Evlatlarımızı Kur’an Nuruyla Yetiştirebiliyor muyuz?
Evlatlarımızı Kur’ân nûruyla nasıl yetiştirebiliriz? Hak dostlarının ibretli kıssaları ve Kur'an-ı Kerim ışığında evlat terbiyesindeki manevi sorumluluklarımız.
Hak dostlarından Ebû Bekir Verrak Hazretleri, oğlunu Kur’ân-ı Kerîm öğrenmesi için mektebe gönderirdi.
ERKEN YAŞTA MÂNEVÎ TERBİYE VE KUR’ÂN FEYZİ
Oğlu bir gün dersten dehşet içinde ve benzi sararmış bir hâlde geldi. Bu hâli gören Ebû Bekir Verrak Hazretleri:
“–Hayırdır evlâdım, bu ne hâl?!” diyerek sebebini sordu.
Oğlu da:
“–Babacığım, bugün mektepte Kur’ân-ı Kerîm’den:
«Peki inkâr ettiğiniz takdirde çocukları ak saçlı ihtiyarlara döndürecek (kıyâmet) gününden nasıl korunabileceksiniz?» (el-Müzzemmil, 17) âyetini okuduk. Bunu düşündükçe dehşet ve ürperti içinde kalıyorum.” dedi.
Bir müddet sonra da Ebû Bekir Verrak Hazretleri’nin oğlu vefat etti. Ebû Bekir Verrak Hazretleri sık sık oğlunun kabrini ziyaret eder ve kendi kendine:
“–Ben bunca zamandır Kur’ân-ı Kerîm okurum. Hukûk-ı ilâhiyyeden bu çocuk kadar duygulanamadım. Bana ne yazık!” der ve üzülürdü.
Her şey gibi insan da terbiye ile olgunlaşır, aslî cevherini bulur. İnsanın mânevî yapısına kudret eli ile bırakılmış kudsî istikbâl tohumları vardır ki; o tohumlar açılmak, baharın renklerini ve güzelliklerini ortaya dökmek için îmânî ve Kur’ânî feyizleri beklerler. Bir toprak ne kadar verimli olursa olsun, ona hayat veren, bereketli yağmurlardır. İnsanın da verimli olması, onun mânevî terbiyesindeki feyz ve berekete bağlıdır.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Yedi yaşında yavrularınızı namaza alıştırın...”[1] buyurarak, dînî terbiyenin pek erken çağlardaki lüzûmuna işaret etmiştir. Çünkü küçük yaştaki çocuklara yapılan samimî telkinler, onların zihin ve gönüllerinde, âdeta mermere hakkedilen yazı gibi kalıcı olur. Îman ve sevgi de lâyıkı vechile kalbe girerse hayat boyunca devam eder.
NUR VE ZULMET HAKİKATİ ARASINDA İNSAN VE KUR’ÂN-I KERÎM
Cenâb-ı Hak, insan idrâkini ancak zıtlıklar yoluyla hakîkate ulaşabilecek bir vasıfta yaratmıştır. Bundan dolayıdır ki âlemimizde zıddı olmayan şeyin insan idrâkine sığması imkânsızdır. Gerçekten hayrı şer ile güzeli çirkin ile doğruyu eğri ile ve nûru zulmet ile kavrayabiliriz. Îmânın ulviyyetini küfrün süfliyyeti ile anlayabiliriz. Bu değerler, hep zıtlarıyla kāimdir.
Kâinat, İnsan ve Kur’ân-ı Kerîm Hakikati
Bütün insanların îman ve küfür macerası, Allah Teâlâ’nın “Hâdî”[2] ve bunun zıddı olan “Mudill”[3] sıfatları arasında seyreder. Yeryüzünün, nur ve zulmet cereyanlarına mâruz kalması, hayat hâdiselerinin de birbirine zıt olan “nur ve zulmet” keyfiyetleri altında mütâlaa olunmasına sebep teşkil eder.
