el-Afüv Esması Nasıl Tecelli Eder?
Rabbimizin cemâlî esmâsından biri olan el-Afüv ism-i şerîfi, O’nun çok affedici olduğunu ifade eder. Peki, bu ilahi isim kulların hayatında nasıl bir ahlaka dönüşür? İşte Hallâc-ı Mansur’dan Sâmi Efendi’ye, Hazret-i Yûsuf’dan (a.s) Abdullah bin Amr’a (r.a.) el-Afüv Esması’nın tecellileri...
Rabbimizin cemâlî esmâsından bir diğeri de el-Afüv ism-i şerîfidir. Cenâb-ı Hak çok affedicidir. Kâmil mü’minler de; “Affetmeyi bilmeyen, affedilmez.” düstûrunca, ilâhî affa lâyık olabilmek için Allâh’ın kullarına karşı çok affedici olurlar. Zira şahsına yapılan haksızlıkları âdeta “yok” hükmünde görerek gönlünde en ufak bir kızgınlık ve kırgınlık duymadan affetmeyi meleke hâline getirebilmek; kalbî olgunluğun şâheseridir, en büyük mânevî kahramanlıktır.
el-AFÜV İSM-İ ŞERİFİNİN TECELLÎLERİ
Hallâc-ı Mansur, kendisini anlayamayan kimseler tarafından taşlanırken:
“Yâ Rabbi! Benden evvel, beni taşlayanları affet!” diye niyâz etti. Zira o, kendisine ahlâkın ne olduğunu soranlara:
“Ahlâk, Hakk’ı düşünerek halkın ezâ ve cefâsına aldırış etmemektir.” diyebilecek bir gönül ufkuna sahipti.
Yine Hak dostlarından Sâmi Efendi Hazretleri, Dâru’l-Fünûn’un Hukuk Fakültesi’ni yeni bitirmişti. Onun güzel hâlini ve tertemiz sîretini pek beğenen bir Hak dostu:
“–Evlâdım, bu tahsil de güzeldir ama, sen gerçek tahsîli ikmâl etmeye bak! Seni irfan mektebine kaydedelim, orada da gönül ilimlerini ve âhiret sırlarını öğren!..” dedi. Ardından da ilâve etti:
“–Evlâdım, o mektepte nasıl eğitim yaparlar, ne öğretirler bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki, bu tahsîlin ilk dersi incitmemek, son dersi de incinmemektir...”
Kimseyi incitmemek, ne kadar zor olsa da, yine de olgun bir insanın elindedir. Lâkin kimseden incinmemek, neredeyse imkânsızdır. Bunun için kişinin şahsına yapılan eziyetleri sîneye çekip susması gerekir. Bu büyük bir mârifettir. Lâkin asıl mârifet, kalbi de susturabilmektir. Zira dili susturmak irâdeyle mümkündür, lâkin kalpte irâde yoktur; o yine için için konuşup sızlanmaya devam eder. Kalbe hâkim olabilmek, çok büyük bir mânevî olgunluk ve dirâyet ister. Dolayısıyla incinmemek; din kardeşinin ezâ ve cefâsını unutup ona karşı burûdeti/soğukluğu giderebilmek için, kalbi yüksek bir takvâ ile susturabilme mahâretidir. Bu sebeple de incitmemek mânevî yolun başlangıcı ise, incinmemek nihâyeti sayılmıştır.
