İmânımızın Bedeli Nedir?

VİDEOLAR

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi iman nimetinin bir bedeli olduğunu ve peygamberlerin imtihandan geçtiğini anlatıyor...

ÎMÂNIMIZIN BİR BEDELİ VARDIR

Her müʼmin, îmânının bedelini Cenâb-ı Hakkʼa ödeme mecburiyetinde. Zira meccânen müslüman olarak dünyaya geldik. Bedeli ödenmeyen bir şeye de sahiplik iddiasına kalkışmak, ödenmeyen bir bedelin karşılığını talep etmek ise abesle iştigaldir.

Cenâb-ı Hak bize şah damarından daha yakın olduğunu bildiriyor. (Bkz. Kāf, 16) Ve; “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Kendisinin ihsân ettiği malı ve canı, hem malı, hem canı, demek ki malı da bir malzeme olarak veriyor, can da malzeme olarak veriliyor.

Dâimâ insan tefekkür edecek:

“Bu malı bana niye verdi Allah, bu canı bana niye Cenâb-ı Hak verdi?”

Malı da canı da Allah yolunda kullanabilmeyi bilecek. Zira Cenâb-ı Hak Câsiye Sûresiʼnin 13. âyetinde:

“Göklerde ve yerde ne varsa, düşünen bir toplum için âmâde kıldık…” buyuruyor.

Toprak âmâde. Bütün gıdâları veriyor. Her an sofralar kuruyor bütün mahlûkâta. Atmosfer âmâde. Güneş, Ay âmâde. Velhâsıl her şey âmâde, Cenâb-ı Hak; “idrak sahibi, düşünen bir toplum için” buyuruyor.

Müʼmin, Cenâb-ı Hakkʼın lûtfettiği bu imtihan malzemesini düzgün kullanma mecburiyetinde. Eğer yanlış yerlere harcarsa o zaman nîmetini ikram edene ihânet olmuş olur. Cenâb-ı Hak hep îkaz hâlinde. Yine Müʼminûn Sûresiʼnde:

“O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratan Oʼdur. Ne de az şükrediyorsunuz!” (el-Müʼminûn, 78) buyuruyor.

Hep peygamberlerin endişesi buydu: “Ben ne kadar şükredebiliyorum?” Onun için en ufak bir hatâlarına karşı büyük bir istiğfâr içinde:

Âdem -aleyhisselâm-;

“‒Yâ Rabbi! ظَلَمْنَا (zulmettik).” diyor. Bir yasak meyveye yaklaşınca ظَلَمْنَا diyor, kendime zulmettim, diyor. (Bkz. el-A‘râf, 23)

Yunus -aleyhisselâm- üç gün bir gecikmeden dolayı, üç gün bir ihmâlden dolayı balığın karnına atılıyor:

“‒Yâ Rabbi! (Diyor.) Kendime zulmettim.” diyor. (Bkz. el-Enbiyâ, 87)

Yusuf -aleyhisselâm- son nefesi kemâl ile vermenin şeyinde:

تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنِى بِالصَّالِحِينَ

(“…(Yâ Rabbi!) Beni, müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler arasına kat.” [Yûsuf, 101]) buyuruyor.

İbrahim -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakʼla, malıyla dost oldu; Halil İbrahim bereketi oldu. Canıyla dost oldu; ateşe girdi, ateş gülistana döndü. Cenâb-ı Hak canına can kattı. Tek evlâdı kaldı kalbinde. Onu da kurban etmek emredildi. Onu da faaliyete geçirince Cenâb-ı Hak:

“Selâm İbrahim sana! (Dedi.) Bu zor, açık bir imtihandı (dedi). Sana bir nam verdik.” dedi. (Bkz. es-Sâffât, 103-108)

Et-Tahiyyâtüʼden sonra, İbrahim -aleyhisselâm-ʼa da salevat getiriyoruz. Böyle bir mükâfâta nâil olan İbrahim -aleyhisselâm-, dost, ikinci büyük peygamber, dâimâ Cenâb-ı Hakkʼın o sonsuz azamet-i ilâhiyyesi karşısında bir hiçlik hâlindeydi:

وَلَا تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ

(Yâ Rabbi!) İnsanları yarattığın (dirilteceğin) gün beni mahcup etme!” (eş-Şuarâ, 87) diyordu. Yani kendimizi bir mîzân etme durumundayız.

