Fetih Suresi 17. Ayet Ne Anlatıyor?
Fetih Suresi 17. ayetin Arapçası, meali ve tefsiri: Savaşa katılmama mazeretleri ve İslam’ın engellilere yaklaşımını okuyun.
Ayet-i kerimede şöyle buyrulur:
SAVAŞA KATILMAMA MAZERETLERİ
Fetih Suresi 17. Ayet Arapça:
لَيْسَ عَلَى الْاَعْمٰى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْاَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَر۪يضِ حَرَجٌۜ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ وَمَنْ يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذَابًا اَل۪يمًا۟
Fetih Suresi 17. Ayet Meali:
Gözü görmeyene zorlama yoktur, topala zorlama yoktur, hastaya zorlama yoktur. Kim Allah ve rasûlünün sözlerini dinlerse onları, altından ırmaklar akan cennetlere sokar; kim de yüz çevirirse onu acı bir şekilde cezalandırır. (Fetih, 48/17)
Bilgi:
Kureyş’in saldırısından korkarak sefere çıkmayan ve Medine civarında yaşayan bazı kabileler vardı. Bunlar, Hudeybiye Antlaşması dönüşünde Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den özür dilemişlerdi. Daha sonra Yüce Allah bu sefere çıkmayanların, ileride çok güçlü bir kavme karşı savaşa çağrılacağını, onlarla savaşacaklarını, eğer bu emre itaat ederlerse onları mükâfatlandıracağını beyan etmiştir. Ancak önceki gibi savaşa katılmazlarsa acıklı bir azaba uğratılacaklarını bildirmiştir. Bunun üzerine kör, topal ve hastalar kendi durumlarının ne olacağını Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e sordular. Allah da onlarla ilgili yukarıdaki hükmünü indirdi.
Mesaj:
Mazeretsiz olarak savaşa katılmamak dinen günah, hukuken suçtur.
Kelime Dağarcığı:
İtaat: Emir ve yasaklara isteyerek uymak, sevap elde edilen herhangi bir ameli yapmak.
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler
TEFSİR
Fetih Suresi 17. Ayet Tefsiri:
- Seferden geri kalan o bedevilere de ki: “Siz yakında çok kuvvetli ve savaşçı bir millete karşı savaşmaya çağrılacaksınız. Ya savaşı kazanıncaya veya ölünceye kadar onlarla savaşırsınız yahut onlar kendiliğinden teslim olup boyun eğerler. Eğer emre itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verecektir. Yok, eğer önceden döndüğünüz gibi yine dönerseniz, sizi can yakıcı bir azapla cezalandıracaktır.”
- Savaşa katılmama hususunda köre günah yoktur, topala günah yoktur, hastaya da günah yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, Allah onu altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştirecektir. Kim de yüz çevirirse onu da can yakıcı bir azapla cezalandıracaktır.
Bedevî kavimlerin genel özelliği, daima zor ve tehlikeli durumlardan uzak durmak, olabildiği kadar menfaatlerinin peşine koşturmak idi. Onlar için en mühim şey menfaatleri idi. Bunun için her kılıfa girmeye razı idiler. Yeter ki tehlike olmasın. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, imandaki samimiyetlerini ölçmek için onları, ganimet ihtimali düşük ama öldürülme tehlikesi yüksek olan bir savaşa çağıracağını, burada imtihanı geçerlerse onları affedip mükâfatlandıracağını; yine önceki gibi yüz çevirdikleri takdirde ise onları can yakıcı bir azapla cezalandıracağını haber verir.
Yalnız gözleri görmeyen, topal ve hastaların durumu farklıdır. Onlar için savaşa katılma mecburiyeti yoktur. Böyle bir durumda onlara herhangi bir vebal ve sorumluluk terettüp etmez. Aksine bunlar gibi özürlü ve engelli olan kişilere toplumun bakması, kol kanat germesi ve her türlü ihtiyaçlarını karşılaması gerekir. Dinimiz İslâm onlara lazım gelen önemi vermiş ve bu hususta gerekli düzenlemeleri yapmıştır.
Nitekim Ahmed er-Rufâî Hazretlerinin şu örnek davranışı, dinmizin bu husustaki emirlerinin muşahhas bir uygulamasıdır:
“Bir köyde veya kasabada birinin hasta olduğunu duysa, gider onu ziyâret ederdi. Sonra döner gelirdi. Bu, bazı zamanlar bir iki gün sürerdi. Çoğu zaman yolda durur, âmâları gözetirdi. Onları görünce hemen gider, ellerinden tutar, gidecekleri yere kadar götürürdü. Yolda bir ihtiyar görse, hemen elinden tutar, götürürdü. Yanında bulunanlara Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in şu hadîs-i şerîfiyle nasihatte bulunurdu:
«Kim bir ihtiyara hürmet ve yardım ederse, Allah Teâlâ da ona, ihtiyarlığında hürmet ve hizmet edecek bir kimseyi ihsân eder.» (Tirmizî, Birr 75/2022)
Şehir dışına yapmış olduğu seyahatlerden dönüşte, ormana gider, odun keser ve merkebine yükleyerek şehre getirir; bu odunları dullara, kimsesizlere, fakir ve muhtaçlara dağıtırdı.” (Velîler Ansiklopedisi, II, 513)
Âyet-i kerîmede bahsedilen güçlü kavim; Hevâzin ve Sakîf kabileleri yahut Müseylimetü’l-Kezzâb’ın kavmi olan Hanîf oğulları yahut Rumlar veya Farslar olduğu hakkında rivayetler vardır. Bir görüşe göre de âyet geneldir; belli bir kavim kastedilmemiştir.
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com