Gayba İman Etmenin Önemi
İnsan için asıl hüner nedir? Hazret-i Âdem’de saklı olan tüm insanlığın kodları nelerdir? İnsan acziyetinin farkına nasıl varır? Hayatı huzurla yaşamak için cevaplanması gereken sualler nelerdir?
Öyle ki; perdeler inip, gayb âleminin artık göze göründüğü ölüm ânında, imtihan bitmiş olur ve îman ve tevbe o esnada geçerli kabul edilmez.
Çünkü, cennet nimetlerine mazhar olabilmesi için insandan istenen, gayba îmân edecek kalp hassâsiyetidir. Gözle görüleni kabul etmek hüner değildir.
Asıl Hüner Nedir?
Asıl hüner, hayattayken, hakikatler gayb perdesi ardındayken inanıp, o inanca göre bir ömür sürmek ve son nefesi îmân ile vermektir. Böyle saâdetli bir ölüm ânını Necip Fazıl ne güzel ifade eder:
O demde ki perdeler kalkar, perdeler iner,
Azrâil’e; «Hoş geldin!» diyebilmekte hüner...
Fakat tefekkür anahtarı sayesinde bu imtihan çok zor değildir.
Çünkü;
“Rabbimiz zuhûrunun şiddetinden gāibdir.”
O Müteâl’dir, (yüceler yücesi ve öteler ötesidir) Bâtın’dır (Gizlidir, gāibdir, perde arkasındadır.) Fakat Rabbimiz’in yarattığı her şey O’nun sıfatlarının tecellîleridir. Her şey O’na delâlet etmektedir.
Kâinattaki mükemmel âhenk, O’nun Alîm, Hakîm, Azîz, Kayyûm ve Müdebbir gibi esmâsına delâlet eder.
Zerre hâlinde varlıklardan devâsâ balinalara, trilyonlarca varlığı doyuran ekolojik sistemde; her canlıya ayrı ayrı sofralar hazırlanmakta, hiçbiri rızıksız bırakılmamakta... Bu muazzam nizam Cenâb-ı Hakk’ın Rezzâk, Mün‘im, Kerîm, Cevâd ve Nâfi‘ esmâsını bize temâşâ ettirir.
Mahlûkatta cinsler ve türler görürüz. Fakat aslında her bir varlık eşsiz birer nüshadır. Fizikî husûsiyetleriyle ve hayat plânıyla birbirinin kopyası iki insan yoktur. Tek yumurta ikizlerinin dahî parmak izleri farklı, retinaları farklı, kaderleri ise bambaşka...
Mûtenâ sanat, insana da mahsus değil; kâinatta ikiz elma ağacı dahî yok. Her şeyiyle aynı iki portakal ağacı da yok. Her birinin ayrı bir kader plânı ve programı var. Ömrü var.
Hazret-i Âdem’de Bütün İnsanlığın Kodları Mahfuz
Hazret-i Âdem’de bütün insanlığın kodları mahfuz. Rengi, şekli, boyu posu ve her şeyi... Bir evlât, dedesinden veya annesinin akrabalarından da husûsiyetler tevârüs ediyor.
İnsanın yaratıldığı sperm hücreleri insan vücudunda bir ömürde trilyonlarca halk ediliyor. Rahimde yumurta ile birleşip 46 kromozom oluştururken, yine binlerce ihtimal devreye giriyor. Trilyon kere trilyon!..
Bir insanın birkaç çocuğu olmakta. Bunları ilâhî takdir, trilyonlarca ihtimalin içinden seçip halk etmekte. Anne-baba sadece bu ilâhî ikrâmı seyredip hayrân oluyor; «Benim evlâdım!» diye bağrına basıyor.
Ey insan!
O trilyonların içinde bir hücreden sen yaratıldın! Trilyonlarcası yaratılmadı, sen var edildin. Bu ne ince bir tefekkür vesilesi... İnsan olabilecek trilyonlarca hücre arasından, biz seçilip yaratıldığımız için; Cenâb-ı Hakk’a acaba ne kadar şükran hassâsiyeti içinde olmalıyız?
Necip Fazıl, temâşâ edilen muhteşem sanat ve müstesnâ eserin; perde ardındaki ulvî sanatkâra delâlet edişini ne güzel ifade eder:
Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
İç içe mimarî, iç içe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!
Muazzam gökcisimleri, uçsuz bucaksız galaksiler ve gökadalar; Cenâb-ı Hakk’ın Azîm, Kebîr, Hâlık, Azîz, Kadîr ve Muktedir esmâsını idrâk etmemize pencereler açar.
Çeşit çeşit canlılar, nebatlar, el-Bârî ve el-Musavvir isimlerinin tecellîleridir.