Kur’ân-ı Kerîm, insanları “nur ve zulmet” ihtilâçları karşısında irşâd etmekte ve zulmetten sakındırarak nûra sevk etmektedir. Allâh’ın sıfatlarının tekvînî tecellîsi ile fiilî kâinat vücûda geldiği gibi, kelâmî bir tecellî zemininde de Kur’ân-ı Kerîm ortaya çıkmıştır. Buna göre kâinat, mûcizevî Kur’ân-ı Kerîmʼin bir nevî tafsîlâtlı tefsîri demektir. Yani Kur’ân-ı Kerîm, kelimeli bir cihan; kâinat ise kelimesiz bir Kur’ân’dır. Kâinat, türlü tekvînî âyetlerle donatılmış, ilâhî kudret tecellîlerine dâir nice esrârın yazılı olduğu bir kitap gibi, ibret nazarlarına sunulmuştur. İnsan ise bu iki tecellînin özü, zübdesi ve tohumu mesâbesindedir.
Bu sebepledir ki mutasavvıflar insandan “zübde-i âlem / âlemin özü” ve “âlem-i sağîr / küçük âlem” diye bahsetmişlerdir. Bu durum insanın hayra da şerre de, nûra da zulmete de meyli ve iktidârı olduğunu ifâde eder. Bu keyfiyet, Âdemoğlunun ruhlar âleminden “ete kemiğe büründürülerek” bu dünyaya gönderilmesinin hikmetini de ortaya koyar.
İnsanoğlunun dünya hayatındaki mes’ûliyeti; bir lûtf-i ilâhî olarak sahip bulunduğu nûru, nefsindeki zulmete gâlip getirmesidir. Bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerîm, insanın iç ve dış dünyasında ve içinde yaşadığı toplumda nûru zulmete gâlip getirmek istikâmetinde emir ve nehiylerle doludur.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“(Ey Habîbim! Sana karşı gelenler) hiç yeryüzünde gezmediler mi? Zira gezselerdi elbette düşünebilecek kalpleri, işitebilecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (el-Hac, 46)
Kelâm sûretinde bir kâinât olan Kur’ân-ı Kerîm’de gâfil kalplere şöyle hitâb edilir:
“Kur’ân’ı (inceden inceye bir) düşünmezler mi? Yoksa kalplerinde kilit mi var?” (Muhammed, 24)
Kâinat ve Kur’ân sayfalarını tefekkür nazarıyla okuyabilenler; idrâk derinliği, kalp tasfiyesi ve nefs tezkiyesi nisbetinde tekâmül ederek, Allah Teâlâ’nın zâhirde ve iç âlemde sergilediği ilâhî kudret ve azamet tecellîlerine vukûfiyetin bereketiyle mânen aydınlanırlar.
Maalesef, zaman zaman gâfil beşeriyet; peygamberlerle başlatılan nûrânî devri, türlü cehâlet, menfaat ve karanlık felsefelerle karartarak, ilâhî hakîkatlerden mahrum kalmıştır. Makam, mevki, servet ve şöhret gibi gel-geç fânî imkânları putlaştırarak Allâh’ın nûrundan uzak kalma neticesinde, zihinler ve gönüller evham ve hayâlât yığınlarıyla bir mezbele hâline dönüşmüştür.
Kur’ân-ı Kerîm, bize göklerin ve yerin, her şeyin yaratıcısını tanıtmış, nur ve zulmet hâdiselerine dikkat nazarlarımızı çekmiştir.
Dış âleme ve gönül dünyasına âit kevnî ve ilmî nurlar, ibret, hikmet ve esrâr-ı ilâhî ile Kur’ân’ın mûcizevî beyânındaki parlaklığından daha yüksek bir nur ve bürhan (delil) olamaz.
Âyette de; “Allah göklerin ve yerin nûrudur...” (en-Nûr, 35) buyrulmaktadır. Bu âyet muktezâsınca Allah tanımazlığın en büyük körlük olduğu anlaşılmaktadır.
Kur’ân Gölgesinde Nur, Zulmet ve Tilâvet Adabı
İslâm dîni; akılda, duyguda, bedende, sanat ve ticarette, âmirlik veya memurlukta, varlık veya darlıkta, velhâsıl bütün ferdî ve ictimâî münâsebetlerde nur ve zulmet hakîkatini ciddî bir basîretle takip etmemizi ve nurlu yaşayıp nurlu ölmemizi emir buyurmaktadır.
