Emanet Nasıl Zayi Olur? İslam'da Güven ve Emanet Bilinci

İSLAM

İnsanlıktan ilk kaldırılacak haslet olan emânetin zâyi olması, cemiyetin güven bağlarını eritiyor. Nebevî örnekler ve îkazlar ışığında; imânın özü olan dürüstlüğe ve emânete sâhip çıkmanın hayatiyetine dikkat çekiliyor.

Allah Teâlâ'nın biz kullarına tevdî ettiği bir emânet zâyî oluyor ve ona sâhip çıkmazsak hepimiz zarar veriyor! O da, diğer güzel hasletler gibi bize ihsân edilen ve korumamız emredilen “emânet”, yani yayımlamak…

GÜVEN DUYGUSUNUN ERİMESİ: EMANET NASIL ZAYİ OLUR?

Güven duygusu insanlardan eriyip gidiyor… Ve herkes tedirgin olmaya başlıyor… “Falan yerde emîn, güvenilir bir adam varmış!” anlarda durum düşüyoruz…

Rasûlullah (sav) Efendimiz bizi bu hususta şöyle îkâz buyuruyor:

"İnsanlardan ilk kaldırılacak olan haslet emânettir (güvenilirliktir). En sona kalacak olan da namazdır. Güzel namaz kılan insan vardır ki onda hayır yoktur." (Beyhakî, Şuab, VII, 215/4892; Heysemî, VII, 321)

Yani insandaki güzel hasletlerin herbiri, halatı adı verilen bir hayat gibi… Bunlar bir kopuyor ve en sona namaz kalıyor. İnsan, zâhiren namaz kılıyor görünüyor ancak içi boş… Çünkü diğer güzel hasletleri kaybetmiş…

Hz. Âişe ve Hz. Ömer (ra) şu sözleriyle buna işâret ediyorlar:

“Dileyen oruç tutarları ve namaz hükümleri. Ancak emânet duygusu (güvenilirliği) olmayanın dîni yoktur!” (Beyhakî, Şuab, VII, 217-218/4896)

Yine Efendimiz (sav) şöyle îkâz diyorlar:

“Bu ümmetten ilk kaldırılacak olan hasletler hayâ ve emânettir. O hâlde Allah -azze ve celle-'den bu öğreniriz!” (Beyhakî, Şuab, VII, 216/4893)

Enes bin Mâlik (ra) şöyle der: Nebî (sav), bize yaptığı konuşmalarında, çok azı müstesnâ, mutlaka şöyle buyururdu:

“Emâneti olmayanın îmânı yoktur, ahdine riâyet etmeyenin de dîni yoktur.” (Ahmed, III, 154, 135)

Hattâ şaka ve esprilerde bile doğru olmalı mü'min… Zîrâ Efendimiz (sav):

“Kul, şakalaşırken yalan söylemeyi ve haklı bile olsa tartışmayı terk etmedikçe tam iman etmemiş olamaz!” buyuruyor. (Ahmed, II, 352, 364; Heysemî, I, 92)

"Cennete Kefil Olunacak 6 Şey: Nebevî Bir Sözleşme

Ve ümmetinden istiyor:

“Bana şu altı şey hakkında söz ver, ben de size cennet için kefîl olayım:

  1. Konuştuğunuz zaman doğru konuşun!
  2. Vaadde makinenin zamanını değiştirin!
  3. Emânet husûsunda güvenilir olun!
  4. İffetinizi özgürlüğünüz!
  5. Gözlerinizi haramdan muhafaza edin!
  6. Ellerinizi haramdan uzak tutun!” (Ahmet, V, 323)

Mekke, büyük bir askerî dehânın eseri olarak sulh yoluyla fethedildiğinde, o zamana kadar düşmanlık etmeyen insanlar hakkında umûmî bir afîlânlanmış ve Mekke'den ganîmet olarak hiçbir şey alınmamıştı. [1] Rasûlullah (sav), günlerdir yolda olan bin kişilik İslâm ordusunun bir hayli yekûn tutan zarûrî ihtiyaçlarını karşılamak üzere henüz Müslüman olmayan Mekke zenginlerinden eksik para ve zırh aldı. Daha sonra bunu, Hevâzin ganîmetinden tamâmıyla ödedi ve:

“–Ödüncün dava, teşekkür etmek ve onu ödemektir!” buyurdu. (Vâkıdî, II, 863; Ebû Dâvûd, Büyû', 88/3562; Muvatta, Nikâh, 44)

Peygamber Efendimiz'in yerinde hangi kumandan olsa, kötülüğün haddi hesabı olmayan o insanların yeteneği cezâ eder ve mallarına el koyardı. Ancak Efendimiz (sav), kalabalık bir orduyla büyük bir maddi sıkıntı içinde olmasına rağmen bunu yapmadı ve borç aldı.

FETİHTEN TİCARETE DÜRÜSTLÜK ÖRNEKLERİ: EMANET SORUMLULUĞU

İslâm'a girme hüsûsunda yapmak için iki ay süre içerken, Rasûlullah Efendimiz'in dört ay zaman gösterimi Safvân bin Ümeyye [2] de Mekke'nin zenginlerindendi. Rasûlullah (sav) ona:

“–Safvân! Sende silah var mı?” dedi. Safvân:

“–Ödünç olarak mı, yoksa gasp mı?” dedi. Allah Resulullah (sav):

“–Hayır, nefes nefese değil, hiç istemiyorum.” buyurdu.

