Erhamürrahimin’in Nuru

EZCÜMLE

Tevhîd-i ilâhîye îmân edenler “Nûr üstüne Nûr” dîninin sâlikleridir. Allah’ın ilâhi nuru müminin ruhunun saf nuruyla bir olur. Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm kendi hakîkatini görüp sezebilmek için bize yine Kendi nûrunu lütfeder.

İslâm, nurlar ilmidir. “En-Nûr” Allah’ın ilâhî isimlerinden bir tanesidir. Allah Teâlâ, Kur’ân’da: “Allah nûrunu tamamlayacaktır. (Saff, 8); “Allah kimin kalbini İslâm’a açmışsa o, Rabb’inden bir nûr üzeredir. Yazık o kimseler ki Allah’ın zikrine karşı kalpleri katılaşmıştır (Zümer, 22). “Allah, göklerin ve yerin Nûr’udur. O’nun nûrunun misâli, içinde lâmba bulunan bir kandillik gibidir. O lâmba bir cam içindedir. O cam da, sanki inciden bir yıldızdır; bu lâmba, ne doğuya ne de batıya nisbeti olmayan mübârek bir ağaçtan, zeytin ağacından (çıkan yağdan) yakılır; onun yağı, nerede ise kendisine ateş değmese bile ışık verecek! Nûr üstüne nûrdur. Allah, dilediği kimseyi nûruna hidâyet eder. İşte Allah, insanlara böyle misâller getirir. Çünkü Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.” (Nûr, 35) buyurmaktadır.

Tevhîd-i ilâhîye îmân edenler “Nûr üstüne Nûr” dîninin sâlikleridir. Allah’ın ilâhi nuru müminin ruhunun saf nuruyla bir olur. Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm Kendi Hakîkat’ini görüp sezebilmek için bize yine Kendi nûrunu lütfeder. Hakîkat dînine ait olmak, Allah’ın nuru tarafından irşad edilmek demektir. Allah’ın nûru her şeyi aşar, her şeye üstün gelir ve bütün yaratılmış gerçekliklere nüfuz eder. Bu nûr bir kez zuhur etti, mi bütün riyâ, batıl inanç, mit, hayal, behîmîlik, kafa karışıklığı, sihir ve şuursuzluk karanlıklarını giderir. Müminler nûr ile şifa bulur, onunla görür ve onunla hidayete ederler.

Mânevi gelişme, saflığa giden tedrîci bir aydınlanma süreciyle gerçekleşir. İyileşme nefsin sahte varlığını nûr ile nefyetmek, yok etmektir. Hidayet nûru mânevî eğitimin en yüksek şeklini temsil eder. Dinin özünü yaşamak istiyorsak ilâhî nûru kazanmalıyız. İnsanın en ulvî özelliği olan nefsini feda vasfıyla, kalp aynasını temizlemek ve Sevgili’ye varmak için sürekli bir gayretle yanarak eda edilir. Nefsânî ölümü irademizle tercih etmeliyiz ki nûra dönüşebilelim.  Bu, bizi kendi varlığımızın nûruna, özümüze, kökümüze, hakîki evimize götürecek, kendimizi ilâhî bir gözle görmemizi sağlayacaktır. İlâhî nura kendimizi açmak bize kendi hakikatimizi gösterecek ve böylesi bir ilâhî farkındalık sadece Allah’ı bilmemizi değil, aynı zamanda O’nu görüp O’na âşık olmamızı sağlayacaktır.

Marifet, nûrdur. Bu rabbânî bilgi Allah’ın nûruyla beslenir ve insanın varlığının en derin bölgelerinden gelir; o, kalbin nûrudur, kalbin gördüğü gözdür, îmân nûrudur, ilâhî ilham nûrudur, kalbi ve aklı tathir eden nûrdur. Bu nûr, Allah’ın isim ve sıfatlarının sonsuz nûrudur. O, şeref ve izzet kazanma yolu olan Sırat-ı müstakîm’in nûrudur. Bu nûr, hakikat yolunda mücahedeyle sülûk eden her bir ferde açıktır. Mahviyet ilminden sızar o nûr; ilâhî hidayet nûrudur.