Bu hususta Hazret-i Yûsuf’un sergilediği fazîlet çok ibretlidir: Yûsuf -aleyhisselâm-’ı kıskanarak kuyuya atmış olan kardeşleri, yaşanan pek çok tecellînin ardından, onun yüksek fazîletini kabûl edip; “Allah seni hakîkaten bizden üstün kılmış…” dediler. Yûsuf -aleyhisselâm- ise kalbinde açılan derin yaraların üzerine âdeta bir şal atarak; “Bugün eskileri başa kakmak yoktur…” dedi. Ardından da onların mahcup gönüllerini tesellî sadedinde; “…Allah merhametlilerin en merhametlisidir.” buyurdu.[1]
Ayrıca kâmil mü’minler, kendilerini inciten bir hâdise karşısında, öncelikle o muâmeleye müstehak olup olmadıkları yolunda bir nefis muhâsebesine yönelirler. Böylece, mâruz kaldıkları cefâlardan da mânen istifâde imkânı elde ederler. Şu kıssa, bu hakîkati ne güzel îzah eder:
Vaktiyle serserilikten vazgeçip sâlih bir hayâta dönen biri, dükkânında çalışmakta iken, oraya gelen öfkeli bir adam, kendisini sorgu-sual etmeden fecî bir sûrette dövüp yaralamış. Bu eski serseri, ne bir karşılık vermiş ne de bir îtiraz sesi yükseltmiş. Öfkeli adam dükkândan çıkıp gittikten bir saat sonra geri gelerek bu adamı yanlışlıkla, başkası zannederek dövdüğünü söyleyip özürler dilemiş. Adam:
“–Hayır, bu işte bir yanlışlık yok. Ben bu dayağı hak etmiştim. Çünkü vaktiyle böyle senin yaptığın gibi birçok günahsız insanı sudan bahânelerle dövmüştüm. Senin bu muâmelen, benim hak ettiğim bir işti. Âhirette senden alacağım hakkı, o haksız yere dövdüğüm insanlara vereceğim.” demiş.[2]
İşin bir başka yönü daha vardır: Her musîbet, ona müstehak olma sebebiyle başa gelmez. Bâzen de bir fert, mazlûmiyetle taçlanmak, sabır neticesinde derece elde etmek ve mükâfatlandırılmak üzere bir musîbete mâruz kalır. Eğer musîbetler hep hak etme neticesinde olsaydı, insanlar mecbûren iyi olurlar ve peygamberler üzerine hiçbir musîbet gelmezdi. Hâlbuki insanlık tarihinde en büyük musîbetlere mâruz kalanlar, enbiyâ silsilesidir. Üstelik onların mâsumiyet sıfatı vardır.
Düşünmek gerekir ki, bugün Allâh’ın kullarını affetme irâdesini gösteremeyen, menfaatperest ve hodgâm bir ruh, yarın huzûr-i ilâhîde ne yüzle af dileyebilir?! Affedememe illeti, insanın kendi gafletinden kaynaklanır. Zira affın asıl sahibi Cenâb-ı Hak’tır. Mü’minler de gönüllerindeki Allah muhabbeti nisbetinde affedebilirler.
Bu sebepledir ki şahsî meselelerde affetme fazîletini gösteremeyip kin ve intikam gütmek, kâmil mü’minlere aslâ yakışmaz. Mü’mine düşen, kusurlu insana karşı gazap yerine merhamet duygusuyla dolu olmaktır. Günahkâra, sürüklendiği günahtan dolayı acıma hissiyle mukābele etmek, îmanda kemâle ermenin bir ifâdesidir. Zira kâmil mü’minler, kusur işleyen bir mü’mine karşı -o kusur kendilerine karşı işlenmiş olsa dahî- bir doktorun hastasına muâmelesi gibi bir tavır sergilerler. Hiçbir doktor hastasına, yakalandığı hastalıkta şahsî bir kusuru olsa bile kızmaz. Kendisini hastasına şifâ sunmakla mükellef bilir. Bu ahlâk ile yaşayan Hak dostları da, günaha olan nefreti, günahkâra taşırmazlar. Onları yaralı bir kuş gibi kabul ederek gönül sarayında irşad ve ıslah gayreti içinde olurlar.
Nitekim Sehl-i Tüsterî’ye, ahlâktan sorduklarında şöyle buyurmuştur:
“Ahlâkın en küçük derecesi; eziyete katlanarak intikam peşinde olmamak, zâlime bile merhamet edip onun için istiğfâr etmek ve ona acımaktır.” (İhyâ, III, 163)
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-’ın naklettiği şu hâdise de, böyle bir gönül kıvâmına sahip olmanın, kulu cennet yolcusu kılacağını ne güzel beyân etmektedir:
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile beraber oturuyorduk. Buyurdular ki:
“–Şimdi yanınıza cennetlik bir adam gelecektir.”
