Ey Husayn, Kaç Tanrıya Tapıyorsun?

Nübüvveti

Kureyşli müşriklerin Peygamberimizi (s.a.s.) yolundan döndürmek için gönderdikleri Husayn adındaki kimsenin Efendimizin davetine uyarak, Allah’a şirk koşmayı bırakıp hidayete ermesi.

Şirk üzere devam eden Kureyşliler bir gün, çok saygı gösterdikleri Husayn’a gelerek:

“–Şu adamla bizim adımıza konuş. O ilâhlarımıza dil uzatıyor, onlara kötü sözler söylüyor” dediler ve hep beraber Allah Rasûlü Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kapısına kadar geldiler. Müşrikler kapıya yakın bir yere oturup beklemeye başladılar. Husayn içeri girdi. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

“–İhtiyara yer açın!” buyurdu. Husayn, Peygamber Efendimiz’e:

“–Bu senden duyduklarımız nedir? Tanrılarımızı reddediyor, onlara dil uzatıyormuşsun. Hâlbuki senin baban akıllı ve hayırlı bir kimseydi” dedi. Allah Rasûlü (s.a.v.), ona şöyle sordu:

“–Ey Husayn, kaç tanrıya tapıyorsun?”

“–Yedisi yerde biri gökte sekiz tanrıya.”

“–Sana bir zarar isabet ettiğinde hangisine yalvarıyorsun?”

“–Göktekine.”

“–Malın helâk olduğunda kime yalvarıyorsun?”

“–Göktekine.”

“–Senin isteklerine icâbet eden yalnız bir ilâh iken ne diye başkalarını O’na ortak koşuyorsun? Şükrederek onları râzı ettiğini mi sanıyorsun, yoksa seni helâk etmelerinden mi korkuyorsun?”

“–Her iki sebepten de değil.”

Husayn, kendi ifadesiyle; Peygamber Efendimiz’in, o güne kadar konuştuğu insanlara hiç benzemediğini, çok farklı bir şahsiyete sahip olduğunu anlamıştı. Rasûlullah (s.a.v.):

“–Husayn! Müslüman ol selâmet bulursun!” buyurdu. O:

“–Kavmim ve yakınlarım da var, ne söyleyeyim?” diye sorunca Efendimiz (s.a.v.):

“–Allah’ım! İşimi kemâle erdirmem için senden hidâyet istiyorum. Bana faydalı olacak ilmimi artır, de!” buyurdu. Husayn, bu duayı yaptı ve az sonra da müslüman oldu. Ayrılmak istediğinde Allah Rasûlü (s.a.v.) ashâbına:

“–Kalkınız, kendisini evine kadar uğurlayınız!” buyurdu. Onun bir grup ashâb-ı kirâm ile birlikte kapıdan çıktığını gören Kureyş müşrikleri:

“−Husayn da dînini terk etti” diyerek kendisi ile görüşmeden dağılıp gittiler. (İbn-i Hacer, İsâbe, I, 337; Tirmizî, Deavât, 69/3483)