İman ve İmtihanın Hikmeti Nedir?
İman ve imtihanın ayrılmazlığı, sabır ve ihlâsın önemi, amel-i sâlih ve kulun imanını muhafaza etmesinin hikmeti üzerine ibretli hakikatler.
Tasavvufun başlıca gayesi, ham insanı ihlâs ve takvâ ile tezyîn ederek kâmil insan hüviyetine kavuşturmaktır. Çünkü insan, kendisini Rabbine vâsıl edecek kudret akışları ve Rabbânî sırlarla techiz edilmiş olan şu kâinâta, ebediyet âlemine hazırlanmak için gelmiş ve bu maksada binâen muhtelif imtihanlara tâbî kılınmıştır. Onun, ebedî âlemde kendisi için hazırlanmış olan nîmetlere nâil olabilmesi de, bu imtihanları kazanarak “kalb-i selîm”i elde edebilmesine bağlıdır.
Bu hakîkat dolayısıyladır ki insanlar, îman ve fazîlet dâvâsında, çile, sıkıntı, ıztırap ve elemle dolu binbir merhaleden geçirilirler. Böylece Hak yolunda ilâhî dâvânın sâdıkları ile fâsıkları birbirinden ayırt edilir. Bunun içindir ki, sadece îmân etmek kâfî değildir. Onu amel-i sâlihle süsleyerek ilâhî imtihanlarda muvaffak olabilecek bir seviyeye yükseltmek zarûreti vardır.
İMAN BİR LÜTUF, İMTİHAN ONUN MÎYÂRIDIR
Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de:
“Elif, Lâm, Mîm. İnsanlar yalnız «inandık» demekle hiç imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? Şânım hakkı için onlardan öncekileri de imtihan ettik. Elbette Allah, (din ve îman dâvâsında) sâdık olanlarla yalancıları bilmektedir.” (el-Ankebût, 1-3) buyurarak îman ve imtihanın âdeta iç içe olduğunu beyân eylemiştir.
Buna göre; îman bir lûtuf, imtihan da onun miyârıdır. Kuldan istenen sabır ve teslîmiyetle îmânı muhafaza ise, bir bedel mesâbesindedir. Yani Hak Teâlâ, verdiği lûtfunun yüceliğini ve değerini idrâk ettirmek için, kullarına takdir buyurduğu imtihanlarla -onların güç ve kudretleri nisbetinde- âdeta bir bedel talep etmektedir.
Âyet-i kerîmedeki:
“Allah mü’minlerden mallarını ve canlarını, onlara (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır...” (et-Tevbe, 111) ifâdesi de, bu hakîkatin bir tezâhürüdür.
Dolayısıyla, rızâ-yı ilâhîyi kazanmak için, Hakk’ın istediği bedelleri (can, mal-mülk, vesâireyi) seve seve O’nun yolunda fedâ etmek, îmânın kemâline vesîledir. Mü’minlerin bu imtihan dünyasındaki iptilâ, mihnet ve meşakkatlerinin, âhiret kazancına bir bedel olarak kaydedildiği şüphesizdir.
Hazret-i Hüdâyî’den İman ve Çile
Hazret-i Hüdâyî ne güzel söylemiş:
Can terkini urmadan,
Cânân eline girmez!
Zünnârını kırmadan,
Îmân eline girmez!
…
Olmadan esîr-i dert,
Dermân eline girmez!
…
Su gibi erinmezsen,
Yerlere sürünmezsen,
Taşlarla örünmezsen,
Ummân eline girmez!
Diğer taraftan, dünya ihtirâsına kapılmış îmansızların, Kur’ân’a ve dîni yaşamaya çalışanlara yaptıkları zulümler ise, onlar için ebedî ıztırap ve felâket dolu bir Cehennem azâbının kahredici bedeli hükmündedir. Zira onlar, iki yönden azâbı hak etmektedirler. Biri îmân etmemeleri, diğeri de mü’minlere zulmetmeleridir.
Böyle sıkıntılı zamanlarda ibadet ve amel-i sâlihte bulunup ihlâsı elde edebilmek ve Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûhâniyetine bürünebilmek zarurîdir.
AMEL-İ SÂLİH VE ALLAH’IN EMİRLERİNE RİÂYET
Amel-i sâlih nedir? Amel-i sâlih; Allâh’ın râzı, Hazret-i Peygamber’in hoşnut olacağı bir îman, ibadet ve yüksek ahlâkı, ne pahasına olursa olsun hayat düstûru edinmektir.
