Hakiki İhlâsa Nasıl Ulaşılır?
Hakiki ihlâsa ulaşmanın yolları, niyetin önemi, riyâdan korunma, kalbin arındırılması ve amellerin değeri ele alınıyor.
İmâm Kuşeyrî anlatır:
İHLÂS VE NİYETİN AMELLERDEKİ EHEMMİYETİ
Horasan sultanı ve kahramanlarından Amr bin Leys öldükten sonra, onu sâlih bir zât rüyada gördü ve aralarında şu mükâleme geçti:
“–Allah sana ne muâmelede bulundu?”
“–Allah beni affetti.”
“–Allah seni hangi sebeple affetti? Hayatında nasıl bir amel işledin ki affa mazhar oldun?”
Bunun üzerine Amr bin Leys şöyle cevap verdi:
“–Günlerden bir gün, yüksek bir tepeye çıkmıştım. Oradan askerlerime baktım. Onların çokluğunu ve ihtişamını seyredince; «Keşke Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında vâkî olan gazvelere ordumla beraber iştirâk edip de O’nun uğrunda fedâ-yı cân eyleyen bahtiyarlardan olabilseydim...» diye hislendim. İşte bu niyet ve iştiyâkımdaki ihlâs sebebiyle yüce Allah, bana rahmetiyle muâmele ederek günahlarımı bağışladı ve beni sonsuz nîmetleriyle mükâfatlandırdı.” (Kâdî Iyâz, Şifâ, II, 28-29)
Bu hâdise, ihlâs ve samimiyetin, mü’min için ne kadar mühim olduğunu gösteren güzel bir misaldir. Buna göre kul, yapamadığı bir amelden bile ihlâs ve samimiyetinin bereketi neticesinde nice lûtuflara mazhar olmaktadır.
Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
“Mü’minin niyeti (maksat ve ihlâsı) amelinden hayırlıdır.” (Heysemî, I, 61)
Çünkü niyet, kalbin amelidir. İslâm nazarında da amellerin değeri, onların ortaya çıkmasına sebep olan niyet ve ihlâs ile ölçülür. Yani bir fiilin ortaya çıkmasında onu yapan kişinin maksadı ne ise, hüküm ona göredir.
Nitekim hadîs-i şerîfte bu gerçeği te’yîden:
“Ameller, niyetlere göredir...” buyrulmuştur. (Buhârî, Îmân, 41; Müslim, İmâre, 155)
Bu itibarla başta ibadetler olmak üzere bütün hayırlı amellerin, Allah rızâsı kastedilerek yapılması asıldır. Bu da, ihlâs ile mümkündür. İhlâs, amelleri sırf rızâ-yı ilâhîyi hedefleyerek îfâ etmek ve onlar üzerine nefsânî gâyelerin gölgesini düşürmemektir. Beden için ruh ne ise, amel için ihlâs da o mesâbededir. İhlâssız amel, özden mahrum, kuru bir yorgunluktan ibârettir. Şu kıssa, bu hakîkati ne güzel îzah eder:
Kemâlât yolunda ilerleyen bir derviş, gece vakti mescitte namaz kılıyordu. Yağmur yağmaya başladı. Gönlü bir an için evine yöneldi. O anda mescidin köşesinden bir ses işitti:
“–Ey derviş! Kıldığın bu namazla Bizʼim için bir şey yapmış olmuyorsun! Zira sendeki güzel olanı (gönlünü) evine gönderdin, çirkin olanı (nefsini) burada bıraktın!..”