Rasûlullah Efendimiz:

“Yâ Rabbi (diyor) nefsimden (diyor) «طَرْفَةَ عَيْنٍ» gözümü açıp kapatıncaya kadar Sana sığınırım.” buyuruyor. (Câmiu’s-Sağîr, c. I, s. 58)

Demek ki:

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا

((Nefse) iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki.” [eş-Şems, 8]) âyetini uzun uzun tefekkür etmek durumundayız.

Diğer okunan âyette, Tevbe Sûresiʼnde, Cenâb-ı Hak; canımızı, malımızı test etmemizi istiyor. Yani îmânımızı test etmemizi istiyor. Âyet-i kerîme:

“Allah müʼminlerden mallarını ve canlarını, kendilerine verilecek Cennet karşılığında satın almıştır...” (et-Tevbe, 111) buyuruyor.

Demek ki bu pazarda, bu dünya pazarında, yani âhiret pazarının hazırlığında, demek ki canlar ve mallar, en büyük imtihan. Bu 10 yerde geçiyor Kurʼân-ı Kerîmʼde, can ve malın istikâmetlenmesi. İki yerde “imtihan hâlindesiniz.” Yani 12 yerde can ve mal geçiyor.

Dâimâ onu düşüneceğiz: “Bu canı biz nerede kullanıyoruz? Nasıl bir hizmette kullanıyoruz? Gözümüzü, kulağımızı, bedenimizi, ağzımızı nerede ve nasıl kullanıyoruz? Fedakârlığımız ne kadar? Maldan fedakârlığımız ne kadar?”

Cenâb-ı Hak; “bollukta ve darlıkta verirler” buyuruyor. (Âl-i İmrân, 134) Darlıkta da Cenâb-ı Hak test ediyor.

“…Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar...” (et-Tevbe, 111)

Tevhid uğruna her türlü fedakârlığı yaparlar.

“…Ölürler, öldürürler. Bu, Tevratʼta, İncilʼde, Kurʼânʼda Allâhʼın üzerine bir vaattir, bu vaad bir haktır...” (et-Tevbe, 111) buyuruyor. Cennetʼi vaad etmesi haktır buyuruyor.

“…Allahʼtan daha güzel sözünde kim durabilir?..” (et-Tevbe, 111) buyuruyor. Onun için diyor, canınızı, malınızı Allah yolunda sarf etmekle “…Allahʼla yaptığınız alışverişten sevinin (buyuruyor). Bu gerçekten büyük bir kazançtır.” (et-Tevbe, 111) buyuruyor.

Medîneli müslümanlar, ilk müslümanlarla, onlar Akabeʼye geldiler, o şeytan taşlamanın oraya, o yokuşun oraya geldiler. O zaman câhiliye şeyi vardı ve müslümanlara Mekkeʼde büyük baskı vardı. O zaman Mekkeli müslümanlar geldi. Efendimizʼe beyʼatta bulundu. Allâhʼa bîat, Rasûlüʼne bîat.

Abdullah bin Revâha dedi ki:

“‒Yâ Rasûlâllah! (Dedi.) Sana bîat ettik. Allâhʼa bîat ettik. Canımızı, malımızı, bu hususta her şeyimizi fedaya hazır olduk. Bunun karşısında ne var?” buyurdu.

Rasûlullah Efendimiz:

“‒Cennet var.” buyurdu.

Onun üzerine bu âyet-i kerîme indi.