Ehl-i tasavvuf, amel-i sâlihi, tâzîm li-emrillâh (Allâh’ın emirlerine hakkıyla riâyet) ve şefkat alâ halkıllâh (Allâh’ın mahlûkâtına merhamet) kâidesinin yaşanması olarak tarif etmişlerdir. Bilhassa din ve îman bakımından sıkıntılı zamanlarda bunlara riâyet, Allah Teâlâ’nın nusret ve rahmet-i ilâhiyyesini daha çok celbeder.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“...(Ey mü’minler!) Eğer (başınıza gelen sıkıntılara aldırmayıp Allâh’ın dînini yaşamak hususunda) sabır ve ittikā ederseniz (yani hem takvâ üzere Allâh’a sığınır, hem de gerekli tedbirleri alarak korunursanız), onların (İslâm düşmanlarının) hîle ve tuzağı size hiçbir zarar vermez! Çünkü Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Âl-i İmrân, 120)
İHLÂS VE SABIRLA ALLAH’IN YARDIMINI UMMAK
İslâm tarihine bakıldığı zaman, Allâh’ın yardımı sâyesinde mü’minlerin, çok az bir güçle büyük muvaffakıyetler elde ettiği görülür. Bedir, Mûte, Târık bin Ziyad’ın İspanya’ya çıkışı, Malazgirt ve birçok zafer, bu hakîkatin birer misâlidirler. Diğer taraftan, bütün Dünyaʼya “îlâ-yı kelimetullâh”ın imzasını atan muhteşem Osmanlı Devleti de 400 atlı ile kurulmuştur.
Bu da gösteriyor ki müslümanlar, ihlâsları ölçüsünde muvaffak olmaktadırlar. Yani ihlastan ayrılmayan, kuvvet ve kudrette yenilmez hâle gelir; ihlâsını kaybedense gücünü kaybeder. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“(Ey mü’minler! Siz Hak yolunda ihlâs, sabır ve takvâya sarılınız!) Eğer Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. (Sakın gaflet ve cehâletle O’nun yolundan ayrılmayın; dinden tâviz vermeyin! Zira Allah) eğer sizi yüzüstü bırakırsa, O’ndan sonra size kim yardım edebilir? (O hâlde) mü’minler, yalnız Allâh’a güvenip tevekkül etsinler!” (Âl-i İmrân, 160)
Hâsılı, her hâlükârda, yani bütün meşakkat ve zorluklara rağmen Allah ve Rasûlullah yolunda yürümek, mü’minin îman şiârıdır. Ve her mü’min, bu îman nîmetinin bedelini Hak Teâlâ’ya ödemelidir. Kaldı ki, bu bedeli ödeyenler için âyet-i kerîmede; “Allâh’a borç verenler” ifâdesi kullanılmış ve bunun karşılığını da Cenâb-ı Hakk’ın fazlasıyla vereceği beyan buyrulmuştur:
“Kimdir o kimse ki Allâh’a güzel bir borç versin de, Allah da ona kat kat fazlasıyla (verdiğini) ödesin!..” (el-Bakara, 245)
Bununla birlikte, bedeli ödenmeyen bir şeye sahip olmak ise, aslâ mümkün değildir. Yine âyet-i kerîmede buyrulur:
“(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden önce Cennetʼe gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve Oʼnunla birlikte inananlar; «Allâh’ın yardımı ne zaman?» diyecek olmuşlardı. Bilin ki Allâh’ın yardımı yakındır.” (el-Bakara, 214)
MEŞAKKAT ÇEKTİĞİN KADAR İSTİFADE EDERSİN
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyururlar:
“Mü’min bir erkek veya kadın; nefsinde, çoluk-çocuğunda, malında imtihana uğrar, tâ ki Allâh’a temiz ve günahsız kavuşsun...” (Tirmizî, Zühd, 57)
Demek ki kula verilen imtihanların hikmeti, sadece sâdıklar ve fâsıkların birbirinden ayırt edilmesi için değil, aynı zamanda kulun, günah kirlerinden temizlenmesi içindir.
Bu sebepledir ki, zâlimlerin inananlara yaptıkları zulümler, zâhiren kahır gibi görünse de îmânını koruyabilenler için bir lûtuftur. Onun için;
“Meşakkat çektiğin kadar istifâde edersin!” buyrulması, bu hikmete mebnîdir. Her şey bir bedel mukâbilidir. Râm olmadan sahip olabilmek mümkün değildir.