Kur’ân gölgesi altında birbirine zıt olan; ilim ile cehalet, hak ile bâtıl, hayır ile şer, sıhhat ile maraz, selâmet ile musîbet, adâlet ile zulüm ve nihayet îman ile küfrün zıtlıklarında birinciler nur, ikinciler zulmettir. İctimâî hayatta hürriyete mukâbil esâret, güzel ahlâka mukâbil süfliyyet, çalışmaya mukâbil tembellik, nikâha mukâbil zinâ, merhamet ve şefkate mukâbil duygusuzluk ve cimrilik, affediciliğe mukâbil kin ve emsallerinin birincileri nur, mukâbilleri ise zulmettir. Tebligatları ile nur ve zulmeti tâyin ve tespit eden ve onlara karşı beşerî tavrın ne olması gerektiğini bildiren peygamberler ve vârisleri olan sulehâ ve ulemâ nur, bunlara aykırılık ve direnmeler de zulmettir.
Peygamberler silsilesinin, nübüvvet ve kudsî neş’elerle cihânı aydınlatmaları, bilhassa Varlık Nûru Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in cismâniyet-i Muhammediyye ile dünyayı teşrifleri, O’nun zuhûruyla ilâhî rahmetin bu âlemde tuğyân etmesi, insanlığa ebedî bir meşale olan Kur’ân-ı Kerîm’in nezd-i İlâhî’den kalb-i pâk-i Muhammedî vasıtası ile beşer idrâkine intikâli, bütün zaman, mekân ve insanlığa lûtfedilmiş muazzam bir nurdur.
Tarih sayfaları şahittir ki, hakkın ve hukukun yok olduğu, küfrün hayatı çirkinleştirip iğrenç hâle getirdiği, insanlığın yüzkarası olan câhiliyye devirleri korkunç bir zulmettir.
Âyet-i kerîmede:
“Allâh’a, Rasûl’üne ve indirdiğimiz o nûra (Kur’ân’a) îmân ediniz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (et-Teğâbün, 8) buyrulmaktadır.
Kur’ân nûrundan uzak yaşayanlar, hayatın zulmet yolcularıdır. Bilhassa tahsil çağındaki çocuklarımızın Kur’ân-ı Kerîm ve dînî bilgilere, îman ve ahlâk terbiyesine şiddetle ihtiyaçları vardır. Dînî terbiyeyi yalnız âilelerin verebileceği kanaati doğru değildir. Nasıl ki fennî tahsil âileden değil mektepten alınıyorsa, dînî tahsilin de ehlinden alınması zarurîdir. Bununla beraber kendi çocuklarımız için dînî gayrette bulunurken civârımızdaki gençleri ihmâl etmek de İslâm’ın emrettiği diğergâmlığa uygun düşmez.
Allah -celle celâlühû-’nun kelâmını tilâvet, hiç şüphesiz ki ibadetler içerisinde en fazîletli olanlardandır. Namazda kıyam, rükû, secde gibi rükûnlar meşrû bir mâzeret dolayısıyla tam olarak îfâ edilemese de yine namaz câizdir. Lâkin kıraatsiz namaz mümkün değildir. Bununla beraber, onu en güzel şekilde tilâvet etme zarûreti vardır.
Nitekim Cenâb-ı Hak:
“...Kur’ân’ı tâne tâne tilâvet et!” (el-Müzzemmil, 4) buyurmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’e ihtirâmı gerektiren hususlardan biri de onu okumanın sünnet, dinlemenin ise farz olmasıdır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, size merhamet edilsin!” (el-A‘râf, 204)
Çünkü susmak iyi dinlemeye, iyi dinlemek basîrete, basîret ise feyzin artmasına ve rahmet-i ilâhiyyeye nâil olmaya vesîledir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-’a Kur’ân-ı Kerîm okumasını emreder, kendisi de nemli gözlerle ve büyük bir mânevî hazla dinlerdi.
Bir anne-babanın, yavrusunun okuduğu Allah kelâmını dinleyip duygulanması, ne büyük saâdettir. Bir tohumun kaderinde saklı olan çınar ağacı gibi, emek verdiğimiz yavrularımız belki Rabbimizʼin sâlih ve sâdık kullarından olacaktır. Böyle anne ve babalara ne mutlu!..
