Hayat Nîmeti

VİDEOLAR

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi hayat nimetinden bahsediyor...

HAYAT, BİR SEFERE MAHSUS İKRAM EDİLMİŞ BİR NÎMETTİR

Hayatta en kıymetli sermaye zaman. Yedi buçuk milyar insan var dünyada. Sayısız mahlûkat var; denizde, karada, havada. Sayısız nebâtat var. Hiç kimse, hiçbiri, ömrünün ne kadar olduğunu bilmiyor. Hepsi bir ekolojik bir denge ile geliyor. Hepsi bir takvimle geliyor. İnsan, cin, melek… Sayabildiğimiz kadar sayalım. Ve son yaprak, son geldiği zaman hayat bitmiş oluyor. Dünya hayatı bitmiş oluyor. Yeni baştan bir hayat başlayacak.

Cenâb-ı Hak lûtuf olarak bazı zamanları bazı zamanlardan üstün kılmıştır. İşte içinde bulunduğumuz, şereflendiğimiz üç ay da en kıymetli zaman dilimlerinin başında gelir.

Hayat, bir sefere mahsus ikram edilmiş bir nîmettir. Tekrarı ve telâfisi yoktur. İnsanın, bunun idrâki içinde yaşaması zarûrîdir. Onun için; “Yarın diyenler helâk oldu.” buyruluyor.

Yine, Efendimiz buyuruyor:

اَللّٰهُمَّ لَا عَيْشَ إِلّٰا عَيْشُ الْآخِرَةِ

“Yâ Rabbi, esas hayat âhiret hayatıdır.” buyuruyor Efendimiz. (Buhârî, Rikāk, 1)

Varlıkta âhireti unutmamak, zorlukta âhireti unutmamak. Varlığın da bir imtihan olduğunun, yokluğun da bir imtihan olduğunun idrâki içinde mü’minin olabilmesi.

Ömrümüzde ne kadar daha üç aylar var, bilemiyoruz. Geçen sene olan çok akrabalarımız, eşlerimiz, dostlarımız vardı; onlar bu üç aylarda yok. Onlar, mezar âleminde şimdi.

Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizde en büyük nîmeti, bizleri İslâm ile şereflendirmesidir. Zira İslâm nîmetini takdir edebilmek… İnsanın hayal ve havsalası dahilinde akla gelebilecek her suâle İslâm cevap vermiştir. Hayatımızı o şekilde tanzim etmiştir. İslâm, müslümanların, hattâ bütün insanların yegâne sürur, mutluluk ve huzur reçetesidir.

İslâm’ın yaşanması, îmânın kemâle ermesinde dikkat edilecek iki husûsiyet vardır.

Birincisi; “tâzim li-emrillâh”:

Allâh’ın bütün emirlerini, kalp ve beden âhengi içerisinde îfâ edebilmek. Bütün ibadetler, muâmelât, muâşeret, vs…

İkinci husûsiyet…

Hayatın her safhasında, hiç boşluk yok. Zira Cenâb-ı Hak:

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ buyuruyor.

“Bir iş bittiği zaman (diğer) işe koş ve Allâh’a yönel.” (el-İnşirâh, 7-8)

Hiç kaybedecek bir zaman yok. Zaman çok kıymetli.

İkincisi:

“Şefkat alâ halkıllâh”:

Cenâb-ı Hakk’ın bütün mahlûkâtına şefkat ve merhamet gösterebilmek. Zira Cenâb-ı Hak kulundan hassas bir yürek istiyor.

Bu iki husûsiyetin tahakkuk etmesi için de iki bilgiye ihtiyacımız var.

Birincisi; “zâhirî bilgi”.

Yani dıştan alınan bilgiler. Yani insanın beş duyu organı vâsıtasıyla dışarıdan aldığı bilgiler. Hocadan, kitaptan, defterden alınan bilgiler. Bunlar zihne geliyor. Tabi bu kâfî değil. Yani îmân ettik demekle kâfî değil. “Îmân ettik demekle kurtulacaklarını mı zannediyorlar.” (el-Ankebût, 2) buyuruyor. Huşû içinde ibadet şart, muâmelât şart, ahlâkî umdeleri yaşamak, yaşatmak zarûrî.