Bu kıssa da gösteriyor ki, bütün amelleri ancak ihlâs ile ulvî bir gâyeye bağlayarak ibadet vasfına ve derecesine yükseltmek mümkündür. Allâh’ın diğer mahlûkâtı ile birçok beşerî ve nefsânî fiillerde müşterek kıldığı insanoğlu, yaptıklarında dünyevî, bedenî ve nefsânî tatminkârlığı gâye hâline getirmek gibi bir süfliyetten kurtulup bunları rızâ-yı ilâhînin emrine sokabildiği takdirde, yaratılışındaki mükemmelliği tezâhür ettirebilir. Bu da Allâh’ın rızâsını, hayatın umûmî ve nihâî gâyesi hâline getirmek demektir ki, bütün fiiller, bu gâyeye hizmetleri vasfıyla rûhânîleşir ve ibadet seviyesine yükselir. Uyku, yemek, içmek, evlât ve mal-mülk sahibi olmak gibi sayısız beşerî davranış, hep rızâ-yı ilâhîyi kazanmaya medâr olacak bir mecrâ içinde bulunduğu takdirde, ibadet ve hayırlar kategorisine dâhil edilmiş olur.
Bu hususta insanın üstün yaratılışına yakışan bir dirâyetle Cenâb-ı Hakk’ın rızâsından gayrı bütün emelleri gönülden söküp atmak, müslümanın memur bulunduğu büyük bir kahramanlıktır. Dolayısıyla Allah katında amellerin makbûliyetinin asıl şartı; ihlâstır.
İHLÂS: İLÂHÎ RIZÂYA ULAŞTIRAN SAMİMİYET
İhlâs; Cenâb-ı Allâh’a yakınlaşabilme gâyesiyle her türlü dünya menfaatlerinden kalbi koruyabilmektir.
İhlâsın meyvesi ise, “ihsan”dır. Bu da kulun, sanki Allâh’ı görüyormuş gibi ibadet ve davranışlarda bulunması ve kendisini her an ilâhî müşâhede altında hissedebilmesidir.
İlâhî Rızâya Ulaştıran İhlâs ve Şeytanın Tesirinden Korunmak
İhlâs, kulları en büyük hayır olan ilâhî rızâya nâil eyler.
Allâh’ın, kullarının amellerinden murâdı, ancak kendi rızâsına müteveccih olan ihlâstır. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“(Ey Rasûlʼüm!) Şüphesiz ki Kitâb’ı Sana hak olarak indirdik. O hâlde Sen de dîni Allâh’a has kılarak ihlâs ile kulluk et!” (ez-Zümer, 2)
“De ki: Ben, dîni Allâh’a has kılarak ihlâslı bir şekilde O’na kulluk etmekle emrolundum.” (ez-Zümer, 11)
Huzûr-i ilâhîden kovulan iblis;
“Dedi ki: Ey Rabbim! Andolsun ki, beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlakâ azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ!” (el-Hicr, 39-40)
Demek ki şeytan, ancak ve ancak ihlâsta zaaf gösterenlere musallat olabilmektedir. İhlâslı kullara ise, hiçbir şekilde tesir etmesi mümkün değildir. Nitekim Cenâb-ı Hak, şeytanın sözlerine karşılık şöyle buyurmuştur:
“İşte Bana varan dosdoğru yol, bu (ihlâslı kullardan olmak yolu)’dur. Şüphesiz ki Ben’im kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin (ve nüfûzun) yoktur! Ancak azgınlardan sana uyanlar hâriç!” (el-Hicr, 41-42)
“Elbette Benʼim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir tesirin olmayacaktır. (Zira onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.” (el-İsrâ, 65)
Hadîs-i kudsîde buyrulur:
“İhlâs, Benʼim sırlarımdan (öyle) bir sırdır (ki), onu kullarımdan (ancak) sevdiğim kimsenin kalbine emanet ederim.” (Deylemî, Firdevs, III, 187)
Bu hadîs-i kudsî muvâcehesinde ihlâsın kullara ihsân edilmesinin vâsıtası, Allâh’ın sevgisini kazanabilmektir. Hadisteki “sevdiğim kullarımın kalbi” ifâdesi buna işaret eder. Onun için kulun gönlünde Allah muhabbeti, en kâmil mânâda yerini almalıdır. Bu meyanda ihlâs ve samimiyetten uzak muhabbetlerin hiçbir faydası olmadığı gibi, ebedî bir zarar ve hüsrâna sebebiyet vereceği de muhakkaktır.
