İslam İktisadında Usul, Ahlak ve Vicdan

Fıkıh ve Günlük Hayat

İslam iktisadında usul, ahlak ve vicdan çerçevesinde modern ticari meseleler, kapitalist sistem, fıkıh yaklaşımı ve Müslümanca duruş ele alınıyor.

Modern zamanlar, Müslüman zihnini ve yaşantısını belki de en çok iktisadi ve ticari alanda kuşatmış, onu eşi benzeri görülmemiş sorularla, karmaşık sorunlarla baş başa bırakmıştır. Küresel kapitalizmin, faizci finans ağlarının ve seküler piyasa ahlakının hayatın her hücresine nüfuz ettiği ağır bir imtihan çağında yaşıyoruz.

İnsanın yeryüzündeki mukaddes bir emanetçi olmaktan çıkarılıp yalnızca haz peşinde koşan tüketici bir makineye indirgendiği bu sistemde, karşılaştığımız yeni ticari meselelere, karmaşık finansal ürünlere ve iktisadi buhranlara İslami açıdan nasıl yaklaşmalıyız? Fıkhın o eskimeyen, berrak ve adil ölçülerini bugünün piyasa gerçekliğine taşıyabilmek için zihniyetimiz, usulümüz ve ahlakımız nasıl bir kıvamda olmalıdır?

Bu temel sorulara vereceğimiz cevaplar, sadece cebimizi, cüzdanımızı ve dünyevi konforumuzu değil; ahiretimizi, ebedi yurdumuzu ve Allah rızasındaki istikametimizi de doğrudan belirleyecektir. Zira yüce dinimiz İslam’da iktisat, ahlaktan, inançtan ve merhametten bağımsız, kendi kuralları olan seküler bir alan asla değildir. Ticaret; takvanın, adaletin ve ihsanın en çetin imtihan sahalarından biridir.

ZİHNİYET VE TEMEL DURUŞ: MESELELERE NEREDEN BAKIYORUZ?

Güncel bir iktisadi meseleye hüküm verirken ilk dikkat etmemiz gereken husus, o meseleye hangi zihniyetle ve nasıl bir fıkhî tasavvurla yaklaştığımızdır. Bugün İslam dünyası, ezici piyasa gerçekliği karşısında ne yazık ki hastalıklı uçlar arasında savrulma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Bir yanda, nassların lafzını ve fıkıh geleneğinin o muazzam birikimini tamamen devreden çıkarıp, her şeyi modern aklın ve kapitalist sistemin dayatmalarına göre yeniden yorumlamaya çalışan modernist ve tarihselci bir savrulma vardır. Bu zihniyet, çağa İslam'ı değil, İslam'ı çağa uydurma gayretindedir.

Diğer yanda ise, dinin evrensel gayelerini, toplumsal maslahatı ve güncel piyasa gerçekliğini tamamen reddedip, meseleleri sadece dış anlamlara hapsederek hayatı yaşanmaz kılan katı bir literalist ve şekilci tutum bulunur. Buna bir de, yepyeni ve güncel bir problemi derinlemesine anlamaya çalışmak yerine, klasik bir fıkıh kitabındaki eski bir piyasa kuralını kopyalayıp bağlamından kopararak doğrudan günümüze yapıştıran körü körüne taklitçi yaklaşımı eklemek gerekir.

Oysa Ehl-i Sünnet omurgasının bizlere asırlardır öğrettiği o mutedil, akademik ve bütüncül yaklaşım şudur: Gelenekten ve nasslardan asla kopmadan, ancak tek bir asrın uygulamasına da hapsolmadan; delili, uzmanlığı ve şeriatın gayelerini sentezleyerek çözüm üretmek. Müslümanın görevi, tikel nasslardan ve tarihi tecrübelerden yola çıkıp, günümüzün olgu ve gerçekliklerini de doğru okuyarak evrensel ve ahlaki üst ilkelere ulaşmaktır.

USULÜN İHLALİ, HAKİKATİN ZİYÂNIDIR: HÜKMÜN MUTFAĞI

İslam hukukunda bir hükmün mutfağı, kılı kırk yaran bir usul disiplinine dayanır. Bugün ticari bir meseleyi değerlendirirken nass ile örfü, dinin değişmez sabiteleri ile piyasanın değişken kurallarını birbirine karıştırmamak hayati bir usul kuralıdır. Dinde akılla tam olarak kavranamayan ibadet ve inanç esasları kıyamete kadar değişmeyecek mutlak doğrulardır. Ancak ticaret ve muamelat alanındaki kurallar, çoğunlukla bir illete ve gerekçeye dayanır.