İkincisi; “bâtınî bilgi”.

Bu içten, kalbin vereceği bir bilgidir, bu da “takvâ”. Cenâb-ı Hak; هُدًى لِلْمُتَّقِينَ (“…O, müttakîler için bir yol göstericidir.” [el-Bakara, 2]) buyuruyor. Kur’ân-ı Kerîm ancak takvâ sahiplerine yol gösterir, hidâyet verir.

Cenâb-ı Hak yine;

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ buyuruyor. “…Siz takvâ sahibi olursanız Allah size (yön verir) öğretir size…” (el-Bakara, 282) buyruluyor.

İşte bu, insanın, dıştan alınmayan, insanın kendi kendine vereceği bir ilim.

İşte ilim; “İlim kendini bilmektir.” buyuruyor Yunus. Kendini bilmezsen, bu nasıl bir ilim, olmuş oluyor.

Demek ki insanın kendini tanıması… Kendini de Cenâb-ı Hakk’a yakın hâle getirebilmesi… Allâh’ın nîmetlerini tefekkür etmesi…

Cenâb-ı Hak:

“…Rûhumdan üfürdüğüm zaman…” (el-Hicr, 29; Sâd, 72) buyuruyor. Yani Cenâb-ı Hak kendinden vasıflar veriyor kuluna. O cemâlî sıfatlarla kalpler müzeyyen hâle gelecek. Bu neyle olacak? Tezkiye ile olacak, temizlenmekle olacak. Allah’tan uzaklaştıran her şeyden kalp temizlenecek. Tezkiye olacak, temizlenecek. Tasfiye olacak, bütün menfîliklerden kalp boşaltılacak. Bu şekilde bâtınî bilginin kapısı açılacak.

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ

(“…Siz takva sahibi olursanız, Allah size öğretir…” [el-Bakara, 282])

Cenâb-ı Hak bu kalbe öğretmeye başlıyor. Bu kalpte hayır ve şer tefrik ediliyor. Güzel ahlâkla müzeyyen hâle geliyor. Cenâb-ı Hak yine âyet-i kerîmede:

“Ey îmân edenler! Allâh’a karşı gelmekten sakınınız (takvâ sahibi olun). O size bir furkan (yani hakkı bâtıldan ayıracak bir anlayış) verir o zaman…” (Bkz. el-Enfâl, 29)

Takvâ ile kalp… Bir defa takvâ nedir?

Takvâ; nefsânî arzuları bertaraf etme, rûhânî istîdatları inkişâf ettirme, kendimizi ilâhî kameraların, ilâhî müşahedenin altında olduğumuzun kalben bir idrak hâline gelebilmek. Yani dâimâ ilâhî müşâhedenin altındayız, biz farkında olsak da olmasak da. Melekler tespit yapıyor. Cenâb-ı Hak:

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

(“Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.” [el-Hadîd, 4])

Nereye gitseniz, Cenâb-ı Hak bizimle beraber olduğunu bildiriyor.

Takvâ neticesinde ne olacak? Kalp âlemi derinleşecek. Duyuşlar ve rûhâniyet artacak. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hâlinden in’ikâs olacak. O şekilde bir, kul, sâlih bir kul olacak, sâliha bir kul olacak, Cenâb-ı Hakk’a yakın bir kul olacak.

Böyle kullar için Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Biliniz ki Allah dostlarına korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir…” (Yûnus, 62)

Ne zaman:

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

(“…Onlara, (kıyâmet günü) korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de.” [Yûnus, 62])

Kabir âlemi, âhiret âlemi, zor geçitler… Yerlerin ayrı yer, göklerin ayrı gök olduğu zaman. Büyük bir infilâk kıyâmet. Orada üzülmeyeceklerdir. Orada dost dosta Cenâb-ı Hak ikramını -elhamdülillâh- gösterecek.