Kelâm-ı İlâhî’nin elfâzını hâmil, ilmiyle âmil, ahlâkıyla kâmil olan ehl-i Kur’ân’a Cenâb-ı Hakk’ın çok müstesnâ ikram ve ihsanları vardır. Nitekim Allah dostlarından Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretleri Adana’da bu vasıfta vefat etmiş bir hâfızın 30 sene sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin dahî pırıl pırıl durduğunu, bir şâhid olarak rivâyet etmişlerdir.
Böyle müstesnâ hâller, bir ibret olarak zaman zaman tezâhür etmektedir.
Yunus Emre Hazretleri ne güzel söyler:
Ne bahtlı kişidir ki,
Okuduğu Kur’ân ola!..
Mevlâ ona rahmet kılar,
Gönlü dolu îmân ola!..
Kur’ân oku sen ey gâfil,
Tâ bilesin bürhan delil,
Haşir günü sen şöyle bil;
Sırat sana âsân ola!..
Hazret-i Mevlânâ Mesnevî’sinde şöyle buyurur:
“Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlerin hâl ve evsâfıdır. Onu huşû ile okuyup tatbik edersen, kendini peygamberler ile görüşmüş farzet! Peygamber kıssalarını okudukça ten kafesi, can kuşuna dar gelmeye başlar!..”
ANNE-BABANIN MANEVİ SORUMLULUĞU VE EVLAT SEVGİSİNİN FITRATI
Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ın babası olmadığından, onun neslinde de muhabbetin akış yönü yukarıdan aşağıya doğru tecellî etmiştir. Yani her ferd, ana-babasına hürmet -hattâ belli bir ölçüde- muhabbet de duyar. Lâkin evlâda karşı olan muhabbet, ana-babaya duyulan muhabbete galebe hâlindedir. O derecede ki; Cenâb-ı Hak muhabbete muhâtap olabilen varlıklar içinde sadece “evlâd”ı ve “mal”ı Hak yolunda istikâmetlendirilmez ise “fitne”; evlât sâlih ve mal da Hak yolunda infâk hâlinde ise “ziynet” olarak tavsif buyurmuştur.
Evlâda karşı fıtratta mevcut olan muhabbet temâyülü sebebiyledir ki, hemen herkes evlât sahibi olmayı arzu eder. Hâlbuki evlâda güzel bir istikâmet vermekteki mes’ûliyet hakkıyla düşünülebilse, ürperip titremeyecek bir insan tasavvur olunamaz.
Buna mukâbil, evlâda güzel bir istikâmet vermekteki muvaffakıyet, insanın yaratılış sebebi olan “Rabbini tanıyıp ibadetlerle O’nu tekrîm etmek” gâyesine mâtuf olduğundan, insan için paha biçilmez bir mânevî kazanç kaynağıdır.
Çoluk-çocuğu geçindirmek ve onların mânevî terbiyeleri hususunda katlanılan bütün meşakkatler, ana-babanın günahlarına kefâret teşkil edecek derecede hasenât sebebidir. Sadaka vermekten de efdâldir. Yetiştirilen o sâlih ve sâdık çocuklar, âhirette ebeveyn ile Cehennem arasında perde olacaktır.
Çocuklar, servetimizin en yüksek kıymetleri, Rabbimizʼin en büyük lûtfu, ihsan ve inâyetidir.
Nesillerini muhafaza duygusu içinde çırpınan bitkiler ve hayvanlar karşısında, kâinâtın en yüksek varlığı olan insanların, nesillerini mânevî hakîkatlerden ve Kur’ân nûrundan bîgâne yetiştirmeleri çok acıdır. Ana ve babanın vazifesi, evlâtları lüzumundan fazla yedirip içirerek ifrata varacak derecede ten gıdalarına ehemmiyet vermek değil; onları rûhî gıdalarla, mânevî ziynetlerle istikbâle hazırlamaktır.
Bir çocuğun gönlüne, Allah Teâlâ’nın ve Peygamber-i Zîşan Efendimiz’in muhabbeti ve ehemmiyeti iyice zerk edilmezse, o çocuk, sûretâ yani âdet yerini bulsun diye, isteksiz ve sönük bir hâlde dînî vazifelerini yapar. Hattâ devamlı kılması lâzım gelen namazını bile ara sıra kılar, devamlı edâ edemez. İbadetin zevk ve lezzetini tatmaktan mahrum kalır.