Abdullah bin Revâha:

“‒Yâ Rasûlâllah! Ne güzel alışveriş yaptık! Biz bu alışverişten dönmeyiz artık.” dedi.

Mûteʼye giderken de Mûte Harbine kumandan olarak seçilince bir sevinçle gitti. Ki “ben, bu âyet-i kerîmenin şümûlünün içine gireyim…”

Yine bu âyet-i kerîmenin devamında, bu vasıfta olan kişilerin sıfatları nedir?

اَلتَّائِبُونَ: “Tevbe edenler…” (et-Tevbe, 112)

Fakat Rabbimiz, gelişigüzel, böyle bir tevbe istemiyor. تَوْبَةً نَصُوحًا buyuruyor. (et-Tahrîm, 8) Büyük bir pişmanlık, büyük bir nedâmet.

Bilhassa:

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

(“…Seherlerde tevbe ederler.” [Âl-i İmrân, 17])

Seher vakti olan istiğfarlar. Her an istiğfâr olacak. Fakat bu istiğfârın şartı da amel-i sâlihlerle teʼyid edeceksin. Yani tevbe dilde kalmış, bunun faydası yok. Bunu fiilen tevbeni, amel-i sâlihlerle ispat edeceksin.

اَلتَّائِبُونَ (“Tevbe edenler…” [et-Tevbe, 112]) buyruluyor.

اَلْعَابِدُونَ : buyruluyor, “…ibâdet edenler…” (et-Tevbe, 112)

Demek ki ibadetlerin bir aşk, vecd ve istiğrak hâlinde olması lâzım. Cenâb-ı Hak öyle; “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor namazda.

Oruçta:

لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

“…Umulur ki (diyor) korunursunuz.” (el-Bakara, 183) diyor.

Göze oruç, kulağa oruç, mideye oruç, bedene oruç, her tarafa oruç, bütün uzuvlara oruç. Ondan sonra Rabbimiz; evet;

اَلسَّائِحُونَ “…Oruç tutanlar (veya) Allah için seyahat edenler…” (Bkz. et-Tevbe, 112)

اَلرَّاكِعُونَ السَاجِدُونَ

(“…rükû edenler, secde edenler…” [et-Tevbe, 112]) buyuruyor. Müʼminin rükûsu ve secdesi bir güzellik; yat-kalk değil, bir geometrik bir hareket değil, bir feyz, bir feyz taşıracak.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak:

“…İyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar...” (et-Tevbe, 112) buyuruyor. Bugün de en mühim derdimiz bu. Kendimizi baştan, kendimizi koruyabilmek.

Bugün televizyon, internet, televizyonun bazı filmleri vesâiresi, internetin bazı sokakları; insanımız savrulup gidiyor. Âhireti unutuyor. Dünya ihtirası, dünya hevesi artıyor. Faydalı taraf bir tarafa, bunun bir de zararlı tarafı. Yani insan rûhuna devamlı zehir serpiyor.

İşte gördüğümüz gibi dünya, dâimâ dünyaya, hayata bir zehir serpile serpile gidiyor. Ve dünya hayatı âhireti unutturuyor. Lüks, şaşkınlık. Lüksün getirdiği şaşkınlık. Hamâkat, modalar. Hangi modaya biz tâbî olacağız? Bizim modamızı, rengimizi, şeklimizi, biçimimizi, âhengimizi, bize Kurʼân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye verir. Reklâmlar, kandırmacalar, biri on göstermeler…

Velhâsıl selde sürüklenen kütükler gibi, insanımız kaybolup gidiyor. Nesil kaybolup gidiyor. Bu hususta demek ki bilhassa bu âhir zamanda çok çok dikkatli olmamız lâzım. Ana-babalar, mesʼûliyeti iyi düşünmesi lâzım. Cemiyetimizde kreşler, Kurʼân Kursları, İmam Hatipler… Şahsiyet ve karakter sahibi bir gençlik yetiştirmek zaruretindeyiz.