Bir de baktık ki Ensâr’dan, abdest suyu sakalından damlayan ve ayakkabılarını sol eline asmış bir adam çıkageldi. Ertesi gün olunca Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine evvelki gibi söyledi. Bu adam yine önceki gibi çıkageldi. Üçüncü gün olunca Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz yine aynı sözü tekrar etti ve yine aynı adam ilk hâliyle geldi. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kalkınca Abdullah bin Amr -radıyallâhu anh-, o adamı takip etti ve ona:
“–Ben babamla münâkaşa ettim, üç gün onun yanına gitmeyeceğime yemin ettim. Bu zaman zarfında beni evinde misafir eder misin?” dedi. Adam da kabul etti.
Daha sonra olanları, Abdullah bin Amr -radıyallâhu anh- şöyle anlattı:
“–Üç geceyi onunla bir arada geçirdim. Fakat gece boyunca uzun uzun ibadet ettiğini görmedim. Ancak fecre kadar, zaman zaman uyanıp zikretti ve tekbir getirdi. Onun hayırdan başka bir şey söylediğini de işitmedim. Üç gün geçince sanki onun amelini küçümser gibi oldum ve dedim ki:
«–Ey Allâh’ın kulu! Babamla aramda bir ihtilâf yoktur. Fakat Rasûl-i Ekrem’in senin için üç kere; “Şimdi yanınıza cennetlik bir adam gelecektir.” buyurduğunu işittim. Üç defa da sen çıkageldin. Ne gibi ameller işlediğini öğrenmek için senin yanında kalmak ve seni örnek almak istedim. Fakat senin büyük bir amel işlediğini de görmedim. Seni Rasûlullâh’ın söylediği mertebeye ulaştıran amel nedir?»
O zât:
«–Şu gördüğünden başkası değildir.» dedi.
Fakat ben ayrılmak için döndüğümde ardımdan seslenerek dedi ki:
«–Evet, benim amelim, senin gördüğünden başkası değildir. Ancak ben müslümanlardan hiç kimseye karşı kalbimde en ufak bir kin tutmam ve Allâh’ın verdiği herhangi bir nîmet ve hayırdan dolayı da kimseye aslâ hased etmem.»
Bunun üzerine:
«–İşte seni o dereceye ulaştıran bu hâlindir.» dedim.” (Ahmed, III, 166)
Şu kıssa da affedebilme ahlâkının yüceliğini ne güzel ifâde etmektedir:
Ahnef bin Kays’a:
“–Güzel ahlâkı kimden öğrendin?” diye sordular. O da:
“–Kays bin Asim’den öğrendim.” dedi. Kendisine:
“–Bu zât nasıl bir ahlâka sahipti?” diye sorulunca da şu îzahta bulundu:
“–Bu zât bir gün evinde otururken câriyelerinden biri elinde demir şiş ve şişte kebap olduğu hâlde yanına girdi. Her nasılsa şiş câriyenin elinden düşerek küçük oğlunun başına çarptı ve çocuk öldü. Bu zor vaziyet karşısında câriye dehşete kapıldı, perişan oldu ve âdeta eridi. Fakat o zât, böyle bir anda bile hiddetlenip çıkışmak yerine câriyeye; «Üzülme, ilâhî takdir böyleymiş, senin bir kastın olmadığı için bir suçun da yok, senin bu vicdan ürperişine karşılık ben de seni âzâd ettim.» demiştir.” (İhyâ, III, 164)
Diğer taraftan, affede affede ilâhî affa lâyık olma azmi içinde olan bir mü’min, pişman olup kendisinden özür dileyenlerin özrünü kabûl etmek sûretiyle de, Tevvâb olan, yani tevbeleri kabul eden Rabbinin ahlâkından hisse almış olacağını unutmamalıdır.
Dipnotlar:
[1] Bkz. Yûsuf, 91-92.
[2] Bkz. Sâmiha Ayverdi, Mesih Paşa İmamı.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlakından 2, Erkam Yayınları