Halk İçinde Hakk’a Kulluk
Abdullah Sert Hocaefendi: Halkın içinde bulunarak sabır, nezaket ve sorumlulukla Allah rızasına ulaşmanın yolu; hak ile beraber olmak ve insanlarla birlikte yaşamak.
HALK İÇİNDE HAKK’A KULLUK: İSLAM’DA TOPLUMLA İÇ İÇE OLMANIN ÖNEMİ
İmam Gazali Hazretleri naklediyor:
Bir hakim, hikmete dair 360 eser yazmış ve bu sayede Allah’ın rızasına yakınlığına erdiğini zannetmişti. Allah Teâlâ, zamanın peygamberine şöyle vahyetti:
“Falana söyle: Yeryüzünü nifakla doldurdu.”
Bu kişi, 300 kitap yazmıştı, fakat Allah Teâlâ ona, nifakından bir şeyi kabul etmeyeceğini bildirdi. Bunu duyan adam, tek başına bir mağaraya çekilerek ibadet etmeye başladı; “Herhalde şimdi Rabbimin rızasına eriştim,” diye düşündü.
Ancak Allah Teâlâ, o peygambere bir kez daha vahyetti:
“Onun için söyle: İnsanlar arasına girip onların eziyetlerine katlanmadıkça, rızıma erişemez.”
Adamcağız hatasını anlayıp çarşıya çıktı, insanlar arasına girdi. Onlarla beraber yürüdü, oturdu, yedi, içti; onlara karşı sorumluluklarını yerine getirdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, peygamberine şöyle vahyetti:
“Haber ver ona ki, şimdi benim rızıma nail oldu.”
İslam, kendini toplumdan tecrit ederek yani kendi kabuğuna çekilerek yaşanan bir ferdiyetçi din değildir; bilakis toplum halinde yaşanan bir hayat dinidir. Bu nedenle İslam’da Hristiyanlıktaki gibi pasif ve durağan bir ruhbanlık anlayışına yer yoktur. İslam’da halvet der encümen, yani halk içinde hak ile beraberlik esastır. Malum, bu halvet encümen, Abdülhalik Geylani Hazretlerinin özellikle Nakşi yolu için belirlediği 11 esastan biridir: Hem halk içinde olmak hem de hak ile beraber olmak.
Evet, hak ile beraberlik, halkın içinde olmaya mani değildir; halk içinde olmak da hak ile beraberliğe mani değildir. Önemli olan, toplumla iç içe bulunarak aile, akraba, komşu ile muâşeret, iş hayatı ve diğer beşeri münasebetlerde İslam’ın edep, nezaket ve zarafetini hal ve davranışlarda sergileyebilmektir. Böylece Allah’ın yeryüzündeki şahidi ve dininin temsilcisi olunabilir.
Bu süreçte müminlerin karşılaşacağı zorluk ve imtihanlar, onun gönül dünyası için adeta bir tezkiye, bir arınma; günahlara kefaret ve terfii derecata vesile olur. Elbette ki, insan halkın içine karışınca birtakım imtihanlarla karşı karşıya kalabilir. Bu zorluklar içsel olabilir: Meyiller artar, hevesler artar, dünyaya meyil artabilir; bu da ayrı bir imtihandır.
Diğer taraftan, insanların eziyetlerinden şikâyet başlar. Ancak bütün bunlar, insanın tezkiyesine, arınmasına veya günahlarına kefarete, terfii derecata vesile olur.
Nitekim Resulullah Efendimiz (s.a.s) sadece gayri Müslim ve münafıklardan değil, İslam’ın nezaket ve zarafetini henüz kavrayamamış bazı Müslümanlardan da sadır olan kabalıklara büyük bir sabırla tahammül göstermiştir. Peygamber Efendimizin insanlarla haşır neşir olup onların eziyetlerine maruz kalması, amcası Hz. Abbas (r.a) için büyük bir ızdıraptı. Hz. Abbas, “Bir özel yer yapalım, bazı sıkıntılardan kurtul, ordan görüş,” demek istemişti. Ancak Resulullah Efendimiz, hayatı boyunca hep ashabın içinde oldu; onlarla beraber oturdu, yemek yedi ve görüştü. Ayrı gitmedi.
Tabii ki, bütün bu ilişkilerin içinde bazen İslam’ı yeni benimsemiş, peygamberi anlamayan kişilerden eziyet gördü. Bazıları ismiyle hitap ediyor, bazısı tutuyor kolundan çekiyor, bazısı sözünü geçirmeye çalışıyordu. Ama Allah Resulü, “Ya ben Allah’ın peygamberiyim, sen nasıl yapıyorsun?” demedi; dur bakalım diyerek sabır gösterdi.
Özürlü bir kadın yolda yanına gelince, “Seninle görecek bir işim var,” dedi. Kadın “Nerede?” diye sordu. Efendimiz, “Burada” diyerek onunla ilgilendi, derdini dinledi. İnsanlarla birebir ilgilenmekten kaçınmadı.
Resulullah Efendimiz, müminlere de şu ikazlarda bulundu: İnsanların arasına karışıp onların eziyetlerine katlanan bir mümin, onlara hiç karışmayıp da eziyetlerine katlanmayandan daha hayırlıdır. Mümin, başkalarıyla ülfet eder, hoş geçinir; kendisiyle de ülfet edilir. Kimseyle ülfet etmeyen, kendisiyle de ülfet edilmeyen kişide hayır yoktur.
Dolayısıyla, din kardeşlerimizin şahsımıza karşı ufak tefek hata ve kusurlarını Allah için hoş görmeli, kimseyi incitmemeli ve kimseden de incinmemeye gayret etmeliyiz.