Dolayısıyla evlâtları, Kur’ân ve Sünnet dünyası içinde yetiştirmemiz sevgi ve merhamet muktezâsı; ihmâli ise zulmettir. Onlara gelin veya damat ararken de dünyevî kıymetlerden ziyâde, îman ve güzel ahlâk nurlarını gözetmeliyiz. Zira dînî ve ahlâkî duygularla beslenmeyen âile yuvalarının sonu; ya ayrılık ya da mezara kadar devam eden ıztırap dolu bir hayat olur.
Çocuklarımızı havâîlikten, haşarılıktan, lüzumsuz gezi ve israflardan, eve geç gelmelerden, ahlâk bozucu medya tesirlerinden korumalı, ruhlarını Allah -celle celâlühû-, Kurʼân-ı Kerîm, evliyâullâh, sâlihler ve sâdıkların sevgisiyle doldurmalıyız ki, kalpleri zulmetten korunsun, nûrânî şebnemlerle ihyâ olsun.
Mâsum gönüller, Allah -celle celâlühû- ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in muhabbet ve rûhâniyeti ile dolduğu zaman, ibadetler de şevk ve huşû hâliyle kemâle doğru mesafe alır. Kalplerindeki îmanları kuvvetlendiği için, gönül dünyaları zenginleşir. Kur’ân-ı Kerîm’i bambaşka bir lezzet ile tilâvet ederler. Emir ve yasaklarına karşı dikkatli olurlar. Kur’ân ve Rasûlullah ahlâkı ile ahlâklanırlar.
DİN VE AHLÂK TERBİYESİNİN TOPLUMSAL ÖNEMİ
İlmin kötüye kullanılmaması için, din ve ahlâk himâyesi şarttır. Toplumdaki anarşiyi önleyebilmek, ancak îman ve Kur’ân terbiyesiyle mümkündür. Dinsiz ve ahlâksız bilgilerin içtimâî bünyede açtığı yaralar gözler önündedir. Birtakım kişilerin bilgilerini din ve ahlâk temellerine saldırı vâsıtası olarak kullandıkları veya nefsânî arzularına meylederek istismarda bulundukları, gündelik müşâhedeler arasındadır. Dînî terbiyenin ihmâli, maddecilik, yani dünya menfaatine râm olma belâsını getirir ki, bu da dinsizliğin âmillerinden ve temel taşlarındandır. Maddecilik, bir felsefe değil, fikrî zavallılıktır. Hikmet değil, illettir.
Dinsizliğin en mühim sebeplerinden biri de, bazı gâfil ve münkirlerin, beşerî zekâ ve bilgilerinin salâhiyet hududunu kavramaktan mahrum olmalarıdır. Bunlar idrâk etmekten âciz kaldıkları bilgileri inkâra kalkışan zavallılardır.
Haddini bilmeyen ve cehâletinin farkında olmayan bu tip münkirler için Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“İnsan görmez mi ki Biz onu nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş...” (Yâsîn, 77)
Bu münkirler, kendilerini îkaz ve aydınlatmak isteyenlere de kalp âlemleri ölü olduğu için;
“–İlim asrındayız, bunlar eskilerin masallarıdır!..” gibi sözler söylemeye ahmakça cür’et ederler. Bu tipler hakkında da âyet-i kerîmede:
“Onlara peygamberleri açık deliller ve mûcizelerle geldiklerinde; kendi ilimleriyle çalım sattılar. (Dînî hakîkatlerle olan) istihzâları, böbürlenmeleri onları azap çemberine almıştır.” (el-Mü’min, 83) buyrulur.
Dinden mahrum olan kişi; aczini kuvvet, sefâletini saâdet bilen mücessem bir gâfildir. Oysa şâir Ali Ulvi Kurucu’nun dediği gibi:
Şâhâne gönül ülkesinin bahçesi; dîndir,
Bülbüller öten bahçesi Kur’ân-ı Mübîn’dir...
Onun için yavrularımıza verebileceğimiz en mühim mîrâsımız, onların âhiret âlemini kurtarmaya yönelik gayretlerimizdir.