Yani daha hepimizin ölümüne vakit var, daha bugün sağız. Ölümün ne kadar zaman sonra geleceğini bilmiyoruz. Onun için, şu yaşadığımız hayat, bilhassa şu üç ayların içine girdik, çok büyük bir nîmetin içindeyiz.

Zorluklara karşı, birtakım menfî telkinlere karşı, yolların, sokakların vs… İnternetlerin, vesâirelerin, modalar vs… Bunlara karşı olan bir direniş göstermeye de Cenâb-ı Hak “قَرْضًا حَسَنًا” (güzel bir borç) buyuruyor. (Bkz. el-Bakara, 245; el-Hadîd, 11, 18; el-Mâide, 12…) Cenâb-ı Hak borç, Allah yolunda verilen güzel bir borç olarak kullarının mükâfâtını artırıyor.

Rabbimiz’in kurduğu semâ takviminde on iki aydan bazılarını, diğerlerine göre Cenâb-ı Hak lûtuf olarak daha üstün kılmıştır. İşte Receb ayı da bu üstün kılınan aylardan biridir. Bu aya “şehrullah” deniyor, “Allâh’ın ayı” denmiş oluyor.

Bir Regâib Kandili geçirdik. Önümüzde Mîrac Kandili var bu ayda. Efendimiz’e, yalnız Efendimiz’e mahsus, semâlara çıktığı bir, Cenâb-ı Hak’la mülâkatta bulunduğu bir gece de gelecek.

Çok şerefli bir ayın içindeyiz. Yani bu ayda -inşâallah- gücümüzü Allah yolunda kullanmaya, mesâimizi Allah yolunda sarf etmeye daha çok gayret edersek -inşâallah- büyük tecellîlere nâil oluruz Rabbimiz’in lûtfuyla.

İşte Cenâb-ı Hak -ilk okunan âyet-:

“Kullarım Sana Ben’i sorduklarında (Sen onlara söyle) Ben onlara çok yakınım…” (el-Bakara, 186) buyuruyor.

Cenâb-ı Hak hep nîmetler hâlinde bize. Düşünmeye, tefekküre bizi sevk ediyor. Câsiye Sûresi’nin 13. âyetinde:

“O, göklerde ve yerde ne varsa, hepsini kendi katından âmâde kıldı…” buyuruyor.

Güneş âmâde, Ay âmâde, toprak âmâde, hayvanlar âmâde…

“…Düşünen bir toplum için.” (el-Câsiye, 13) Cenâb-ı Hak buyuruyor.

“Ben çok yakınım.” buyuruyor.

Yine Cenâb-ı Hak, Bakara Sûresi’nin 29. âyetinde:

“O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı…” buyuruyor. Şu Dünya’da ne var, sizin için yarattı buyruluyor. Büyük bir, Cenâb-ı Hak ikram hâlinde. “Sayamazsınız nîmetlerimi” buyuruyor. (Bkz. İbrahim, 34)

Efendimiz, bu üç aylara girerken, bu telkin ettiği duânın -inşâallah- rahmeti üzerimizde tecellî eder:

اَللّهُمَّ بَارِكْ لَنَا فيِ رَجَبٍ وَ شَعْبَانَ وَبَلِّغْنَا رَمَضَانَ

(“Allâhʼım! Receb ve Şâban aylarını bize mübârek eyle ve bizi Ramazana ulaştır!” [Taberânî, Evsat, IV, 189; Beyhakî, Şuab, V, 348. Krş. Ahmed, I, 259])

Nasıl bir, namaza başlarken, bir tahâret, abdest alma vs… O şekilde bir başlangıç yapıyoruz. Ondan sonra ilâhî huzurda olmuş oluyoruz. Demek ki bu iki ayda, Receb ve Şâban ayında bir hazırlık oluyor. Kalbimizi hazırlamak. İbadetlerle, muâmelâtla, muâşeretle kalbimizi hazırlamak, Ramazân-ı Şerîf’e mülâkî olabilmek.