NUR-U MUHAMMEDİ

Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ  Peygamber Efendimiz aleyhis’sa-lât-ü ves’selâm hakkında şöyle buyurmaktadır: “Size Allah’tan bir nûr gelmiştir.” (Maide, 15) Dünyevî varlıkları aydınlatan yegâne nûr kaynağı O’dur. Faziletler güneşi, irşad nuru O’dur. Nübüvvet ve risalet güneşi O’dur. Bütün irşad makamlarının sahibi O’dur. A. Yusuf Ali, Kur’an-i Kerim tefsirinde şöyle bir izahta bulunur:Muhammed Mustafa’nın nûru, onun evrensel cemaatine mensup olma şerefine mazhar olmuş herkesi aydınlatır.”

Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm olan Allah Nûr-i Muhammedî’yi Kendi Zât’ından yaratmıştır. Bu nûr, bütün mahlûkâtın özü olmakla bütün yaratılmış güzelliklerin merkezini temsil eder. Bu asil ve asıl nûr, Kendi Cemâl ve Kemâl’ini aksettirir. Efedindimiz aleyhis’salât-ü ves’selâm’ın göz kamaştırıcı hakikatinin sonsuz saflığı, Allah’ın Şan, Şeref ve İzzet’ini yansıtır. “İlk nûrun, nûrun kaynağının gölgesi yoktur. Biz, bu nûrla Allah’ın hakikatini görür ve anlarız,” buyurur Muhyid-din İbnü’l-Arabî Hazretleri.

Mirâç gecesi Habibi’nin nuru Allah’ın nûru ile buluştu ve ümmetin mirâç makamına erişmezliği, zaman ve mekânın o aşılmaz sınırı Sidretü’l Münteha’nın ötesine geçmesi mümkün oldu.  Hakk’ın huzur-ı izzetine dâhil (kab-ı kavseyn (iki yay) kadar veya daha da yakın) olmak müjdesi ümmet-i Muhammed’e verildi. Mirâç mertebesinin ihsanı ile Resulu Kibriya’nın nuru ibadet yoluyla kalplerimizde tahakkuk etme imkânı buldu.

KUR’AN NURU

Kur’ân-ı Kerîm, baştan sona nûrdur. Allah’ın hidayet nûru vahy-i ilâhîden fevç fevç yayılmaktadır. Kur’ân, yaratılışın özüne, kaynağına ışık tutmaktadır. O, Allah’ın yaratılışın ardındaki gizemleri, hikmetleri ifşa eden bir nûrdur. Kur’ân, hakikate olan ihtiyacı artıran, hakiki ilmi aratan bir ilham, hakikati fark etmeye yönelik bir davettir. Aşkın kemâline, miraca ve kurbiyet cennetine çağıran bir münadidir.  Kur’an gafletin karşısındaki mânevî uyanmadır. Kur’ân körcesine emir tatbiki yerine bir diriliştir.

Allah’ın vahyettiği her bir sözü bir nûr ve bir şifadır. Gerçek müminler derûnî mânâların tadını alıp ilâhî lütuftan gelen enerjinin sonsuz akışına iştirak ederek bu âyetlerin nûruyla aydınlananlardır. Onlar, Allah’ın Cemâlinin sonsuz âlemlerine doğru karşı konulamaz bir cazibe hissedenlerdir. Onlar, âhiretin tadını almış, ilâhî rahmet nefesini içlerine çekmiş ve hakîki varlığın kokusunu duymuşlardır.

Kur’ân’ın hakîkatini yaşayabilir hale geldiğimizde, Kur’ân ilve varlığımızı aydınlatabiliyor olacağız. O zaman Kur’ân’ı analiz etmek yerine onunla kendi özümüzü besliyor, ona hizmet ediyor olacağız. O zaman kalp penceremizi açacak ve âyetleri varlığımızın nûru ile okuyacağız. O zaman Kur’ân nefislerimizi aydınlatacak.

Bizler nûrdan mahlûklarız. Bizler Allah’ın, kulluğun cevheri olan Muhammed Mustafa aleyh-is-salât-ü-vesselâm Efendimiz’e olan aşkının meyveleriyiz. Çünkü Nûr-u Muhammed’den yaratıldık. O, aleyhis’salât-ü ves’selâm varlığımızın her bir hücresinde vardır.  Bizler de taşıdığımız Nûr’u Muham-medi’nin kendi hayatımıza yansımasını istiyorsak, kendi kendimize zulmettiğimizi fark edip şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak dışında başka bir kurtuluş olmadığı şuuruna ermeliyiz. Ve ancak o zaman Allah’tan gayri tüm sevdiklerimiz kalbimizden temizlenmiş olur.

Kaynak: Rabia Brodbeck, Altınoluk Dergisi, Sayı: 423