Bütün bu sayısız mahlûkātın birbiriyle olan irtibatları üzerine kurulmuş sistem de bir başka azamet tecellîsidir.
Ceylân nebat ile beslenir. Aslan bir ceylânı yer, artığından leş yiyen sırtlan, akbaba ve benzeri mahlûkat doyar. Sinekler ve haşerat doyar. Hepsinin artıkları ve cesetleri toprağa döner, bitkilere gıdâ olur. Daire başa dönmüş olur.
Tavuk, akrebi yer, insan da tavuğu yer. Gıdâ zincirince bir mükemmel ekolojik nizam. Öyle ki denge bozulursa her şey altüst olur.
Bakılabildiği kadarıyla bütüne baktığımızda ise; azamet, kudret ve hikmet görünür. Hikmet, hâdisâtın, vukuatın ve eşyanın sırrî tarafıdır. Diğer taraftan isabetli söz ve fiildir. Kâinattaki her oluşun; gayeli ve mânâlı olduğunu, abes ve bâtıl olmadığını anlatır.
Gözümüzün bir görüş mesafesi vardır, bir noktaya kadar net, bir noktadan sonra flu görür, ötesini hiç göremez. Cihazlar olmaksızın ne mikroskobik âlemleri, ne de uzakları görebiliriz. Yine gözün görebildiği dalga boyu da mahduttur. Etrafımızdaki kızıl ötesi ve mor ötesi şuâları göremeyiz.
Kulağımızın işitme hâssası da hudutlar içerisinde çalışır. Ancak muayyen bir frekans aralığını işitebilmekteyiz.
Aklın da mahdut olduğunu bu misallerden hareketle itiraf etmek îcâb eder. İnsan aklı fizikî problemlerde bile tıkanırken, metafizikte iflâs etmemesi düşünülemez. Ziya Paşa ne güzel söylemiştir:
İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez,
Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez.
“Yüksek hakikatleri idrâk etmek bu küçük aklın kârı değildir. Çünkü; bu (küçük) terazi, bu kadar ağırlığı kaldıramaz.”
Her terazinin de, görme ve işitme hislerimiz gibi alt ve üst hudutları vardır. Aklın idrak sahası da böyledir. İnsan aklının kader sırrı gibi muazzam meseleleri çözmeye kalkışması, küçücük bir kuyumcu terazisinde bir tırı tartmaya kalkmak demektir! O terazi paramparça olur!
Aklın çalışma tarzında; öğrendiği şeylerden hareket ederek, bilmedikleri hakkında fikir yürütmeler, kıyaslar ve zanlar olduğu için, onun idrak sahası dışında hatalara düşme ve sapıtma ihtimali çok yüksektir. Felsefî sapkınlıklar bunun misâlidir. Bu sebeple, aklı aşan mevzularda, onu vahyin muhtevâsına tâbî olarak istihdâm etmek mecburiyeti vardır.
İnsanın Acziyetini Gösteren Tefekkür
İnsanın acziyetini şu tefekkür ile de idrâk edebiliriz:
İnsan vücudunda; türlü türlü mekanizmalar var. Teneffüs ediyoruz, ciğerlerimizde kan; temizleniyor ve hücrelere taşınacak oksijeni yükleniyor. Kalp ise, bir ömür boyu hiç tatil yapmadan çalışıyor. Her uzvun dinlenme ihtiyacı var kalbin yok. Yani;
Kalbimiz dâimâ çarpmakta, en uçtaki hücreye kan pompalamakta.
Karaciğerimiz, gıdâlardan hâsıl olan şekeri, yavaş yavaş vücuda vermekte. Birden verse zehir olur.
Böbreklerimiz, muazzam bir filtre sistemi...
Daha nice sistemler... Bunların hiçbirinin idaresi insanın şuuruna teslim değil. İlâhî programla bizim irademiz dışında çalışıyor. İlim adamlarının ifadesiyle neredeyse her birinde bir kompüter var.
Eğer şartelleri bize verilseydi biz kendi vücudumuzdaki uzuvları idare etmekten âciz düşerdik. Çünkü biz unuturuz ve uyumaya muhtacız. Fakat biz uyurken de onların çalışması elzemdir ve sahibi her birini en âhenkli şekilde çalıştırmaya devam etmektedir.
İnsanın mahdut aklıyla çözemediği ve sebepsiz zannettiği nice hâdiseler vardır ki, sır ve hikmetler çözüldükçe, zamanla anlaşılabilmiştir. Her şey; muazzam bir plânın kusursuz bir parçası şeklinde, her şeyi bilen, sonsuz hikmet ve kudret sahibi bir zât tarafından yaratıldığına şahitlik etmektedir.