Bir Hak dostu buyuruyor:

“Biz diyor, Ramazan gelmeden altı ay evvel diyor, Ramazan’a kavuşmak için duâ ederdik. Yine Ramazân-ı Şerîf’ten bayramdan sonra da Cenâb-ı Hakk’a, Ramazân-ı Şerîf’in kabulü için yine dua ederdik.” buyuruyor.

Yani böyle bir şerefli ayın arefesinde bulunuyoruz. Bu mübârek günler, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin tuğyân ettiği zamanlardır. Bu zamanların kıymeti, toprağa hayat veren bahar yağmurları gibidir. Bu günlerden gaflette kalmak ise bu ilâhî rahmet yağmurunun, kayalara, çöllere, denizlere akıp kaybolması gibidir. Goncaları gül yapan, üzerine yağan bereketli yağmurlardır. Bu üç aylarda gönülleri, Hakk’a râm eden, o bereketli yağmurlarla güle çeviren, bereketli mevsimdir, ömrün bereketidir.

Muhabbetin zirvesi, Allah ve Rasûl’üne olan muhabbettir. İlâhî tecellîler, Cenâb-ı Hak nasîb edecek. Allah ve Rasûl’üne olan muhabbet. Muhabbeti veren Cenâb-ı Hak. İnsan rûhunun pırlantası mesafesindedir. Maalesef nâ-ehil olanlara muhabbet beslemek ise, bu pırlantanın sokağa atılması, ziyan edilmesidir. Sokağa düşmüş bir pırlantanın hâli de ne hazindir.

Onun için, muhabbetimiz bizi nereye götürüyor, neye en çok muhabbetimiz var, onu bilhassa bu üç aylarda bir muhâsebe etme durumundayız.

Efendimiz’i her şeyden üstün tutmak, emsalsiz bir aşk ve muhabbetle sevmek; îmânın kemâlindendir. Yani lâyıkına muhabbet, müstahakkına nefret olmuş oluyor. Yine biz bu aylarda ümmet-i Muhammed olmanın nîmetini tekrar tefekkür edelim. Zira Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- 124 bin küsur peygamberin en zirvesi, en büyüğü. Cenâb-ı Hak bizi meccânen ümmet kıldı. Peygamberimiz’i biz seçmedik. Zaten kimsenin seçmeye hakkı da yoktu, hukuku da yoktu. Cenâb-ı Hak bize en büyük nîmeti ihsân etti. Demek ki bir şükür içinde bulunabilmek.

Yine Cenâb-ı Hak bildiriyor:

وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ

“Sen yüce bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem, 4) Zirve bir ahlâk. Daha ötesi yok. İki cihan saadetinin en büyük rehberi.

عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

“Sen sırât-ı müstakîm üzeresin.” (Yâsîn, 4) buyuruyor. En doğru yol üzeresin buyuruyor.

Bizler için de:

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ

“Kim Rasûl’e itaat ederse, Allâh’a itaat etmiş olur...” (en-Nisâ, 80)

İki itaat birleşmiş oluyor.

Her derdin şifâsı, Rasûlullah Efendimiz’e itaatte ve O’nun sünnet-i seniyyesini yaşayabilmektedir.

Yine buyruluyor:

(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız, bana tâbî olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafur ve rahîmdir.” (Âl-i İmrân, 31)

Her peygamber bir kavme geldi. Efendimiz, âlemlere geldi.

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

((Rasûlüm!) Biz Sen’i âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” [el-Enbiyâ, 107])

Bu bakımdan hayatımızın her safhasında O’nu örnek almak, şahsiyetiyle kendi hâlimizi mîzan etmek durumundayız:

Benim ibadetlerim nasıl, Allah Rasûlü’nün ibadetleri nasıldı?

Benim âile hayatım nasıl, Rasûlullâh’ın âile hayatı nasıldı?

Benim evlât yetiştirmem nasıl, Allah Rasûlü’nün o torunlarını yetiştirmesi, evlâtlarını yetiştirmesi nasıldı?..