SİHİRBAZLARIN İMANI: FİRAVUN’UN TEHDİTLERİNE KARŞI SABIR
Firavun’un sihirbazları, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın mûcizesi karşısında:
“–Âlemlerin Rabbiʼne, Mûsâ ve Hârun’un Rabbiʼne îmân ettik!” diyerek derhâl secdeye kapanmışlardı.
Ahmak Firavun, öfkelendi ve gücünü, vicdanlara da hükmederek göstermek istercesine haykırdı:
“–Ben size izin vermeden ona îmân ettiniz ha! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!..” dedi.
Sihirbazlar ise büyük bir îman vecdi içinde:
“–Senin zulmün bize bir zarar veremez! Senin zararın dünyaya âittir. Âhiret saâdeti ise ebedîdir!” ifâdesinde bulundular. Ardından da Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ ettiler:
“...Rabbimiz! Üzerimize bol bol sabır yağdır ve müslüman olarak canımızı al!” (el-A‘râf, 126)
Velhâsıl sihirbazlar, aslâ Firavun’a meyletmediler ve onun tehditlerine aldırmadılar. Fakat nâil oldukları hidâyetin bedelini, kol ve bacaklarının çapraz kesilmesi şeklinde ödeyerek şehid ve velî olma şerefiyle Cenâb-ı Hakk’a kavuştular.
İMAN UĞRUNA ÇEKİLEN ÇİLELER VE ÖDENEN BEDELLER
Zâlimler, îmanlarını suç sayarak Ashâb-ı Uhdûd’u da hendeklerde yakıyorlardı. O sâdık mü’minler, buna rağmen inançlarından vazgeçmediler ve dâvâları uğruna korkusuzca ölüme giderek îmanlarının bedelini Hak Teâlâ’ya minnetle ödediler. Böylece Allah Teâlâ da, onları seçkin ve sâlih kulları arasına dâhil eyledi.
Ashâb-ı Karye’den Habîb-i Neccâr, îmânı ve irşâdı dolayısıyla taşlanarak katledilmişti. Fakat son ânında ilâhî lûtuflar kendisine gösterildi de o, kavminin gafletine acıyarak:
“...Keşke kavmim bunu bilseydi!..” (Yâsîn, 26) dedi.
Zira kendisine, taşlanmasının karşılığında sonsuz bir saâdet bahşedilmişti.
Yine Hristiyanlığın ilk dönemlerinde Romalılar, Yunanlılar ve putperestlerle birleşip ehl-i îmânı sirklerde hayvanlara parçalatıyorlardı. Ancak gerçek îman sahipleri, bu zulme rağmen Allah indindeki yüce mükâfâtı tercih ederek îmanlarının bedelini aslanların ağızlarında parçalanmak pahasına ödediler ve ebedî kurtuluşa nâil oldular.
İlk müslümanlar da Mekke devrinde, hicrete kadar on üç sene boyunca, îmanlarının bedellerini en ağır sûrette ödediler. Açlık, zulüm, Habeşistan hicretleri gibi birçok meşakkat, hep bir îman bedelinin mukâbili idi. Nihayet Medîne gibi her bakımdan İslâm’ın kalbi olan bereketli bir belde ile ulvî bir İslâm hayatına nâil oldular. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Tâif’te çektiği sıkıntı, cefâ ve elemler de, O’nu, hiçbir peygambere nasîb olmayan Mîrac nîmetine kavuşturmuştur.
Diğer taraftan dînî hayatı himâyesine almış olan Allah -celle celâlühû-, ehl-i îmâna yapılan dinsizlik teşebbüslerini de hiçbir zaman cezasız bırakmamıştır.
KÜFÜR, İSYAN VE ZULMÜN İLÂHÎ AKIBETİ
İnsanlık tarihi, îman ve ahlâk yolundan çıkan azgınlara tatbik olunan ilâhî azap ve gazaplarla doludur. Nuh, Âd ve Semud kavimlerinin kibirli ve zâlim insanları; peygamberlerle mücadele eden, kendisinin tanrı olduğunu iddiâ edip sonunda bir avuç suda helâk olan Firavun; bir sineğin mağlûp ettiği Nemrut; yaşayışları hayvanlardan daha aşağı olan ahlâksız Lût Kavmi ve birçok benzerleri, zulümlerine ve isyanlarına bürünerek dünyadan göçüp gittiler.