Bugün Kayseri, bir Selçuklu medeniyetinin mirası. Yani o medeniyeti devam ettirme mecburiyetinde. İnşâallah öyle oluyor, öyle olacak -inşâallah- daha da öteye gidecek. Talebe yurtlarımızla, vesâiremizle, insan yetiştirme… Yani bizden evvelkiler olmasaydı biz bugün olmazdık. Bu topraklar başkalarının olurdu. Eğer bir Çanakkale olmasaydı, bugünkü biz olmazdık. Anadolu gitmişti o zaman. İstiklâl harbinde o babalarımız, dedelerimiz, ninelerimiz canhıraş şekilde gayret etmiş olmasalardı, vatan gitmişti.

Velhâsıl en mühim; arkamızdan hayırlı bir nesil yetiştirmek.

Âişe Vâlidemiz anlatıyor:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin son anlarıydı diyor. Artık iyice hâlden düştü diyor, tâkat kalmadı diyor. Ezan okundu, mescide yürüyecek kadar hâli yoktu diyor.

Ashâb-ı kirâm geldi:

“‒Yâ Rasûlâllah! Siz gelmeden cemaat namaza durmak istemiyor. İllâ ki onların içinde Siz olacaksınız.”

Efendimizʼin muhabbeti…

“‒Beni ayağa kaldırın!” buyurdu.

Ayağa kaldırdılar. Bir kova su dökündü. Fakat adım atacak hâli yoktu.

“‒Biraz dinleneyim.” dedi, tekrar çömeldi. Bu, üç sefer tahakkuk etti. Üçüncü sefer, biraz dinlendikten sonra bir koluna amcası Abbas -radıyallâhu anh- girdi, bir koluna Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- girdi. Abbas -radıyallâhu anh- tâ mescide kadar devam etti bir kolunda. Diğer kolunda ashâb-ı kirâm üçer adım, üçer adım, teberrüken öbür kolunda devam etti. Ebû Bekir Efendimizʼe işaret etti. O, namazı kıldırdı.

Efendimiz, selâmdan sonra dönüp arkasına baktı.

Âişe Vâlidemiz diyor ki:

“Ben (diyor) Allah Rasûlüʼnü bu kadar sevinçli -o ıztıraplı hâlinde- bu kadar sevinçli olarak görmedim (diyor). Şöyle arkasına döndü baktı, güzel bir ashâb-ı kirâm cemaati yetişmiş arkasında…”

Dîni temsil edecek, emr biʼl-mârûfʼta bulunacak, nehy aniʼl-münkerʼde bulunacak bir nesil yetişmiş.

Demek ki hepimiz için bu çok mühim. Arkamızda güzel bir nesil yetiştirecek müesseselere güç vermek lâzım, omuz vermek lâzım. Başka kurtuluşumuz yok.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Fâtıma Vâlidemizʼi çok severdi. Bir sefere giderken ziyaret eder, sefer dönüşü ziyaret ederdi. (Fâtıma Vâlidemiz) bir yardımcı istedi. Efendimiz vermedi.

“‒Bedrʼin (dedi) şehidleri varken (dedi), şehidlerin çocukları varken (dedi), ashâb-ı suffe açken, Fâtıma (dedi), sana bir yardımcı veremem (dedi). Sana ben bir vird vereyim, geceleri onu çekersen Allah sana yardım eder.” dedi. (Bkz. Ebû Dâvûd, Harac, 19-20/2988. Buhârî, Humus, 6; Ahmed, I, 106)

“Aman kızım (derdi), namazını çok îtinâlı kıl. Bol bol amel-i sâlih işle. Sakın kıyamet günü babanın peygamber olduğuna güvenme!” buyururdu. (Bkz. İbn-i Sa‘d, II, 256; Buhârî, Menâkıb, 13-14; Müslim, Îman, 348-353)

Velhâsıl âyet-i kerîmede, burada Cenâb-ı Hak, arkamızdan güzel bir nesil; mârufu emrederler, münkerden nehyederler…