Binlerce misallerden biri de şudur:
İnsan, binlerce yıl parmaklarının ucuna bakmış; fakat o parmakların ucunda, gelmiş ve geçmiş bütün insanlar içinde sadece kendisine mahsus bir mühür ve âdetâ bir sicil numarası olduğunu idrâk edemememiştir. Parmak izlerinin eşsizliği daktiloskopi adı verilen 19. asrın sonlarında bulunmuş bir ilimdir.
Birkaç misal verebildiğimiz sonsuz sırlarla dolu bu Dünya gezegeni ise, koca semâ âleminde bir toz kadar bile değil. Bunun içine sığmış ne muazzam ve sayısız varlıklar ve hârikalar...
Cenâb-ı Hak;
«Sor onlara!» buyuruyor:
“(Rasûlüm!) De ki:
«Size gökten ve yerden kim rızık veriyor?
Ya da kulaklara ve gözlere kim mâlik (ve hâkim) bulunuyor?
Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor?
(Her türlü) işi kim idare ediyor?»” (Yûnus, 31)
Müşrikler dahî, Yaratıcı olarak Allâh’ı inkâr edemiyordu. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Andolsun ki, onlara;
«Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye sorsan;
«Onları şüphesiz güçlü olan, her şeyi bilen yarattı.» derler.” (ez-Zuhruf, 9)
Bütün bunlara rağmen, ahmak insan inkâr etmek isterse eder.
Tıpkı peygamberlerin apaçık mûcizelerine şahitlik ettikleri hâlde; «Bu ancak sihirdir!» diyen inkârcılar gibi, devrimizde de küfrün ve inkârın bahaneleri olacaktır.
Fakat bu bahaneler, kendi vicdanlarındaki hakikat arayışını dahî susturamayacak kadar zayıftır. Nitekim, ateist iken, 25 yıl insan geni üzerinde çalıştıktan sonra artık Yaratıcı’yı kabul etmek zorunda kalan profesörler gibi niceleri, inanmaktan başka çare bulamamıştır.
Yaratıcı’yı inkâr hezeyânı; insanın yaratılış sebebini kabul edememekten, Allah Teâlâ’ya îmân edip O’nun kulu olmayı, Rasûlü’nün elçisi ve Kitabı’nın bendesi olmayı gurura yedirememekten kaynaklanan bir zavallılıktır.
Hâlbuki;
İnsana hakikî kıymet, Hakk’a güzel bir kul olmaktan gelir.
Çünkü yaratılış gayesini bulamayan her münkir; dünyada kaçak bir suçlu gibi; huzursuz, rahatsız, her an belâ ve kahra dûçâr olma korkusu içinde perişan vaziyette dolaşır.
İnançsızlığın ve dünyevîleşmenin arttığı asrımızda psikolojik rahatsızlıkların ne kadar yükseldiği mâlûmdur.
Hayatı Huzurla Yaşamak İçin Cevaplanması Gereken Sualler
Bu sebeple hayatı huzurla yaşamak için şu sualleri ve cevaplarını tefekkür etmek zarûrîdir:
–Ey insanoğlu, varlık hikmetini bil ve idrâk et!
–Ey insanoğlu, kimin mülkünde yaşadığını düşün ve kendine çekidüzen ver!
–Ey insanoğlu, hayatını gayeli olarak yaşa!
–Ey insanoğlu, dünyaya geliş ve gidiş niye? Âkıbet nereye?
–Ey insanoğlu; kâinattaki, sendeki ve Kur’ân’daki sözlü-sözsüz bütün âyetleri derin derin düşün ve inceden inceye tefekkür ederek oku!
Bütün bu hakikatleri tefekkür etmeyen ve küfürde ısrar edenlerin varlığı da bir başka tefekkür vesilesidir
İmtihan dünyasında, Cenâb-ı Hakk’ın el-Mudill isminin tecellîsi olarak; kalbi mühürlü, ilhad ve küfür ehli de kıyâmete kadar var olacaktır.
Onlar varlıklarıyla gösterirler ki, tefekkür için akıl yetmez. Hidâyet için kalp de yetmez. Bunlar vesiledir. Cenâb-ı Hak vermedikçe hidâyet tecellî etmeyecektir. Bu da Rabbimiz’e sığınmamız gerektiğini öğreten bir ilâhî sırdır.
İnsana gayesini anlatan bir tefekkür vesilesi de ömrüdür.
İnsan, acziyet içindeki bebeklik ve çocukluktan sonra kuvvetli bir gençlik, ardından yeniden zaaflar içindeki yaşlılığa sevk olunmaktadır. Fânîliğe doğru bu akışa, bekāyı arzu eden rûhu isyan etmekte ve; «Yolculuk nereye?» suâlini sorarak, ölüm ve ötesini tefekkür etmektedir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mekteb-i Âlem, Kâinat, İnsan ve Kur’ân, Yüzakı Yayınları