Görünmeyen Hırsızlık: Emeğin Gölgesinde Rol Çalanlar
Emeğin ve hakikatin sinsi düşmanı olan rol çalma ahlâkı üzerinden emeğin, hakikatin ve emanet bilincinin nasıl zedelendiği ele alınıyor.
Mümin ismi, hem Allah’a sarsılmaz bir teslimiyetle inanan hem de kendisinden emin olunan, çevresine güven veren, hilesinden ve mekrinden korkulmayan kimse manasına gelir. Fakat bazı ahlâkî zaaflar, kişide sadece basit bir mizaç kusuru olarak kalmıyor; özellikle güven ve sadakatle doğrudan ilgili olan bu zaaflar, zamanla kalbi istila ederek imanı da sarsan tehlikeli birer virüse dönüşebiliyor. Bu virüslerden biri de emeğin ve hakikatin sinsi düşmanı olan "rol çalmak"tır.
Bir insanın başkasının malını çalması somut bir hırsızlıktır ve cezası bellidir. Ancak bir kimsenin başkasının alın terini, fikrini, projesini veya toplum içindeki itibarını çalması, maddi hırsızlıktan çok daha tehlikeli ve tahrip edicidir.
ROL ÇALMA NEDİR?
Rol çalmak dediğimiz bu manevi hastalık; bir başkasının başarısını veya itibarını doğrudan ya da dolaylı yollarla kendine mal ederek haksız bir paye elde etme çabasıdır. Bu bazen doğrudan bir sahiplenmeyle, bazen de çok ince imalar, görüntüler ve algılar üzerinden gerçekleştirilir. Kişi, astlarına veya üstlerine karşı aslında kendine ait olmayan övgüye değer işleri kendi hanesine yazdırmaya çalışır. Böylece asıl işin mutfağındaki gerçek kahramanlar geri planda kalırken, rol çalan figüran haksız bir itibarın zirvesine oturur.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de insanı hem açık hem de gizli günahlardan sakındırırken (Enam, 120) aslında bu nevi gizli hırsızlıklara da işaret eder: "Hakkı batıl ile karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin." (Bakara, 42).
Bir kişinin başkasının emeğini kendine mal etmesi, tam da bu ayetin yasakladığı "hakkı gizleme" eylemidir. Zira burada hak sahibinin emeği karartılmakta, gerçek ile sahte birbirine bulanmaktadır.
Özellikle yapmadığı işlerle övülmek isteyenlerin durumu, ilahî kelamda çok sert bir ihtarla karşılanır:
"Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için elem dolu bir azap vardır." (Âl-i İmrân, 3/188).
Bu ayet, her ne kadar nifak ehli için inmiş olsa da hükmü itibariyle bu ahlâksızlığa düşen, gururuna yenik düşmüş her ferdi kapsar. Yapmadığı bir işle övünmekten zevk almak, hakkı tahrif etmekten haz duymaktır ve bu hal, kişiyi adım adım Allah’ı unutmaya sevk eder. Vazifenin güzelliğinin aslında kendine ait olmadığını bilmemek ve yaptığı küçük işi büyüterek kendine put edinmek bir karakter küçüklüğüdür.
Elmalılı Hamdi Yazır, bu zavallı hali o meşhur nükteyle ne güzel özetler: “Yek beyza vü sad hezar gıdgıdak.” Yani tek bir yumurta için yüz bin gıdgıdak çıkarmak.
GÜNLÜK HAYATTA ROL ÇALMA ÖRNEKLERİ
İnsan bazen gerçekten hayret ediyor; bir mümin, nasıl olur da başkasının kurduğu dostlukları sanki kendi maharetiymiş gibi anlatabilir? Bir toplantıda az önce duyduğu parlak bir fikri, sanki o an kendi zihninde şimşek gibi çakmışçasına dile getiren biri, o fikrin asıl sahibinin orada olduğunu bildiği halde nasıl bir iç rahatlığına sahip olabilir? Bu bir vicdan tutulması değil de nedir? Ortak bir çalışmada herkesin gece gündüz emeği varken, sonucu sadece kendi başarısıymış gibi anlatan bir zihniyet, ilmin ve emeğin aslında mukaddes birer emanet olduğunu nasıl unutur? Bir talebenin veya çalışma arkadaşının hazırladığı metni kendi emeği gibi sunan birinin ilmî güvenilirliği nasıl korunabilir?
Birilerini yıllarca ilmek ilmek dokuduğu sosyal çevreyi ve bağlantıları, sanki kendi nüfuzuymuş gibi pazarlayanlar, başkasının kurduğu köprüden geçip sonra o köprünün mimarıymış gibi davrananlar, karakterlerindeki derin boşluğu bu sahte rollerle doldurmaya çalışırlar.