Ondan sonra gelen şart:

“…Allâhʼın sınırlarını korurlar…” (et-Tevbe, 112)

İşte düğünlerimiz vs. dikkatli olmalı. Bir gösteriş, bir alâyiş hâlinde olmamalı. Kurʼân-ı Kerîmʼlerle, sohbetlerle, mahremiyetlerle başlamalı. Cenâb-ı Hakkʼa, semâya kalkan ellerle, duâlarla olmalı. Fakat maalesef bir gösteriş, bir sükse, bir protokol deniyor, vs. deniyor. Bir dünya evine giriliyor. O dünya evine duâlarla girilecek. Garipler sevindirilecek. Sâlihler ellerini kaldırıp duâ edecekler. Hepsi bir tarafa bırakılıyor:

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

(“…Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” [el-Fâtiha, 7]) O taraf öne çıkıyor. E bu, olmaz bu! Bak işte Rabbimiz istemiyor bunu!

“…Hudutları muhafaza ederler. Sen onları müjdele.” (et-Tevbe, 112) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Demek ki kardeşler! Çok, çok dikkat etmemiz lâzım. Yani; “Ömrümüzü nerede tükettik? Allâhʼın verdiği bu Kurʼânʼla biz nasıl amel işledik? Malımızı nasıl kazandık, helâliyeti, nerede sarf ettik? Ve bu vücut nerede yıprandı?”

Bunlar, diyor Efendimiz, bu sorulara cevap vermeden geçilmez, buyuruyor. (Tirmizî, Kıyâmet, 1/2417)

Yâ Allah! Kerîm Allâh!..

Muhterem Kardeşler!

Zâhirî farzlar var. Meselâ namaz, oruç, zekât, hac; bunlar zâhirî farzlar. Tabi bu zâhirî farzların da bir (beden ve) kalp âhengi içinde olmasını Rabbimiz arzu ediyor.

İşte namazda; “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyruluyor.

Oruçta; لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ (“…Umulur ki takvâ sahibi olursunuz.” [el-Bakara, 183]) buyruluyor. Sırf mideye oruç değil. Hâlle oruca girebilmek, gözün, kulağın vs…

Zekât: Senin değil zâten. Garibin, fakirin senin üzerindeki hakkı. Bunu verirken de bir teşekkür edâsıyla vermemizi Rabbimiz arzu ediyor. Zekâtta da sadakada da infakta da. Yani “ben” olmayacak verirken.

Cenâb-ı Hak İnsan Sûresiʼnde Fâtıma Vâlidemizʼle Ali -radıyallâhu anh-ʼı bildiriyor.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- bir hurma bahçesini sulayıp biraz arpa alıyor. Fâtıma Vâlidemizʼe veriyor. Fâtıma Vâlidemiz bundan ekmek yapıyor. Tam yiyecekler, kendileri aç, âyet-i kerîmede (bildiriliyor) kendileri de muhtaç. Bir fakir geliyor, “lillâh” diyor, veriyorlar. Arkadan bir yetim geliyor, o da “lillâh” diyor, “Allah için” tamamını veriyorlar. Bir köle geliyor; o da “lillâh” diyor, tamamını veriyorlar. Kendilerinin muhtaç hâlde olduğunu bildiriyor Cenâb-ı Hak.

Verirken (onların) kalbî durumunu Cenâb-ı Hak bildiriyor. Verdikleri kimseye:

“‒Biz sizden bir minnet, bir teşekkür beklemiyoruz (diyorlar). Bize teşekkür etme. Çünkü biz bunu Allah rızâsı için veriyoruz. «عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا» Zira biz, o sert ve belâlı günden, mukassî günden korkarız (diyorlar). Rabbimiz de onların gönüllerine ferahlık verir. O günün şerrinden korur.” buyruluyor. (Bkz. el-İnsân, 9-11)