Bu hususla alâkalı olarak Nahşebî Hazretleri şöyle bir kıssa anlatır:
“Bir genç, pâdişahın kızının kapısına gelmiş ve kendisinin ona âşık olduğunu söylemişti. Haber pâdişahın kızına iletilince, hanım sultan kapıya geldi ve gence:
«–Al şu bin dirhemi de; bir daha bana da, sana da zarar verecek böyle bir şey söyleme.» dedi.
Genç vazgeçmeyince:
«–Öyleyse iki bin dirhem al!» teklifinde bulundu.
Nihayet pazarlık on bin dirheme varınca, genç, kabûl etti. Bu durumu gören padişah kızı hiddetle:
«–Sen beni nasıl seviyorsun ki, gözün para-pul ile kamaşıp beni görmez oldu? Beni benden başkasına tercih edenlerin cezâsı nedir biliyor musun?» dedi ve ardından sevgisinde samimî olmayan gencin boynunu vurdurdu.
Bu hâli duyan bir ârif, düşüp bayıldı. Kendine geldiğinde şöyle dedi:
«–Ey insanlar! Bakın dünyada sahte sevgilerin başına neler geliyor! Ya Hakk’ı sevdiğini iddiâ edip de Oʼndan başkasına yönelenlerin başına âhirette neler gelmez ki!..»”
Hazret-i Mevlânâ, bu kıssadan çıkan hisseyi ne güzel hulâsa eder:
“İnsana, aradığı şeye bakılarak değer verilir…”
İHLÂS: AMELLERİ RİYÂ VE MÂNEVÎ KİRLERDEN ARINDIRMAK
İhlâs, bütün ameller için zarurî olan öyle yüce bir nîmettir ki, ona sahip olmadan kurtuluşun mümkün olmadığını ifâde sadedinde Zünnûn-ı Mısrî Hazretleri şöyle buyurmuştur:
“Bütün insanlar ölüdür, âlimler bundan müstesnâdır. Bütün âlimler uykudadır, ilmiyle âmil olanlar bunun dışındadır. İlmiyle amel edenlerin de gurura kapılıp aldanma ihtimâli vardır, ancak Allâh’ın ihlâsa erdirdiği kullar müstesnâdır. İhlâs sahibi kullar da (bu dünyada her an) büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar…” (Beyhakî, Şuab, IX, 181)
Bu hakîkat, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyan edilir:
“(Azaptan) ancak Allâh’ın hâlis kulları istisnâ edilecek.” (es-Sâffât, 40)
“Ey îmân edenler! Siz kendinize bakın. (İhlâs sahibi olun ve cemaat hâlinde bu hâlinizi muhafaza edin! Böyle yaparsanız) size, doğru yoldan sapan kimse zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allâh’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” (el-Mâide, 105)
İhlâsın Riyâdan Arındırıcı Hakîkati
İhlâs, niyetlerin temiz ve samimî olmasıdır ki, ibadetlerin sıhhat ve bereketi de buna bağlıdır.
Hazret-i Mevlânâ, ihlâstan mahrum bir şekilde ibadet eden kimselere şöyle seslenir:
“Ey gâfil! Keşke secde ettiğin zaman yüzünü samimiyetle Hakk’a çevirebilseydin de «Yücelerden yüce olan Rabbim, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir.» demenin mânâsını bilebilseydin. Yani sırf şekil secdesi değil de gönül secdesi yapabilseydin!..”
İhlâssız ibadetler, ortaklar ve kirlerle doludur. O hâlde ibadetleri saflaştırıp ulvîleştirecek olan sır, ihlâstır. Aksi hâlde âyet-i kerîmedeki şu itâb-ı ilâhînin muhâtabı olmaktan kurtulmak mümkün değildir:
“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, namazlarını ciddiye almaz, (sadece) gösteriş yaparlar!” (el-Mâûn, 4-6)
İhlâs, amellere Hak rızâsından başka şeylerin ortak edilmesinden kalbi muhafazadır. Ancak bu maksatla gerçekleştirilmiş olan ibadetlere “sâlih amel” denir.
