İmanın Lezzetine Nasıl Erişilir?
İmanın dille ikrarın ötesine geçip kalpte bir lezzete dönüşmesini engelleyen dünyevî prangalardan kurtularak gerçek huzura ve teslimiyete ulaşın.
Îman, sadece “inanıyorum” demek değildir.
BİR GÖNÜL BAĞI OLARAK HAKİKÎ ÎMAN
Îman, bir şeye gönülden bağlanmaktır. Hayatını onun etrafında kurmaktır. İnsan neye îman ederse, aslında ona âşık olur. Zamanını, emeğini, heyecanını, hattâ ömrünü ona verir. Bugün bakıyoruz; kimisi paraya îman etmiş, kimisi makama, kimisi güce, kimisi alkışa… Uğrunda gecesini gündüzüne katan çok. Fakat bunların hiçbiri insana kalıcı bir huzur vermez.
Benim sözünü ettiğim îman ise Allâh’a olan îmandır. O’nun varlığına, birliğine, sonsuz kudretine, yoktan var edişine îman etmek… Hayatı ve ölümü elinde tutanın O olduğunu kabul etmek… İşte asıl lezzet burada başlar.
Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz şöyle buyurur:
“…Kalpler ancak Allâh’ı anmakla huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28)
İMTİHAN KARŞISINDA TESLİMİYETİN LEZZETİ
Îman kalpte başlar, ama bütün hayata yansır. İnsan îman ettiğinde teslim olur. Hastalandığında şifâyı ilaçtan değil, yalnızca Allah’tan bekler. Musibet geldiğinde isyan etmez, “Bunda da bir hayır vardır!” diyebilir. Nîmete kavuştuğunda kibirlenmez, şükre yönelir. Çünkü bilir ki sahip oldukları kendinden değil, kendisine emanet edilmiştir.
Çok mânidar bir kıssa vardır:
Bir adam yıllarca ibadet eder, ama kalbi dünya sevgisiyle doludur. Bir gün başına büyük bir musibet gelir ve isyan eder. Bir ârif zât ona der ki:
“–Sen Allâh’a değil, Allâh’ın sana verdiklerine âşıkmışsın. O gidince sevgin de gitmiş.”
İşte hakikî îman burada ayrılır. Gerçek îman, nimet varken de yokken de Allâh’a bağlı kalabilmektir.
Herkes aynı seviyede değildir elbette. Kimi namazı aksatır, kimi ibadette gevşektir, ama:
“–Allah vardır.” der.
Fakat asıl büyük ve gizli tehlike, Allâh’ı hayatın dışına itmiş bir kalptir. Hastalığı yalnız bilime, musibeti yalnız tesadüfe, nîmeti yalnız kendi becerisine bağlayan bir bakış… Böyle bir kalpte kibir büyür, ego/benlik şişer; îman ise zayıflar.
Allâh’a yakınlaştıkça bakışınız değişir. Artık kâinat sıradan gelmez. Bir kelebeğin kanadında, bir arının bal yapmasında, gecenin karanlığında ve sabahın aydınlığında O’nun sanatını görmeye başlarsınız. İşte o zaman îman yük olmaktan çıkar, lezzete dönüşür. Namaz zor gelmez, oruç ağır gelmez. Çünkü seven insan, sevdiği için zorlanmaz.
DİJİTAL ÇAĞDA KALBİ VE BAKIŞI KORUMAK
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu lezzetin yolunu bize şöyle haber verir:
“Kendisinde (şu) üç haslet bulunan kimse îmânın lezzetini tadar: Allah ve Rasûlü’nün kendisine başkalarından daha sevgili olması, sevdiği kimseyi yalnız Allah için sevmesi, Allâh’ın lûtfuyla küfürden kurtulduktan sonra, tekrar küfre dönmeyi ateşe atılmak kadar kerih görmesidir.” (Müslim, Îman, 67)
“Gözleri bir kadının güzelliklerine takılan, fakat hemen bakışlarını koruma altına alan her bir müslümana, Allah, tatlılığını kalbinde duyacağı bir îman lûtfeder.” (İbn-i Kesîr, Tefsîr, 3/282)
Bu çağda bu hadis daha da anlamlıdır. Çünkü haram, cebimizde taşıdığımız telefon kadar yakın. Sosyal medyada bir kaydırma, bir bakış, bir saniyelik gaflet… Kalpler her an kaymaya müsait. O yüzden ateşten kaçar gibi haramdan uzak durmak zorundayız. Çünkü îman nazlıdır; ihmal edilirse çekilir.
Ömürlük Bir Çaba: Sırât-ı Müstakîm
Sırât-ı müstakîm üzere yaşamak, bir anlık değil, ömürlük bir çabadır. Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye ışığında yürüyen bir insan, îmânın lezzetini yalnız seccâdede değil; iş yaparken, düşünürken, konuşurken, hattâ sessizce otururken bile hisseder.
Edep, haddi bilmektir. Din ise, baştan sona edeptir. Allâh’ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur! Ama bizim O’na yaklaşmaya ihtiyacımız vardır. O’nun nûruyla nurlanabilmek için sadece “îman ettim” demek yetmez. Îman da tıpkı bir yolculuk gibidir; adım adım ilerlemek, derece derece yükselmek gerekir.
İşte o zaman îman, sadece bir inanç değil; yaşanan, hissedilen, tadılan bir hakikat olur.
Kaynak: Hülya Yavuz, Altınoluk Dergisi, Sayı: 482