Hüsrandan Kurtuluş Reçetesi

DUALAR ve ZİKİRLER

İbadetin devamlılığı ve zamanın kıymeti hayatımızda nasıl bir fark yaratır? Hüsrandan kurtulmanın sırrı nedir?

Asr Sûresi’nde Cenâb-ı Hak “zaman” üzerine yemin ediyor. Bu yeminle bir bakıma, zamanın geçtikten sonra bir daha geri alınamayacağını, borç alınıp verilemeyeceğini, insanoğlunun kadrini bilmekte gâfil kaldığı en büyük nîmetlerden biri olduğunu ve fânî ömürlerimizin büyük bir hızla tükenmekte olduğunu düşündürerek bizleri gafletten îkaz ediyor. Hemen ardından da bütün insanlığın hüsrandan kurtuluşunun, zamanı dört hususla; yani îman, amel-i sâlih, hakkı tavsiye ve sabrı tavsiye ile dolu olarak yaşamaya bağlı olduğunu beyan ediyor. Yani bu dört hususla ihyâ edilmeyen zamanların, büyük bir hüsran sebebi olduğunu bildiriyor.

Ayrıca bu sûredeki yemin, belli bir zaman dilimine mahsus değil, bütün bir ömre şâmildir. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede de:

“Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” (el-Hicr, 99) buyrulmuştur. Demek ki ibadet vecdini hiçbir zaman kaybetmemek şarttır.

İbadet Vecdi ve Ömür Boyu Devamlılık

Gerçek bir ibadet vecdiyle kulluk yolunda yürüyen bir kimsenin, bir ne­fesi bile ziyan olmaz. Nitekim İbrahim-i Havvâs Hazretleri:

“Sâdık kimseyi ya üzerine farz olan bir ibadeti yaparken, ya da nâfile bir ibadetle meşgûl iken görürsün; bundan başka bir hâlde göremezsin.” buyurmuştur.

Hikmet ehli de; “Dünya bir anlık zamandır; sen onu ibadetle geçirmeye bak!” buyurmuşlardır.[1] Dolayısıyla herhangi bir zamanın ibadetsiz ve hayırdan uzak olarak geçmesine fırsat vermemek îcâb eder.

Ebû Hâzim -rahmetullâhi aleyh- der ki:

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- ile birlikte, yeni defnedilmiş bir kabrin yanına uğradık. Ebû Hüreyre şöyle dedi:

«–Sizin basit gördüğünüz hafifçe kılınan iki rekât namaz, burada (kabirde) benim için sizin şu dünyanızdan daha sevimli ve değerlidir.” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 126/34702)

Yine rivâyete göre Yûnus bin Halbes, Cuma günü öğle sıcağında Dımaşk kabristanından geçerken bir ses işitti:

“–Ey hayattaki insanlar! Siz haccediyor, zaman zaman umre yapıyor, günde beş vakit namaz kılıyorsunuz. Siz bugün amel işleme imkânına sahipsiniz, ancak âhiretin dehşetli ahvâlini bilmiyorsunuz. Biz ise âhiretin durumunu yakînen idrâk ettik, lâkin artık amel işleme imkânımız yok!” diyordu.

Yûnus, bu îkaza mukâbele olarak dönüp mevtâya selâm verdi. Fakat selâmına bir karşılık gelmedi.

“–Sübhânallâh! Sözünüzü işitiyorum, lâkin selâmıma cevap vermiyorsunuz?” dedi. Kabristandakiler:

“–Selâmını işittik, ancak ona cevap vermek kişiye sevap kazandırır. Bizim içinse artık ne sevap kazanma imkânı ne de günaha girme ihtimâli kalmıştır. Bu sebeple selâmına cevap veremedik.” dediler. (Ebû Nuaym, Hilye, V, 251)

İşte hayat, bize uhrevî saâdeti kazanmak için lûtfedilmiş sınırlı bir nîmettir. Ne tekrârı vardır, ne de telâfîsi... O hâlde, fırsat elden kaçmadan hayâtın her ânını sâlih amellerle doldurmaya gayret etmeliyiz. Zira Allah rızâsına ulaştırmayan ve âhirete saâdet sermâyesi kılınmayan vakitler, ebedî istikbâl için hüsran sebebidir.

Düşünmek gerekir ki sayılı günlerden ibâret olan dünya hayâtı, ne kadar uzun görünse de yine sayılı günlerden ibâret olan Ramazân-ı şerîf gibi gayet kısa bir zamandır. Bu sebeple nasıl ki Ramazân’ı mânevî kazanç için bir fırsat mevsimi olarak görüp gayretimizi artırıyorsak, ömrü de öyle telâkkî etmek zarûrîdir.

Hak Dostlarının Hayat Anlayışı ve Hesap Bilinci

Bu hususta da Hakk’ın sevgili kullarını rehber edinmek gerekir. Zira onlar, hayat sermâyesini ibadetle değerlendirme hususunda öyle bir gönül uyanıklığı içindedirler ki, kendilerine yarın ölecekleri haber verilse bile, ibadetlerini daha fazla artırmalarına imkân yoktur. Buna rağmen onlar, büyük bir tevâzû ve haşyet içerisinde kendilerini dâimâ eksik görürler. Hattâ toplumdaki gafleti bile nefislerine izâfe ederek kendilerini titiz bir şekilde hesâba çekerler.

Büyük Hak dostu Abdullah-ı Dehlevî Hazretleri’nin bir mektubundan alınmış şu satırlar, bunun ne kadar da mânidar bir misâlidir:

“…Cihan bahçesine gül dermeye geldik, ama ne yazık ki diken topladık. Bize sıhhat, âfiyet ve rahatlık verildi, fakat heyhât ki hepsinin şükründe kusur eyledik. Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimiz gibi iki büyük nîmet bahşedildi, fakat ne yazık ki onların şükründen gâfil kaldık. Allah korusun, hayretteyim; yarın ne yüzle Allah ve Rasûlü’nün huzûrunda kabûl görürüz. Bu liyâkâtsizlikle, şefâat ve mağfirete ulaşmak çok zor! Ancak Allah Teâlâ’nın gazabını aşmış olan rahmetini ümîd etmekteyiz… Yoksa hiç mâzeretimiz ve özür dileyecek yüzümüz yoktur!

Ölüm, başımızın ucunda pusu kurmuş, kıyâmet ise çok yakın. Acabâ işe yarar ne kadar hayırlı amel işledik?! Sâlih kullar Cennet’e girip, ebedî nîmetlere ve Hakk’ın dîdârına kavuşurlar. Biz gâfiller ise binlerce senelik hesap gününde, bizi hesâba çektirecek, yakamızı bırakmayacak şeylerle meşgûlüz.

Bugün hâlimizi iyi düşünelim ki, yarın elde kalan, hasret ve ziyanlık olmasın. Hakk’ın kıymetli kullarının yaptıkları gibi, seher vaktinde kalkıp, gözlerden hasret gözyaşları akıtmayı, canhıraş bir gayretle ibadet ve kullukta bulunmayı Hak Teâlâ nasîb eylesin...”

Dipnot:

[1] İmam Gazâlî, Mükâşefetü’l-Kulûb, s. 166.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlakından 2, Erkam Yayınları