Sütün Saflığı Gibi Amellerin İhlâs ile Arındırılması
Cenâb-ı Hak buyurur:
“...Size onların (hayvanların) karnındaki işkembe pisliği ile kan arasından hâlis bir süt içiriyoruz ki içenlerin boğazından âfiyetle geçer.” (en-Nahl, 66)
Müfessirler, bu âyette beyan buyrulan misâle teşbih ederek demişlerdir ki:
İhlâs da ameli, tıpkı sütün kan ve pislikten ayırt edilmesi gibi bulanıklıklardan ayırt eder. Sütün hâlisliği, kan ve pislikten arınması olduğu gibi, amellerin hâlisliği de Hak rızâsından başka her şeyden berî kılınmasıdır.
Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri:
“İhlâs, ameli bulanıklıktan tasfiye etmektir.” buyurmuştur.
Havârîler:
“‒İhlâs ile, yani sadece Allah -azze ve celle- için hareket eden kimse kimdir?” diye sorduklarında Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- şu cevabı verir:
“‒Sadece Allah -azze ve celle- için amel işleyen ve bu yaptığından dolayı insanların kendisini medhetmesini istemeyen kişidir.”[1]
Dolayısıyla ihlâs, amellerin -başta riyâ olmak üzere- her türlü mânevî kirden temiz olmasıdır. Çünkü riyâ, ihlâsı bulandıran ve onu yok eden en büyük ve en tehlikeli müessirdir. Amellerine riyâ karıştıran kimse, gizli şirke düşmüş olur ve azâba dûçar kılınır.
RİYÂ: İHLÂSI YOK EDEN TEHLİKELİ BİR ÂFET
Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Kıyâmet gününde aleyhinde ilk hükmedilen insanlar şunlardır:
Birincisi; şehîd edilen kimsedir. O, Allâh’ın huzûruna getirilir. Allah kendisine olan nîmetlerini anlatır. O da, bunları îtiraf eder. Cenâb-ı Hak:
«–Öyleyse bunlara karşı ne yaptın?» diye sorar.
Adam:
«–Yâ Rabbi! Sen’in uğrunda şehîd edildim.» der.
Allah Teâlâ buyurur ki:
«–Yalan söyledin! Sen, yalnızca cesur denilsin diye harp ettin. Gerçekten öyle de denildi.»
(Sonra) onun hakkında emredilir ve ateşe atılıncaya kadar yüzüstü sürüklenir.
İkincisi; ilim öğrenen, başkalarına da öğreten, ayrıca Kur’ân da okuyan adamdır. O da huzûra getirilir. Allah kendisine olan nîmetlerini anlatır. O da îtiraf eder. Cenâb-ı Hak:
«–Bunlara karşı ne yaptın?» diye sorar.
Adam:
«–İlim tahsil ettim. Onu başkalarına da öğrettim. Sen’in uğrunda Kur’ân da okudum.» der.
Allah buyurur ki:
«–Yalan söyledin! Sen ilim öğrendin, ancak âlim denilsin diye; Kur’ân okudun, ancak o kārîdir (kırâat ehlidir) denilsin diye. Hakîkaten öyle de denildi.»
Sonra hakkında emrolunur ve ateşe, yani Cehennemʼe atılıncaya kadar yüzüstü sürüklenir.
Üçüncüsü; Cenâb-ı Hakk’ın kendisini (imkân bakımından) genişlettiği, malın her çeşidinden verdiği adamdır. O getirilir. Allah ona olan nîmetlerini anlatır. O da bunları îtiraf eder. Cenâb-ı Hak:
«–Öyleyse bunlara karşı ne yaptın?» diye sorar.