Onların arkasından semâlar ağlamadı. Gözler yaşarmadı. Gönüller sızlamadı. Bilâkis mazlumlarının âhları ve bedduâları ile onlar, tarihin çöplüğünde yok olup gittiler. Saltanat sürdükleri yerleri, şimdi baykuşlar ve köpekler şenlendiriyor.
Küfür, isyan, zulüm ve haksızlık tarihi, ilâhî intikâmın dehşetli örnekleri ile doludur. Allâh’a ve peygamberlerin gösterdiği yola muhâlefet edip müʼminlere zulmedenlerin, er-geç ilâhî kudretin acı azâbı ve çetin tecellîleri ile karşılaşmaları, kaçınılmaz bir mecburiyet ve değişmez bir ilâhî kânundur. Hayatta en çok korkulan ve ilâhî bir îkaz olan tûfanlar, kasırgalar, zelzeleler, kıtlık, azap dolu ateş bulutları, düşman işgalleri ve salgın hastalıklar, çoğu zaman birer ilâhî gazap tecellîsi olarak gerçekleşir.
“Tabiat olayları” olarak görülen bu tip vak’alar, gelişigüzel olmayıp birçok sebep ve hikmete bağlıdır.
Bu tip acı hâdiseler, ekseriyetle insanların isyanları ve günahları sebebiyle meydana gelir. Ve ilâhî nizâmın felâketleri, tahakkuk safhasına girer.
Allah -celle celâlühû-, -hâşâ- zâlim değildir. Fakat bu felâketlerin, kulların hak etmesiyle zuhûr ettiği bir gerçektir. Cenâb-ı Hak, bu hakîkati âyet-i kerîmede şöyle bildirir:
“Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir...” (eş-Şûrâ, 30)
Dolayısıyla ilâhî nizâma ve kudsî esaslara karşı koyanların, ilâhî intikamın acı tatbikâtı ile karşılaşmaları kaçınılmazdır.
KUR’ÂN’DA ZÂLİMLERİN AKIBETİ VE İLÂHÎ KUDRETİN TECELLÎLERİ
Bütün fizikî hâdiselerin içinde binbir türlü esrâr gizlidir. Bu esrâr, peygamberlere ve ehl-i kalbe ayândır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu husustaki beyanlardan birkaç örnek şöyledir:
“Biz refahından şımarmış nice memleketleri helâk etmişizdir. İşte, onların kendilerinden sonra pek az iskân görmüş harâbeleri! Biz onların (hepsinin) vârisi olduk.” (el-Kasas, 58)
“...İşte bak, zâlimlerin sonu nasılmış?!” (el-Kasas, 40)
“Onlardan önce, kendilerinden kuvvetçe pek üstün nice nesiller helâk ettik; beldelerde oyuklar (sığınaklar) tuttular, kaçacak delik aradılar; kurtulabildiler mi? Şüphesiz ki bunda, kalbi olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için ibretler vardır.” (Kāf, 36-37)
“Sonra onların ardından başka nesiller getirdik.” (el-Mü’minûn, 42)
“Zâlim olan nice beldeyi kırıp geçirdik; arkasından da nice başka topluluklar vücûda getirdik.” (el-Enbiyâ, 11)
“...Şüphesiz O’nun yakalaması, pek elem vericidir, pek çetindir!” (Hûd, 102)
“Andolsun ki Biz, civârınızdaki memleketlerden nicelerini helâk ettik. Belki doğru yola dönerler diye âyetleri tekrar tekrar açıkladık!” (el-Ahkāf, 27)
“Andolsun ki Biz, sizin benzerlerinizi helâk ettik. Düşünüp ibret alan yok mu? (Nerede kendine gelen?!)” (el-Kamer, 51)
İlâhî Kudret Karşısında İmanda Sebat
Rabbimiz; Nemrud’un ateşlerini, Hazret-i İbrahim’in îmânı ile gülistana çeviren; Firavun’un saltanatını Hazret-i Mûsâʼnın asâsı ile altüst eden, Kâbe’yi yıkmaya kalkışan Ebrehe ordularının fillerini ve askerlerini küçük kuş ordularına çiğneterek Mekke’nin civârını fil mezarlığına çeviren ve benzeri azgın kavimleri altüst eden ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i, “melek, rüzgâr, korku” gibi görünmez askerlerle te’yid ederek O’na zafer ufukları açan, kahredici bir kudret sahibidir.