Hem çocuklarımıza dînî terbiye vermek, hem de Kur’ân Kursları ve İmam-Hatip Okullarını ihyâ etmek ve toplumun ahlâksızlık, cehâlet, terör ve anarşiye karşı huzur ve selâmetini temin etmek için gayretlerimizi artırmamız, hepimizin üzerindeki bir vecîbedir. Bu vesîleyle çocuklarımıza Kur’ân bilgisini ve ahlâkını tahsil ettirelim.
Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak buyurur:
“Biz Kur’ân’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü’minler için şifa ve rahmettir, zâlimlerin ise sadece ziyânını artırır.” (el-İsrâ, 82)
Bir başka âyet-i kerîmede de:
“...Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allâh’ındır. Fakat münâfıklar bunu anlamazlar.” (el-Münâfikûn, 7) buyurmaktadır.
Yukarıdaki âyet-i kerîme muktezâsınca evlâtlarımızı istikbâl endişesi ve birtakım dünyevî arzular sebebiyle Kur’ân Kursları ve İmam-Hatip Okullarından uzak tutmak ve onları bu mânevî sofralardan mahrum bırakmak, neticesi çok acı bir zaaftır. Zira istikbâli lûtfedecek olan, ancak Kâinâtın Hâlıkı’dır.
Tarih şahittir ki peygamberlerin, evliyânın, sâdık ve sâlihlerin izinden giden milletler ihyâ ve âbâd olmuşlar; zıddına gidenler ise insanlık haysiyetini kaybederek berbâd olmuşlardır.
Nitekim hadîs-i şerîfte de:
“Muhakkak ki Allah -celle celâlühû-, şu Kur’ân’la bazı kavimleri yükseltir; bazılarını da alçaltır.” buyrulmaktadır. (Müslim, Müsâfirîn, 269)
Bu gerçekten ilhamla şâir Ali Ulvi Kurucu şöyle der:
Allâh’a dayan, gâyene tevfîkını versin,
Kur’ân’a sarılmazsan eğer, ye’se düşersin!..
O hâlde kendimiz ve evlâtlarımız için nurlu fecirlerin doğması ve nûrânî iklimlerin huzur, sükûn ve saâdetini tatmak, îmânın kalplerde yer bulmasını temin edecek her vesîleyi destekleyip ihyâsına çalışmakla mümkün olur.
DÜNYA HAYATININ GEÇİCİLİĞİ VE İLÂHİ HESAP GÜNÜ
Dünya, başta “Rahmân ve Rahîm” sıfatlarının olmak üzere bütün ilâhî esmânın tecellîsine açık bir sofradır. Bu tatlı dünya sofrasına Hakk’ın lûtfu ile oturduğumuzu, bir gün kalkıp gideceğimizi unutmamalıyız. Bu sofranın âdâbına riâyet etmeyi de bir zarûret bilmeliyiz.
Bu ibretli sofradan, sâlihler de, fâsıklar da istifâde edecektir. Âhiret ise şaşmaz bir vaad ve hakîkattir. Orada, kudreti sonsuz olan Hâlık Teâlâ hükmedecektir.
Hayatın, îkaz edici ibretli hâdiseleri, en hakîkî muallimdir. İlâhî hesâba çekilmeden evvel kendimizi hesâba çekmek sûretiyle, evlâd ü ıyâlimizi yetiştirme mes’ûliyetimizi ve bu vazifedeki ihmâlin vebâlini iyi mîzân etmek mecburiyetindeyiz.
Allâh’ın huzûrundaki hesap ve teftiş günü, kaçınılmaz bir mecburiyettir. O günün şiddeti âyet-i kerîmede;
“Sert, belâlı bir gün...” (el-İnsan, 10) şeklinde tavsif edilmiştir.
Diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyrulmaktadır:
“O gün insan; «Kaçacak yer neresi?» diyecektir.” (el-Kıyâmet, 10)
Şüphesiz ki sözlerin en güzeli, Allâh’ın kelâmıdır. Hidâyet yolunun en güzeli, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nurlu ve mübârek yoludur. En güzel mîras, bu mukaddes emanetin mâsum yüreklere tevzî edilmesidir.
Dehşetli bir îkâz-ı ilâhî olarak âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:
“Ey insanlar! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun!..” (et-Tahrîm, 6)
Dipnotlar:
[1] Ebû Dâvûd, Salât, 26.
[2] Hidâyet veren.
[3] Sapıklığa sevk eden.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbeteki Sır, Erkam Yayınları