Adam:
«–Hakkında infâk edilmesini emir buyurduğun hiçbir yol bırakmadım. Malımı ancak Sen’in yolunda harcadım.» der.
Cenâb-ı Hak buyurur:
«–Yalan söyledin! Onları ancak cömerttir denilesin diye yaptın. Nitekim öyle de denildi.»
Sonra hakkında emredilir ve Cehennemʼe atılıncaya kadar yüzüstü sürüklenir.” (Müslim, İmâre, 152)
Bu hadîs-i şerîf, amellerin Allah katındaki yegâne kabûl şartının “ihlâs” olduğunu son derecede net bir sûrette göstermektedir. Demek ki gâye, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı olmadıkça, zâhiren Allah yolunda ölmek, ilim tahsil etmek ve infakta bulunmak gibi -haddi zâtında- en makbul olan ameller bile, sahibine hiçbir fayda sağlamamaktadır.
İHLÂS YOLUNDA KALBİ ARINDIRMAK VE KALB-İ SELÎME ULAŞMAK
Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm’den:
“…Bir kısmınız dünyayı, bir kısmınız âhireti ister...” (Âl-i İmrân, 152) âyet-i kerîmesini dinlediğinde, ağlamaya başladı ve şöyle dedi:
“‒Bu beyan, Allâh’ın kullarına bir sitemidir ki; «Bir kısmınız dünyaya, bir kısmınız âhirete râzı olur. Ben’i isteyenler nerede?» demektir.”
O hâlde gerçek îman, sırf lâfızda kalan bir sözden; ameller de, birtakım kuru ve ruhsuz hareketlerden ibâret değildir. Gönlün tâ derinliklerinden taşan samimî duygularla Yaratanʼa inanmak ve Oʼna bağlanmak, emir ve nehiylerini zevk ve şevkle kabûllenmek ve bu hâl ile amel-i sâlih icrâ ederken O’nun rızâsından gayrı bir maksada aslâ iltifat etmeyip değer vermemek îcâb eder. Aksi hâlde kul, nifak hâlindedir, yani münâfıktır. Bu sıfattan kurtulamazsa nefsinin zebûnu olarak gazab-ı ilâhîye dûçâr olur. Allah Teâlâ buyurur:
“(Ey Rasûlüm!) hevâ ve hevesini ilâh edinen kimseyi gördün mü?..” (el-Câsiye, 23)
Bu demektir ki, Cenâb-ı Hakk’ın arzu ettiği îman ve amel, samimî bir gönülle ve sırf kendi rızâsı için olandır.
İhlâs, Tevbe ve Amellerin Hakîkatteki Değeri
Arınmış ve ihlâsa kavuşmuş bir kalbin samimî tevbesini şu kıssa ne güzel ifâde eder:
Ashâbdan bir kimse, gaflete düşüp yaptığı hırsızlık cürmünden nedâmet duyarak tevbe-i nasûh etmişti. Nihayet Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna gelip işlediği cürmü îtiraf etti ve şer’î cezânın tatbîkini istedi. Bunun üzerine eli kesildi. Bu esnâda o sahâbî, vücûdundan kopup yere düşen eline bakarak:
“‒Beni senden temizleyen Allâh’a hamd olsun! Sen benim bütün bedenimi Cehennem’e atacaktın!” diyor, gönlünü kuşatan huzur ve sürûru böylece ifâde ediyordu. (İbn-i Mâce, Hudûd, 24)
Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Allah, sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz! Fakat sizin (ihlâs ve takvâ bakımından) kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34)
Cenâb-ı Hak, kimin daha çok kimin daha az ibadet ettiğine değil, kimin daha hâlisâne ibadet ettiğine, yani kendi katında değerli olanın “ihlâs” olduğuna işâreten, âyet-i kerîmede şöyle buyurur:
“O (Allah) ki, ölümü ve hayatı, hanginizin amel bakımından daha güzel (yani ihlâslı) olduğunu imtihan etmek için yarattı...” (el-Mülk, 2)