Bazen bir hayır işinde veya bir hizmette birçok insanın sessiz sedasız gayreti vardır. Buna rağmen birinin çıkıp o hizmeti sadece kendi adıyla anılır hâle getirmesi, manevi bir iflastır. Aile içinde bile ebeveyninin, kardeşlerinin, eşinin veya çocuklarının emeğini yok sayıp başarıyı kendine bağlayan bir insan, aynı sofrayı paylaştığı insanların hakkını nasıl görmezden gelebilir? Bir sohbet meclisinde başkasından duyduğu hikmetli bir sözü, kaynağını dürüstçe belirtmeden kendine aitmiş gibi anlatan kişi, sözün bereketinin "eminlik" sıfatında gizli olduğunu idrak edememiştir.
Güvenilirlik, sadece doğru söz söylemek değildir; başkasının hakkını kendi hakkı gibi koruyabilmektir. Mümin, güvenilen ve güven veren insandır. Başkasının rolünü çalan bir insanın ise güven inşa etmesi değil, güveni aşındırması kaçınılmazdır. Bu durum yalnız bir ahlâk problemi değil, ciddi bir manevi sorumluluk, itikada etki eden bir ahiret vebalidir. İslam’ın temel taşlarından biri olan liyakat ve emanet kavramları da tam bu noktada devreye girer: "Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline vermenizi emreder." (Nisâ, 58). Hak etmediği bir makamı, rolü veya övgüyü üstlenmek, emaneti ehlinden kaçırmak demektir. Rol çalan biri, aynı zamanda liyakat düzenini sarsarak cemiyete de büyük zarar verir.
SAHABE ÖRNEĞİ LİYAKAT VE SAMİMİYET
Rol çalma zaafını bertaraf etmede en etkili yollardan biri hak sahibin kim olduğuna bakmadan hakkını teslim edip Hakk’a teslim olmaktır. Sahabe nesli, bu konuda bizlere muazzam örnekler bırakmıştır. Onlar, doğruyu ortaya koyan kim olursa olsun, sözün içeriğine bakarlar ve hakkı kabul ederlerdi. Hz. Ömer'in hilafeti döneminde yaşanan o meşhur olay bu hassasiyetin en açık nişanesidir:
Bir hutbe sırasında bir hanım sahabi onu bir konuda düzeltmiş, Hz. Ömer de hiç tereddüt etmeden "Ömer hata etti, o kadın doğru söyledi." diyerek hakkın üstün olduğunu göstermiştir. Bu tavır sadece bir tevazu değil, hakikatin doğrudan sahibine teslim edilmesidir.
Peygamber Efendimiz döneminde de bazı kimseler Rasûlullah’a çok yakın oldukları izlenimini vererek itibar kazanmak isterlerdi. İnsanların gözünde yer edinmek için özel görüşmeler yapıyor gibi görünmeye çalışırlardı. Bunun üzerine şu ayet nazil olmuştur: “Ey iman edenler! Peygamber ile gizli konuşacağınız zaman, bu görüşmeden önce bir sadaka verin.” (Mücâdele, 58/12). Bu ayetin hikmetlerinden biri, sadece gösteriş için ve yakın görünmek amacıyla yapılan suni yaklaşımları engellemek, samimiyet ile taklidi birbirinden ayırmaktır.
DİJİTAL DÜNYADA ROL ÇALMA VE SOSYAL MEDYA YANILSAMASI
Bir toplulukta emeğin gerçek sahibinin değil de sesi en çok çıkanın, vitrini en iyi süsleyenin alkışlandığı bir düzen hâkim olursa, orada liyakat can çekişmeye başlar. Birbirinin rolünü çalan insanların bulunduğu bir ortamda hiç kimse sırtını bir başkasına yaslayamaz; zira her başarı, bir başkası tarafından yağmalanma riskiyle karşı karşıyadır. Bu güvensizlik ortamı, bir süre sonra "herkes yapıyor, ben neden yapmayayım?" diyerek ahlaki yozlaşmayı meşrulaştırır ve cemiyetin manevi dokusunu paramparça eder.
Günümüzde bu virüsün en yıkıcı türlerinden biri de dijital dünyada, yani sosyal medyada karşımıza çıkmaktadır. Ekranların sunduğu "görünme" ve "beğenilme" arzusu, rol çalmayı neredeyse bir hayat tarzı haline getirmiştir.
Başkasının çektiği bir fotoğrafı kendi anısıymış gibi paylaşmak, okumadığı kitaplardan alıntılar yaparak derin bir entelektüel imajı çizmek veya başkalarının yaptığı hayır hasenat işlerini kendi başarısıymış gibi kadraja sığdırmak, modern zamanların "rol hırsızlığı"dır.
Mümince bir duruş, süslü yalanların değil sade gerçeklerin peşinden gitmeyi gerektirir. Unutulmamalıdır ki; bir başarının arkasındaki emeği araştırmak ve onu görünür kılmak, adaletin en temel şartıdır.
Kaynak: Hidayet Erdoğan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 483