İncil’de Müjdelenen İsm-î Nebevî

VİDEOLAR

Abdullah Sert Hocaefendi, Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde geçen “İncil’de müjdelenen İsm-i Nebevî” bahsini anlatıyor; Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ismine gösterilen hürmetin nasıl bir rahmet vesilesi olduğunu açıklıyor.

İNCİL’DE MÜJDELENEN NEBÎ: HZ. MUHAMMED’İN (S.A.S.) İSMİNİN BEREKETİ

Hazreti Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde, özellikle İncil’de müjdelenen “Nebi” ismi üzerine çok güzel bir bahis vardır. Bunu daha önceki bir sohbetimde de okumuştum. Çünkü hatırlarsanız, Fetih sûresinin sonunda da “...meśeluhum fî-ttevrât(i)(c) ve meśeluhum fî-l-incîli...” (Fetih, 29) buyurulur. Yani Allah, onun misalini Tevrat’ta da, İncil’de de böyle anlatıyordu. Demek ki peygamberler, son peygamber Hazreti Muhammed Mustafa’yı anlata anlata gelmişlerdir. Musa Aleyhisselâm bunu anlatmış, İsa Aleyhisselâm bunu anlatmıştır. Evet, Allah onu bütün âlemlere rahmet olarak göndermiştir.

Hazreti Mevlânâ der ki:

“İncil’de de Hazreti Mustafa’nın, seyyidü’l-mürselîn olan o Bahri Safâ’nın vasfı vardı. Nebiyy-i Ekrem’in İncil’de şekli, şemâili, kazâları, orucu ve iftarı anlatılırdı.”

Nasrânîlerden bir grup, İncil’de o Peygamber’in ismi ve hitabı geçtiğinde sevap olsun diye o bölümü öperlerdi. Yani bize, Peygamberimiz İsa Aleyhisselâm’ın —İsa’ya indirilen bir kitapta— bir peygamberden bahsettiğini gösteriyor bu. Demek ki İsa’dan sonra bir peygamber gelecekti; onun ismi “Ahmed”di. Âyet-i kerîmede de geçtiği gibi:

“Ve mubeşşiran birasûlin ye/tî min ba’dî-smuhu ahmed...”

İsa Aleyhisselâm dedi ki:

“Ben sizi benden sonra gelecek bir peygamberle müjdeliyorum. Onun ismi Ahmed’dir.” (Saf, 6)

Kur’ân bunu bize beyan ediyor. İşte o gün, Nasrânî taifesi onun adını duyduklarında, “O da bir peygamber madem,” diyerek sevap olsun diye o ismi öperlerdi.

Daha sonra Hristiyanların arasında fitneler çıkınca, o güruh —yani kitaplarında Muhammed Aleyhisselâm’ın ismini gördüklerinde ona hürmet gösterenler— emniyette kaldılar. Çünkü Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e olan muhabbet ve saygılarından dolayı “Ahmed” ismi şerifinin penahına sığınmışlardı. Bu sebeple, Yahudi vezirlerin ve Hristiyan beylerinin şerlerinden emin oldular. Peygamberin ismine sığındıkları için onların nesilleri çoğaldı; Nûr-u Ahmedî onlara yardımcı oldu.

Fakat Hristiyanlardan diğer bir grup, Hz. Ahmed’in ismine hürmet etmediler. Aralarında fitneler çıkınca, onlar da hor ve zelil oldular. Çünkü Hristiyan âleminde zaman zaman çıkan krizlerde, İncil’de “Ahmed” ismini okuyup öpenler güvende kalmış, o isme saygı göstermeyenler ise felaketlere uğramışlardır.

Hazreti Mevlânâ der ki:

“Hazreti Peygamber’in nâmı bu suretle yardım ederse, bizzat Nûr-u Nebevî’nin nasıl muhafaza buyuracağı düşünülmelidir. Adı bu kadar insana bereket getirmişse, bir de onun nurunun içine girerseniz, o nura göre hayatınızı aydınlatırsanız, nasıl muhafaza olunacağınızı fark edersiniz.”

Çünkü âyet-i kerîmede buyrulmuştur:

“Vemâ kâna(A)llâhu liyu’ażżibehum veente fîhim — Ey insanlar! Peygamber sizin içinizde olduğu müddetçe Allah size azap edici değildir.” (Enfal, 33)

Kureyş müşriklerine hitap eden bu âyetin tefsirinde şöyle denmiştir:

Malum, Ebrehe Kâbe’yi yıkmaya geldiğinde Allah, Kâbe’yi korudu. Peki, kimi ve kim için korudu? Orada müşrikler de vardı. Denir ki: “Allah müşrikleri niçin korudu?” Çünkü orada Resûlullah Efendimiz doğmuştu. Yani Allah, Resûlullah orada bulunduğu için o toplumu Ebrehe’nin şerrinden korudu.

Hz. Ahmed’in ismi şerifi böyle müstahkem bir kale gibiyse, o Rûhü’l-Emîn’in bizzat kendisinin nasıl koruyucu olacağı da anlaşılır. Bakılacak olursa, salihlerin niyazı, âbitlerin tazarruğu hep Cevher-i Muhammedî’nin şuâlarından, ışıklarından ibarettir.

Mesela gayet şeffaf bir elmas bir yerde durur; onun parıltısı etrafa akseder. Elmas bulunduğu yerden kaldırılıp başka bir yere götürülürse, şuleler de onunla birlikte gider. İşte ümmet içinden bazı âşıkların niyaz ve tazarruları da Hz. Peygamber’in dua ve münacatlarına nispetle o elmasın parıltıları gibidir. Herkes ondan aydınlanmaktadır.

Hazreti Mevlânâ’nın sonunda yaptığı benzetme gerçekten çok güzeldir:

“Pencereden gelen ışık, evin içinde dolaşır ve yer değiştirir. Çünkü güneş bir burçtan başka bir burca geçer. Pencereden gelen ışık, güneş ile pencerenin durumuna bağlıdır. Pencere tamamen güneşe doğruysa, ışık kuvvetli olur; yan tarafta kalıyorsa, ışık zayıflar. Hakikat-i Muhammediyye güneşi de böyledir. Oradan aksedecek feyizlerin ışıkları, gönül penceresinin durumuna göredir.”

Evet, gönül penceremiz Nûr-u Muhammedî’ye doğru açık olursa, o gönül hep nurlu kalır. Ama gönül penceremize pancurlar çekersek, güneşe karşı kapalı kalırsa, o ışıklardan mahrum oluruz.

Nefsin her nefeste bir hilesi vardır; bu hilelerin her biri yüzünden nice Firavunlar ve askerleri helâk olmuştur. Musa’nın Rabbine ve onun himayesine sığın; Firavunluk edip iman şerefini kaybetme. Allah’ın emrine, Peygamber’in sözüne sıkı sarıl.

Ey kardeşim, şu tenini Ebû Cehil’in elinden kurtarmaya bak. Çünkü nefis, insan için bir Firavun ve bir Ebû Cehil gibidir. Ona uyan, Firavun ve Ebû Cehil’e uyanlar gibi ebedî hüsrana uğrar. Ebedî kurtuluş ise Cenâb-ı Muhammed Aleyhisselâm’a uymaktadır. Nefsini onun yoluna uydur ki, ebedî kurtuluşa eresin.

Biraz önce okuduğum A’râf sûresindeki âyetin adeta Hazreti Mevlânâ’nın diliyle bir tefsiridir bu:

“O peygambere inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte indirilen Kur’an’a uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (A’raf, 157)

Buna uymadıkça kurtuluş mümkün değildir.