İmanı Son Nefese Taşıyabilir miyiz?
İman kalpte kökleşir mi, zayıflar mı, söner mi? Kur’ân ve sünnet rehberliğinde imanı güçlendiren vesileler ve son nefese imanla ulaşmanın incelikleri…
“İmandır o cevher ki ilahi ne büyüktür
İmansız olan paslı yürek sînede yüktür”
Mehmet Akif Ersoy
İnsanın Hak katındaki mükerremiyetinin/şerefinin ilk ve en önemli sebebi îmandır. İmanın hem kazanılması hem süreç içinde geliştirilmesi ve hem de son nefese kadar korunması, her an gündemde tutulması gereken ehemmiyetli bir konudur. Hatta bir mü’min için son nefesi imanla vermek, nihaî ve büyük bir davadır. İmanı koruma yolunda gösterilecek zafiyet, son derece tehlikeli bir zafiyettir. Onun sönükleşmesi, donuklaşması ve cılızlaşması hafife alınacak bir hastalık değildir; hayatî bir meseledir.
İMAN KALPTE NASIL KÖKLEŞİR?
İman, Allah’ın varlığını, birliğini ve O’ndan gelen tüm hakikatleri kalp ile tasdik ve dil ile ikrardır. Dil ile kelime-i tevhidi söylemek kolay ise de bu sürece gelmek için kalbin “münib” olması yani alıcı bir yönelişle hakikati arayıcı olması ve en azından sırt çevirmeden o yöne teveccühü önemlidir. Bu yönelişe ilahi rahmet imdat edecek ve kul imanla/hidayetle buluşacaktır. Bu ikrarın kökü kalpte bir tohum olarak zuhur etse de kalbi kuşatması ve orada şüphelerden arınmış bir şekilde adeta yazılması/nakşolması ayrı bir süreçtir. Bu kıvam, Hakk’a teslimiyet ve muhabbetle ve hem de şiddetli bir muhabbetle yönelişi de gerektirecektir. Nitekim kalplerine iman yazılan kimselerin kimliği hakkındaki şu âyet-i kerime bu kıvama işaret eder:
“Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy-sopları olsalar bile, Allah'a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedi kalacakları cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah'ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Mücâdele; 22)
KALPLERE YAZILAN İMAN VE TARAF OLMA ŞUURU
Bu âyetten anlaşılan Allah ve Rasûlüne bağlılık ve sevgi nispetinde iman kalpte kökleşmektedir. Bu bir anlamda hemen her hususta taraf olmaktır. Yani “Allah taraftarı” olmayı gerektirir. Böylesi bir kalbî bağlanış, dış âlemdeki bütün davranışlarımızın da belirleyicisidir. “Yoldan eziyet veren bir taşın kaldırmasını” bile imanın şubesi sayan Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-’in bu beyanları, imanın her çeşit davranışa yansıması gerektiğine işaret eder. İman, kişiliği bütün yönleriyle inşa eden bir nur-i Rabbânîdir. Gönle giren nûr, ibadet, zikir ve murakabe ile beslendikçe derecesi artar, artar ve öyle bir noktaya sahibini eriştirir ki o kişi artık “Rabbinden kendisine ihsan edilen bir nûr/ışık” sayesinde basiret üzere hikmetli bir hayat yolcusu olur.[1] Bu ışığın zayıflaması ve hatta sönükleşmesi ve -Allah muhafaza- sönmesi de muhtemeldir. İşte bu ihtimale karşı mümin daima bu duyarlılığını sorgulamak durumundadır. Diğer bir ifadeyle bu derdi ince bir sızı şeklinde sol böğründe hissedip durmalıdır. Böylesi bir hassasiyeti sahabe efendilerimizde ve salihlerde hep görür ve hissederiz.
İMAN NASIL ZAYIFLAR, NASIL GÜÇLENİR?
