ve milletler olarak iyilikleri yeryüzünde inşa etmek. Çünkü İslam bunun için gelmiştir.

İslam iyiliği iktidar kılmak için gelmiştir.