Dolayısıyla îman ve İslâm’a karşı bayrak açan her âsî, kahr-ı ilâhînin azametli pençesinde helâk olmaya mahkûm demektir.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de buyurur:
“...Yerin ve göğün hazineleri Allâh’a âittir. Fakat münâfıklar bunu anlamazlar.” (el-Münâfikûn, 7)
Bu itibarla mü’minlerin, binbir çileli hâdiseyle imtihan geçirirlerken İslâmî taahhütlerine, dînî râbıtalarına ve ahlâkî güzelliklerine daha çok îtinâ göstermeleri îcâb eder. Bunun aksine, değişen hayat şartları karşısında ve menfaat mukâbilinde îman cevherini âdeta yaz-boz tahtası hâline getirmek, îmânî tehlikeyle karşı karşıya kalmak demektir. Bu hususta Cenâb-ı Hakk’ın îkâzı çok şiddetlidir:
“Onlar ki îmân ettiler, sonra inkâr ettiler; daha sonra yine îmân ettiler, yine inkâr ettiler; sonra inkârları arttı; işte Allah, onları ne bağışlayacak, ne de doğru yola iletecektir.
(Ey Rasûlʼüm!) Acı bir azâbın onlar için olduğunu münâfıklara müjdele!
Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost tutuyorlar. Onların yanında (şeref ve) izzet mi arıyorlar? (De ki:) Bütün (şeref ve) izzet(ler) tamamen Allâh’a âittir.” (en-Nisâ, 137-139)
İNSANIN FITRATI VE ALLAH’A YAKINLAŞMA İHTİYACI
Unutmamak gerekir ki insan, hayat ve ölüm kanunlarına tâbîdir. Yaşatan ve öldüren Allah Teâlâ’nın verdiği makam ve mevkî karşısında Allah’tan gâfil olarak îmânı koruyamamak, müthiş bir ahmaklık ve hüsrandır.
Nimetleri Yaratılış Gâyesine Uygun Kullanmak
İnsanda göz, kulak, dil, el, ayak, şuur, vicdan gibi maddî ve mânevî teçhizat, öncelikle fıtrî gâyeye mebnî olarak, yani kulu ilâhî hakîkate mazhar kılmak için verilmiş olan, Rabbin yüce ihsanlarıdır.
Göz, âfâkî âyetleri okuyup hak ve hakîkat parıltılarını görmek; kulak, mânevî irşad seslerini duymak; el, hayırlara mecrâ olmak; ayak, hasenâta ve hizmete seferber olmak; dil, gönül akışlarına tercüman olmak ve ilâhî beyanları okuyup kalbin zikrullah ile itmi’nâna ermesini sağlamak; şuur, dış âlemdeki kudret akışlarının tefekküründe derinleşmek; vicdan, iç âlemdeki kudsî tecellîleri idrâk etmek için verilmiştir.
Bu maddî ve mânevî teçhizâtı, fısk u fücurda kullanmak, yaratılış gâyesine ihânet, Yaratan’a isyandır. Bunları yerli yerinde kullanmak da fıtrata dönmek, kalbini rûhânî hayatla gıdalandırmaktır.
Rabbimize Yakınlaşma İhtiyacı ve İmanda Sebat
Dîni himâyesi altına almış olan Allah -celle celâlühû-’nun, kudret ve azameti karşısında müslümanlara ve Kur’ân’a tasallut teşebbüslerinde bulunanların er-geç ilâhî intikâma dûçâr olacakları muhakkaktır.
Zehirli ağızların ve şuursuz kalemlerin her fırsatta temiz dindarları ne kadar rencide ettiği mâlûmdur. Şunu iyi bilmek îcâb eder ki, fıtrî asâleti bozmak, Allâh’ın yarattığını değiştirmek imkânsızdır. Dînsizlik, her ne kadar zulümle yaygınlaştırılmaya çalışılsa da, dînin, rûhî ve vicdânî derinliklere yerleştirilmiş ulvî köklerinin yeşermesine mânî olunamaz. Kulun, Rabbine yakınlaşma ihtiyacı durdurulamaz. Yaratılıştaki bu ulvî temâyüller önlenemez. Çünkü ilâhî kudret, din ihtiyacı ve Rabbe yakınlaşmayı sünnetullâh olarak takdir buyurmuştur.
“...Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır dök! Ayaklarımızı (dîninde ihlâs üzere) sâbit kıl ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım eyle!” (el-Bakara, 250)
“Ey Rabbimiz! Bize, rasûllerine vaad ettiğini lûtfeyle; kıyâmet günü bizleri rezil ve perişan eyleme!..” (Âl-i İmrân, 194)
Âmîn!..
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbeteki Sır, Erkam Yayınları