İmanı zaafa uğratan fikrî virüsler ve muhitler hep olagelmiştir. Allah ve Rasûlü hakkında ya da ilâhî âyetler söz konusu olduğunda inkâr ve şüphe vesveselerinin üretildiği mahfiller ve meclisler, bu hastalığa yakalanma ortamlarının en tehlikeli olanlarıdır. Lüzumsuz bir şekilde böylesi ortamlarda bulunanlar, büyük oranda bu hastalığa yakalanırlar. Özellikle çağımızda sosyal medya platformlarının birçoğu, imanı söndürücü rüzgârların çok tehlikeli bir şekilde estiği açık meydanlar durumundadır. İstemeden de olsa böylesi zehirli ortamlarda nefes alıp verenlerin kendilerini tedavi etme adına temiz ortamlarda ara ara bulunmaları ve tedavi görmeleri önemlidir.
Rabbimiz bir taraftan imanı zaafa uğratan inkâr meclislerinden sakındırırken diğer taraftan da imanı takviye edecek, onun gücüne güç katacak vesilelere de dikkat çekmiştir. Bu vesileleri şöyle sıralayabiliriz:
Allah’ın âyetlerini tilavet etmek ya da onların gereği gibi okunduğu ortamlarda bulunmak. “Müminlere Allah’ın âyetleri okunduğu zaman bu âyetler onların imanlarını artırır”[2] buyuran O’dur. Öyleyse ilâhî kelamı imkân nispetinde çok çok okumak ya da dinlemek önemlidir. Lafzını dinlemek bile imanı takviye eder. Manası üzerinde tedebbür ve tefekkür ederek okumak elbette istenen ve arzulanan bir hedeftir. Bir de Kur’an-ı Kerim’i hayata rehber kılıp izi sürülürse hiç şüphesiz sarsılmaz bir iman kalitesini elde etmede etkili bir aşı vazifesi görecektir.
Gönüllere ilahî sekinetin ineceği Kur’an ve ilim meclislerinde bulunmak. “Allah müminlerin gönüllerine imanlarına iman katsın diye (içlerindeki olumsuz her çeşit şüphe ve kuruntuları gideren) bir “sekinet” indirir.”[3] Böylesi meclisler imanı tazelemek hatta güçlü ve kuvvetli bir kıvama yükseltmek için manevi gıda ortamlarıdır. Tek başına imanı güçlendirmek çoğu zaman zordur. Zira şeytan ve nefsin vesveselerine yapayalnız karşı koymak ve onlara galip gelmek herkesin başarabileceği bir zafer değildir. Müminler iyilik ve takvada birbirine hayrı ve hakkı tavsiye ede ede pörsümekten korunabileceklerdir.
Zikrullah yani Hakk’ı unutmamak ve ondan kopmamak adına bir zikr-i daimî kıvamı, güçlü bir iman için tam bir itmi’nân vesilesidir. Her bir gaflet ne kadar kısa olursa olsun elbette bir tehlike içerir. Gafletin uzunluğu ise imana yönelik tehlike riskini daha da artırır. Öyleyse imanı korumak ve onu daha da güçlendirmek için Allah’ı hayatın her alanında hatırlamak (zikir) ve âdeta unutmadan O’nunla bir bağ kurarak bir hayat seviyesini hedeflemek, gerçek akıllılıktır. Kur’ân-ı Kerim’in çok sayıda âyeti bu hakikati sürekli tekrar eder.
Netice olarak iman, iman edilecek esaslar itibariyle artıp eksilmese de gücü itibariyle eskiyebilir, sönükleşebilir, donuklaşabilir ve yine yenilebilir, gücüne güç katabilir ve nihayet yakîn seviyesine yani gözle görürcesine bir kıvama da erişebilir özelliktedir. Bu yönüyle iman cevherini sürekli murakabe edip durmak ve onu hastalandıysa tedavisine koşmak ve zayıfladıysa güçlü kılmak adına gıdasını vermek, her müminin en önemli vazifesi olmalıdır. Unutmamak gerekir ki rastgele kullanılıveren kimi sözler ve fiiller (elfaz-ı küfür) bile bizi iman cevherinden mahrum bırakabilir. Son nefeste imanla bu âleme veda etmek kolayca elde edilecek bir sonuç değil bedel ödemek gereken ve sürekli niyaz halinde Rabbimizin lütfunu dileyeceğimiz büyük mü büyük bir davadır.
Dipnotlar:
[1] Zümer 22; En’âm 122.
[2] Enfâl Sûresi 2.
[3] Fetih Sûresi 4.
Kaynak: Adem Ergül, Altınoluk Dergisi, Sayı: 479