İnsanın Acziyeti

İSLAM

İnsanların, hakîkat bir okyanus gibi geniş diye ona daldırdıkları kabın istiâbından fazla bir şey alabilmeleri mümkün değildir! Bir bardağa bir deryâyı sığdırmanın mümkün olmadığı gibi... Lisan da bir kap, beyin de bir kap, görmek husûsunda göz de bir kap vs... Hep acziyet!

İslâm, cihânşümûl bir dünyâ görüşü olması sebebiyle, onda hukuk, ahlâk iktisat gibi beşerî davranışları tanzîm eden bütün ilimlere dâir kâidelerin bulunması tabiîdir. Bu kâidelerin, en basitinden en mükemmeline, en müşahhasından en mücerredine kadar her meseleyi ihtivâ etmesi zarûrîdir. Bu İslâmî prensiplerden bir kısmı, herkesi alâkadar eden basit ve dünyevî meseleler olduğu hâlde, bâzı prensipler de seviyeli idrâkleri bile acze düşürecek ulvî derinlikler ihtivâ eden hakîkatlerdir. İşte böyle meseleleri -hele meçhûl muhâtaplara hitâb etmeyi sağlayan kitap hâlinde- ele alıp incelemekteki güçlüğü îzâha gerek yoktur.

Bu iş, bir bakıma yamaçlara tırmanmak ve yokuşlarda susamayı göze almak demektir. Muhakkak ki bu girift ve mücerred gerçekleri, akıl, ilim ve lisânın imkânları muvâcehesinde ortaya koymaya çalışmak, pek çok insanın vazgeçemediği bir meşgale olmuşsa da bunda kâmil mânâsıyla bir muvaffakıyyet elde etmek mümkün değildir.

Diğer taraftan, bu meseleler beşer tâkatini aşsa da, tamâmı elde edilemeyen şeyin tamâmen terk edilmeyeceği, yâni elde edilenden vazgeçmek îcâb etmeyeceği de İslâmî bir kâidedir. Muhterem okuyucularımızın, bizi de buna riâyet etmiş telâkkî ederek îzah ve idrâkteki noksanlıklarımızı mâzûr görmelerini bekleriz.

EKSİK TASVİRLER

Ayrıca ifâde edelim ki, beşerî idrâk ve muhâkeme bu âlemden aldığımız intibâlarla cereyân eder. Bu îtibarla mutlak mânâda müşâhedesi imkânsız olan mücerred hakîkatler için yanılmamak veya onları fire vermeden îzâh edebilmek nasıl mümkün değilse, yaratılış hârikası olan Fahr-i Kâinât’ın -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hakîkati ve esmâ-yı ilâhiyyenin kâmil tecellîsi olan Kur’ân cevherinin beşer tâkati ile kâmilen kavranması ve îzâh edilmesi de mümkün değildir. Nitekim Cennet, Cehennem ve emsâli tasvirler, aslı ancak Hak Teâlâ’nın ilminde olan bir keyfiyetin bizim idrâkimize göre ifâde olunmasından ibârettir.

Dînin bütün metafizik hakîkatleri husûsunda akıl ve kalb-i selîm ile yapılan değerlendirmeler, doğrudur, lâkin eksiktir. Doğrudur; bu âlemden alınan intibâlara göre îzâhı ve idrâki ancak bu kadardır. Eksiktir; çünkü bu âlemde müşâhede edilen benzer keyfiyetlerle onları mukâyese zemîninde kullanarak kavrayabildiğimizi sandığımız keyfiyetlerin arasındaki fark, sonsuz kere sonsuzdur. Bu gibi gerçekler için, başka idrâk, iz’ân ve imkân ile müsâit vâsıtalara ihtiyaç vardır. Meselâ “ru’yetullâh”... Acabâ âhirette mü’minler için vâkî olacak bu keyfiyetin, “ru’yet” kelimesi içinde ifâdesi noksan değil midir? Çâresiz eksiktir, lâkin îzâhı için bir zarûrettir.

İNSANIN ACİZLİĞİ

Bunun için insanların, hakîkat bir okyanus gibi geniş diye ona daldırdıkları kabın istiâbından fazla bir şey alabilmeleri mümkün değildir! Bir bardağa bir deryâyı sığdırmanın mümkün olmadığı gibi... Lisan da bir kap, beyin de bir kap, görmek husûsunda göz de bir kap vs... Hep acziyet!

Nitekim Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede beşer idrâki ile kavranması mümkün olmayan azametini şöyle tasvîr etmektedir:

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا

“De ki: Rabbimin sözleri için deryâ mürekkeb olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahî, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir.” (el-Kehf, 109)

Düşünmek lâzımdır ki; sonsuz kere sonsuz ilâhî saltanat ve azamet karşısında beşerin kabının hacmi ne kadardır?

Öte yandan idrâk ve îzahların za’fiyetlerinin hatırı için hakîkat tahdîde uğrayacak değil ya!..

HER KELİMENİN YÜKLENDİĞİ MANA

Diğer taraftan her kelimenin yüklendiği mânâ onu ifâde edenin idrâki kadar bir muhtevâ nakledebilir. Hâlbuki bâzı mefhûmların içi sonsuz derinliktedir. Meselâ Allâh, kâinât, rûh gibi… Bunları söz ve yazılarda kullananlar idrâklerindeki kadar derine inebilirler. Okuyucuların telâkkîsini de buna kıyâs etmek gerekmektedir.

Böyle içi hayal ötesi bir derinliğe sâhip olan mefhumlardan bir kısmı da Hazret-i Peygamber’in -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mübârek isimleridir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 2, Erkam Yayınları

SİZDEN BİRİNİZ “EBU DAMDAM” GİBİ OLMAKTAN ACİZ Mİ?