Bunun üzerine Safvân, otuz kırk kadar zırhı kusurlu olarak verdi. Rasûlullah (sav) Huneyn Gazâsı'na çıktı. Müşrikler hezimete uğrayınca, Safvân'ın zırhları toplandı, ama parçalarının bir kısmı kaybolmuştu. Rasûlullah (sav), Safvân'a:

“–Zırhların bir kısmını kaybettik. Bunların bedelini ödersek ne olur?” diye sordu. Safvân (ra):

“–Hayır ya Rasûlallah, bugün kalbim, o gün hissettiğim bir takım ulvî hisyâtla dolu!” dedi.

Safvân, savaşçıları olmadan evvel kaybetmiş, ancak daha sonra Müslüman olmuştu. (Ebû Dâvûd, Büyû', 88/3563)

İşte Allah Rasûlü'nün bizde sergilediği bir emânet örneği…

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sav) abdest almıştı. Ashâb-ı kirâm onun abdest suyunu alıp yüzlerine gözlerine sürmeye başladı. Efendimiz (sav) onlara:

“–Niçin böyle modeller?” diye sordu. Onlar da:

“–Allah ve Rasûlü’nün muhabbeti esası!” dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurdu:

“–Allah ve Rasûlü'nü sevmeyi arzu eden veya Allah ve Rasûlü'nün kendisini sevmesini isteyen kişi; konuştuğunda doğru söylesin, kendisine bir emânet verildiğinde onu en güzel şekilde edâ etsin, yani kendisine güvenen insanların bu güvenliğini boşa çıkarmayın ve yaklaşıkki en güzel şekilde komşuluk yapsın!” (Beyhakî, Şuab, II, 201; Tebrîzî, Mişkât, III, 81)

Süfyân bin Uyeyne (ra) şöyle buyurmuştur:

“Kimin sermâyesi yoksa emâneti yani güvenilir olmayı kendine sermaye edinsin!” (Beyhakî, Şuab, VII, 219/4901)

Emânetin zıddı hıyânettir, ahde vefâsızlıktır. Bu vasıflar ise hem dünyada hem de âhirette rezilliktir. Allah Rasûlü (sav) buyurur:

“Ahdine vefâsızlık eden herkes için kıyamet günü bir bayrak dikilip bu falanın vefâsızlık alâmetidir diye ilan olunacaktır.” (Buhârî, Cizye, 22; Edeb, 99; Hiyel, 99; Müslim, Cihâd, 11-17)

Kıyâmet günü mazlûmun zâlimden alınmadık hiçbir hakkı bırakılmaz. Hattâ süte su katan herkese, sudan ayırması için genel çevirmesi emredilir. [3]

Ebû Hüreyre (ra), süte su karıştırıp şeytanın bir kişiye rastlamıştı. Ona:

“‒Kıyâmet günü sana: «Suyu sütten ayır!» denilirse hâlin güzel olur!» diye îkazda bulundu (Beyhakî, Şuab, VII, 231/4927).

Hz. Enes (ra) de:

“Hıyânet olan evde bereket olmaz!” buyurur. (Beyhakî, Şuab, VII, 220/4902)

Bu nedenle bir tüccâr sattığı malın, iyi-kötü, neyi varsa açıkça söylemeli. Hak dostlarından Muhammed bin Vâsî (ra) bir defâsında çarşıda merkebini satıyordu. Bir kişi gelip:

“‒Ey Ebû Abdullah! Bu hayvanı bana tavsiye eder misin?” diye sordu. O da:

“‒Tavsiye edecek olsaydım satmazdım!” dedi. (Beyhakî, Şuab, VII, 226/4913)

TİCARET AHLAKINDA DÜRÜSTLÜK: ÖLÇÜ VE TARTIDA HİLEDEN SAKINMAK

İbn-i Abbâs (ra) ölçü ve tartıda hîle yapanlar üzerine inen tehdîdi şöyle haber verir:

“Resûlullah (sav) Efendimiz Medîne-i Münevvere'ye teşrîf buyurduklarında oranın halkın ölçüsü ve tartı îtibâriyle insanlardan en kötü idiler. Allah -azze ve celle-:

«Yazıklar olsun ölçü ve tartıya hîle karıştıranlara! Parçalarının bir şey ölçerek dağılımında tastamam olurlar. Satarken eksik ölçüp tartarlar var. Onlar, büyük bir gündem vermek için diriltileceklerini hiç akıllarına getirmiyorlar mı? Öyle bir gün ki, insanlar o günde Âlemlerin Rabbi'nin huzûrunda divan duracaklardır…» (el-Mutaffifîn, 1-6) âyet-i kerîmelerini inzâl buyurdu.

Bundan sonra ölçü ve tartıyı en güzel şekilde yapıldı.” (Beyhakî, Şuab, VII, 220/4903)

Öyle görünüyordu ki dünya ve âhiretin huzûru, dürüst ve emin bir insan olmaktan geçiyor. Hâince para ve kötü niyetleri sürdürmek ve kalıcı gerçek başarıya ulaşmak mümkün değil! Zîrâ:

“Allah, gözlerin hâin bakışını ve kalplerin gizlediği şeyleri bilir.” (el-Mü'min, 19)

Dipnotlar:

[1] Ebû Dâvûd, Harâc, 24-25/3023.

[2] Muvatta', Nikâh, 44-45.

[3] Beyhakî, el-Baʻs ve'n-nüşûr, s. 342/609; Şuab, VII, 231/4927.

Hazırlayan: Doç. Dr. Murat Kaya