Geçmiş asırların piyasa şartlarına ve o günün ticari örfüne dayalı olarak üretilmiş fer'i bir fıkıh hükmünü, sanki değişmez bir ayetmiş gibi dondurup bugüne dayatmak büyük bir usul hatasıdır. Olgu ve kavramların güncellenmesi şarttır. Klasik dönemdeki bir sanatkârın el aleti ile günümüzdeki trilyonluk bir fabrikayı aynı fıkhî statüde değerlendirmek, tümevarımsal gerçeklikten kopmak demektir.

Ancak bu güncelleme ihtiyacı, modern finansın dayattığı her yeniliği meşrulaştırmak için zaruret, maslahat, ihtiyaç gibi kavramları bir can simidi gibi kullanıp Allah'ın kesin yasaklarını delip geçmek anlamına asla gelmez. Bugün en sık karşılaştığımız tehlikelerden biri, nassa rağmen maslahat üreterek kolaya kaçmak ve kavramları istismar etmektir. Sadece çok zorda kalan bir birey için, geçici olarak verilebilecek zayıf bir ruhsatı alıp, genel-geçer bir piyasa kuralı, standart bir kanun maddesi veya kitlesel bir finansal ürün haline getirerek kitlelere yaymak, istisnai zarureti kurala dönüştürme hastalığıdır.

Yine bu mutfakta dikkat edilmesi gereken en mühim husus, kaynak ahlakıdır. Bir meseleye cevaz verirken, mezhebin kendi içindeki kaynak hiyerarşisine dürüstçe sadık kalınmalıdır. Terk edilmiş, şâz veya en zayıf bir görüşü, sırf günümüz finansal işlemine uyuyor diye asıl ve kuvvetli görüşmüş gibi sunmak, fıkhî mirası istismar etmek ve ilme ihanet etmektir.

ORTAK AKIL VE MEŞVERET: ÇAĞIN KARMAŞASINA KARŞI ŞÛRA

Günümüzün iktisadi problemleri, klasik dönemdeki gibi iki kişi arasında pazarda geçen basit akitlerden ibaret değildir. Kripto paralar, türev piyasalar, enflasyonist etkiler, uluslararası ticaret hukuku ve devasa şirket birleşmeleri, devasa bir küresel sistemin parçalarıdır. Böylesine karmaşık bir çağda, fıkhî hükümlerin sadece bireysel ictihadlarla verilmesi büyük riskler taşır.

Hüküm verilmeden önce konunun teknik, iktisadi ve sosyolojik uzmanlarından detaylı bilgi alınması, kararın ortak akıl ve şûra anlayışıyla olgunlaştırılması elzemdir. Masada sadece fıkıh âlimlerinin değil, piyasayı ve sistemi iyi okuyan vicdanlı iktisatçıların da bulunması şer'î bir zorunluluk haline gelmiştir. İstişareden mahrum bir fetva, toplumu felakete sürükleme potansiyeli taşır.

KIRMIZI ÇİZGİLERİMİZ VE MESELENİN SOSYOLOJİK YANSIMASI

Bir mümin, önüne konan bir ticari işlem için sadece bu sözleşme kâğıt üzerinde geçerli midir, şeklinde sormaz. Bizim için her şeyden önce zarurât-ı dîniyye gelir. Verilen kararın İslam'ın temel inanç esaslarıyla, fıtratla, insan onuruyla ve temel ahlaki değerlerle çelişmemesi gerekir. Ticari kazanç, asla inancın ve tevhidi duruşun önüne geçemez.

Bununla birlikte, fetva siyaseti gereği kararların sosyolojik yansımasını, yani varacağı yeri öngörmek zorundayız. Verilen bir fetva, görünüşte ticari bir kolaylık sağlasa da, toplumda gelir adaletsizliğini uçuruma dönüştürüyor, dindarlığa zarar veriyor ve zengini daha zengin edip fakiri eziyorsa, o fetvanın sınırları fıkhın vicdanında yeniden ayarlanmalıdır. Toplumun ahlakını bozan hiçbir ticari zenginlik, İslami açıdan bir başarı sayılamaz.

SİSTEM KÖRLÜĞÜ VE YEDEK PARÇA ZİHNİYETİ

İslam iktisadı vizyonunda düşülen en büyük tuzaklardan biri sistem körlüğü yani mikro-makro kopukluğudur. Kapitalist sistemin ürettiği devasa sömürü ağını yapısal ve makro düzeyde sorgulamadan, meseleyi sadece tekil bir alım-satım veya kredi prosedürü üzerinden çözdüğünü zannetmek, koca bir okyanustaki zehri görmeyip bir bardak suyu temizlemeye çalışmaktır. Müslümanlar olarak evrensel ilahi rehberliği, modern ideolojilerle yarıştırılan katı bir beşeri kurguya hapsetmeden; insanın aklını, fıtratını merkeze alan, adalet ve sömürüsüzlük üzerine kurulu ahlaki bir şuur sistemi inşa etmek mecburiyetindeyiz.

