İnsan Allah’ı Nasıl Tanır? İman, Fıtrat ve Akıl Nasıl Bir Rol Oynar?

İMAN

İnsanın yaratılış gayesi, Allah inancının fıtrî oluşu, aklın ve vahyin Allah’ı tanımadaki rolü ayet ve hadisler ışığında ele alınıyor.

İnsanı yaratan, Yüce Allah’tır. Yüce Allah insanı, kendisini bilsin ve kulluk etsin diye yaratmıştır.

İNANMANIN ÖNEMİ VE İNANMADA FITRAT İLE AKLIN ROLÜ NEDİR?

Nitekim Yüce Allah Zâriyât sûresinde;

“Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etmeleri için yarattım” (Zâriyât, 51/56) buyuruyor. Demek ki insanın yaratılış gayesi Allah’a kulluk etmektir. Yaratılış gayesini bilen ve yaratılış gayesine uygun yaşayan insan, mutlu bir hayat yaşar. Zira Yüce Yaratıcı’yı bilmek, O’na ibâdet etmek, O’na güvenmek, dayanmak, sığınmak insana tarif edilemez bir huzur ve mutluluk verir. Dünya hayatında bile herhangi bir vazife üstlenen insan, o vazifeyi iyi bir şekilde yaparsa, bundan dolayı vazifesini yapmış olmanın huzurunu içinde hisseder.

Vazifesini yapamadığı zaman da bundan dolayı bir huzursuzluk ve rahatsızlık hisseder. Yüce Allah’a ibâdet etmek ise vazifelerin en büyüğü, en mühimi ve en lüzumlusudur. Bu en mühim vazifeyi yerine getiren kimsenin duyacağı huzur ve mutluluğun o nisbette büyük olacağında şüphe yoktur.

1) Îmânın Fıtrî Oluşu

Yüce Allah’a kulluk etmek için her şeyden önce inanmak gerekir. Allah inancı insanın fıtratında (yaratılışında) vardır. Nitekim;

“(Rasûlüm!) Sen yüzünü «Hanîf (Allah’ı birleyen)» olarak dîne, yani, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise o fıtrata çevir! Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler” (Rûm, 30/30) buyrulur. Bu âyette zikredilen ilâhî fıtrat, Allah’ın insanları doğuştan “tek Allah inancı üzere” yarattığını ifâde etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.) de;

“Her doğan, fıtrat üzere doğar. Sonra ana-babası onu Yahûdî, Hristiyan veya Mecûsî yapar”1 buyurur. Demek ki insan doğarken inançsız olarak doğmuyor. Aksine inanmaya yetenekli olarak doğuyor. Sonradan çevresinden menfî bir şekilde etkilenerek yanlış inanca sürükleniyor.

2) İnanmada Aklın Rolü

İnsanın çevreden etkilenen bir yaratık olduğunu iyi bilen Yüce Yaratıcı, insana akıl vermiştir. İnsanın mükellef tutuluşunun sebebi, akıllı olmasıdır. Nitekim delilere, mesûliyet yoktur. Allah’ın insana verdiği akıl, insanın iyiyi-kötüyü, hayrı-şerri, doğruyu-eğriyi, güzeli-çirkini, faydalıyı-zararlıyı vb. ayırt etme âletidir. Aynı zamanda “teklif” âletidir. İnsan, bu âleti doğru ve yerinde kullanırsa, başkasının yardımına ihtiyaç duymadan kendi kendine Yüce Yaratıcı’yı bulabilir. Mâtürîdî inancına göre insana bir Peygamberin tebliği ulaşmamış olsa bile insan aklıyla Allah’ı bilmeye ve bulmaya mecburdur.2

Merhameti sonsuz Rabbimiz, yarattığı insanın bütün husûsiyetlerini çok iyi bildiği için onun çoğunlukla çevrenin etkisinde kalacağını da bildiğinden insana sadece akıl vermekle yetinmemiş, sık sık peygamberler göndermek suretiyle doğru yolu öğretmiştir.

 Hz. Muhammed (s.a.v.) son peygamberdir. Ondan sonra peygamber gelmeyecektir. Ancak ona indirilen mukaddes kitap Kur’ân’ın hükümleri dünya hayatının tümüyle sona ermesine (kıyâmete) kadar geçerli olacaktır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in âhirete irtihâlinden bu yana on dört asır gibi büyük bir zaman geçmiş olmasına rağmen biz Hz. Peygamber (s.a.v.)’in öğretilerini ve hayatını en ince ayrıntılarına kadar bilme imkânına sahibiz. Bu bakımdan yaşadığımız sürece dînimizi öğrenmek, bildiklerimizle amel etmek ve bildiklerimizi başkalarına öğretmekle mükellefiz.

Dipnotlar:

  1. Buhârî, Kader, 3; Müslim, Kader, 22 vd.
  2. Sâbûnî, Bidâye, Thk. Bekir Topaloğlu, s. 85; Beyâdî, İşârâtu’l-merâm, s. 75.

Kaynak: Prof. Dr. Mehmet Bulut, Delilleriyle İslam Akaidi, Erkam Yayınları