İhlâs Yolunda İmtihan, Sabır ve Sebat
Cenâb-ı Hak, ameldeki güzelliği, yani ihlâsı tespit ve tescil için, kullarını çeşitli şekillerde imtihan eder. Nitekim îmân ettikleri için çeşitli işkencelere mâruz kalan mü’minlere, ihlâs ve samîmiyetlerini muhafaza edip dînî hayatlarında sebatkâr olmalarını îkaz sadedinde, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:
“Elif, Lâm, Mîm. İnsanlar (yalnız) «inandık» demeleriyle bırakılıp kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandı(lar)? Andolsun ki, Biz onlardan evvelkileri de imtihan etmişizdir. Allah elbette sâdık olanları bilir ve elbette yalancı olanları da bilir.” (el-Ankebût, 1-3)
Ancak ihlâsın mâhiyetini iyi kavramak gerekir. Bir kısım insanların ihlâslı amel yapamama ve riyâ tehlikesi dolayısıyla, yaptığı amelleri terk etmesi, aslâ doğru bir davranış şekli değildir. Bu bakımdan, yapılan amelleri terk etmek değil, onları mümkün olduğunca hâlis bir kalp ile îfâ ederek kemâle erdirmeye gayret etmek lâzımdır. Çünkü ihlâs yolu, çetinliklerle doludur. Nefsânî temâyüllerle mücadeleyi gerektirir. Birdenbire ve basitçe ulaşılacak bir netice değildir. Lâyıkıyla ihlâs, beşerî yükselişte bir zirvedir. Zirveye tırmanmak ise, adım adımdır. Bu yolda hem beşerî irâdeyi kullanmak, hem de Cenâb-ı Hakk’ın lûtuf ve keremini niyaz hâlinde bulunmak lâzımdır.
Kalbi Mâsivâdan Arındırarak İhlâsa Ulaşmanın Yolları
Kalbi mâsivâdan koruyup ihlâsa erdirerek kalb-i selîme ulaşabilmenin en güzel yolu, başlıca şu vasıflarla mücehhez olabilmeye bağlıdır:
- Zikir yoluyla Allah -celle celâlühû- ile kalben beraber olabilmek için “ihsan” duygusuna nâiliyet, yani kendini dâimî bir sûrette ilâhî murâkabe ve gözetim altında hissedebilmek.
- Râbıta vâsıtasıyla, başta Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- olmak üzere sâdık ve sâlih müʼminlerle muhabbeti dâimâ taze tutabilmek, onların hâllerini örnek alabilmek; böylece “feyz” denilen mânevî enerjiyi temin edebilmek.
- Sohbet vesîlesiyle îman kardeşliğini yaşayıp, merhamet, fedakârlık ve kendi imkânlarını muhtaç ve mahrum olanlara devretme hasletlerini kazanarak kalbi tekâmül ettirmek.
- Hizmet vâsıtasıyla bütün mahlûkâtı gönlün merhamet ve muhabbet dairesi içine alabilmek.
- İlâhî bir emanet olan vücudu, helâl gıda ile beslemek. Zira helâl gıdaya dikkat edilirse kalpler Allâh’ın emrine itaat meyliyle dolar ve vücudumuz hayır kaynağı olur.
Aslolan, insanın; zikir, râbıta, sohbet, hizmet ve helâl gıda ile, rahmet-i ilâhiyyenin en büyük eseri ve bir îcat bedîası olan gönülde zuhûr edecek güzelliklerle bir vuslat ikliminde yaşayabilmesidir.
Yâ Rabbi! Sen’in esrârından bir sır olan ihlâsın hakîkatine bizleri de nâil eyle! Bu lûtfun şükranlığı içerisinde Sana kulluk eden evliyâullâh’ın gönül ikliminden bizlere de hisseler ihsân eyle!
Âmîn!..
Dipnotlar:
[1] Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd, Beyrut 1420, s. 49.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbeteki Sır, Erkam Yayınları