Bu inşayı yaparken fıkıh mirasımız, modern sistemlerin açıklarını kapatmak veya kapitalizmin bozulan çarklarını tamir etmek için kullanılacak bir ikinci el yedek parça deposu değildir. Farklı mezheplerin ve âlimlerin görüşlerini, kendi usul bütünlüğünden kopararak, dürüstlükten uzak ve pragmatik bir şekilde birleştirmek ve sırf sorumluluktan kaçmak için en hafif hükümleri cımbızlamak fıkhın ruhuna ihanettir.

Araçsalcı telfik ve ruhsat avcılığı dediğimiz bu marazlar, ahireti unutup dünyayı imar etme telaşından doğar. Bizim vazifemiz, haramları aşmak için hukuki kılıflar uydurmak değil; insanları sömürüden kurtaracak, helal, adil ve ahlaki gerçek çıkış yolları üretmektir.

ZAHİR VE BÂTIN BÜTÜNLÜĞÜ: KAZA VE DİYANET AYRIMI

Tüm bu iktisadi ve fıkhî çabalarımızın nihai zirvesi, meseleyi Cibril Hadisinde özetlenen o muazzam bütüne; İman, İslam ve İhsan şuuruna ulaştırmaktır. Bugün ticari hayatta en çok yanıldığımız yer burasıdır. Bir işlem, kâğıt üzerinde gerekli imzaların atıldığı, fıkhî kuralların zahiren sağlandığı ve bir hukukçunun veya kadının geçerlidir hükmünü vereceği kazaî bir formata sahip olabilir. Şekil şartları tam görünse de mesele burada bitmez.

İslam fıkhı, sadece mahkeme duvarları arasındaki lafızlardan ve dosyalardan ibaret değildir. Eğer o sözleşmenin özünde, faiz yasağını aşmak için kurgulanmış bir hile, karşı tarafı aldatma kasdı, fahiş bir sömürü veya gizli bir mağduriyet varsa; o işlem dünyevi mahkemede veya kâğıt üzerinde kazâen caiz görünse de, Allah katında ve vicdan mahkemesinde diyâneten bâtıldır, haramdır ve büyük bir vebaldir. Zahiri kurtarmak, bâtını temizlemeye yetmez.

Gerçek Müslümanca duruş, sözleşmedeki imzaların ötesine geçen derin bir İhsan şuurudur. İhsan; ticareti Allah'ı görüyormuşçasına yapmak, tartıda hile yapmamak, kâr ederken kardeşinin rızkını gasp etmemektir. Alınan bir fıkhî kararın veya fetvanın sadece hukuki şekli kurtarmakla kalmayıp, işlemin ahlaki gayesini, insan onurunu, merhameti ve sömürüyü engelleme hedefini gözetmesi şarttır. İhsan mertebesine ulaşmayan bir ticaret, bereketsizliğe ve nihayetinde hüsrana mahkumdur.

HÜLÂSA: VİCDAN MAHKEMESİNDE AKLANMAK

Sonuç olarak, günümüzün o yakıcı ve karmaşık iktisadi meselelerine İslami açıdan yaklaşmak; sağlam bir Ehl-i Sünnet omurgasına, tavizsiz bir usul bilgisine, çağı ve gerçekliği doğru okuyan disiplinlerarası bir basirete ve hepsinden önemlisi mahkeme-i kübrada hesap verecek olmanın titiz takvasına sahip olmayı gerektirir.

Bizler, piyasanın rüzgârına göre eğilip bükülen, sistemi meşrulaştıran pragmatik fetvaların değil; fıtratın, adaletin ve ihsanın peşindeyiz. Zira Müslümanın ticareti, sadece malın malla değişimi değil; kulun Allah ile olan mukaddes ahdinin yeryüzündeki şahidliğidir. O şahidlik ki, bizi ancak usulün doğruluğu, ahlakın yüceliği ve niyetin katıksız ihlası ile ebedi kurtuluşa erdirecektir. Her ticari akit, aslında ahirete yazılmış bir senettir; Rabbimiz bu senetlerin altından yüz akıyla kalkmayı hepimize nasip eylesin.

Kaynak: Gökhan Oruç Önalan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 483