Eğitimde En Büyük Sorumluluk Kimde? Çocuğumuzu Günümüzün Şerlerinden Nasıl Koruruz?

ÇOCUĞUMUZ

Eğitimde en büyük sorumluluk kimde ve çocuğumuzu günümüzün şerlerinden nasıl koruruz? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi cevaplıyor.

(Osman Nuri Topbaş Hocaefendi'nin eğitimciler üzerine 2021 yılında yapmış olduğu özel mülakatın bir kısmıdır.)

Evlâtlarımıza Saldırı Var

En büyük vazife anne babadan başlıyor. Eğer anne baba varsa, evlatlara İslâm karakteri ve şahsiyetini miras bırakacaktır. Zamanımızda ahireti unutturmaya çalışan modern bir cahiliye devri yayılmakta. Aynı temas ettiğimiz zaman bir geometri farkı var. Ne vardı cahiliye devrinde? Ahiret istenmiyordu, “büyük haber” denildi. Birçok zavallı, güçsüz ülkeler matem ülkesi hâline geldi. Suriye’ye bak, Myanmar’a bak, Yemen’e bak… Say sayabildiğin kadar. Globalleşme ile bu dünya karşısında evlatlarımıza bir saldırı var. Televizyonun kirli vitrinleri, internetin iğrenç sokakları, insanı robotlaştıran ahmak modalar, çarpıtıcı reklamlar cep telefonlarına kadar her tarafı yayıldı.

Geniş Ailenin Önemi

Zamanımızda evlatların terbiyesi çok büyük bir ehemmiyet taşır hâle geldi. Eskiden geniş bir aile vardı. Bugün denildiği gibi çekirdek aile yoktu. Yani çocuk bir evde anne baba vardı; salih ve saliha olanlar, onun yanında tecrübesi olan nine vardı, dede vardı, halalar vardı, teyzeler vardı. Geniş bir aile kütlesi vardı, çocuk bunun içindeydi. Ondan sonra bir de mahalle vardı. Yani çocuk bu üç şeyin içinde büyüyordu. Öyle ki yaramazlık yapmak isteyen bir çocuk bile kendi mahallesinde bunu yapamazdı, utanırdı; gidip başka mahallede yapardı. O da tabii azdı. Yani bugün bu koruyucu içtimaî muhit kayboldu.

Anne Baba Kayboldu

Bugün anne baba da kayboldu; o da işe gidiyor, çocuklarını sokağın insafına bırakıyor. Eskiden görmüş geçirmiş dedelerden ilim ve irfan, İslâm nezaketi, zarafeti, edebi ile kemal bulmuş ninelerden adap öğreniyorlardı. Mesela büyüğün yanında ayağa kalk, abdest al gel, havlu tut, ayakkabıyı çevir, sabah giderken elini öp, duasını iste diyorlardı. Böylece evlatlar her yönden gelen müsbet telkinlerin bereketiyle sağlam bir şahsiyet kazanırdı.

Maalesef bugün modern hayatın dayattığı yapı evlatları o güzel terbiyeden mahrum bıraktı. Dede nineler ayrı bir evde, anne baba geçim için iş hayatında koşturmacada. Dolayısıyla yalnız kalan çocuklarımız şahsiyet ve karakterlerini okulda seküler eğitim sistemi, arkadaş çevresi, evde sokak, televizyon ve internet ile şekillendiriyor. Bu evlatlarımız arasında gafil insanlara özenme ve taklit başladı. Bir artiste özeniyor, bir sporcuya özeniyor. Evet özensin ama faziletle beraber özensin. O yok; selde sürüklenen kütükler gibi akıp gidiyor.

Tek Çıkış Yolu Nedir?

Bugün aileler ve evler İslâm’ın kalesi hâline gelmeli. Tek çare bu. Kur’an kursları, kaliteli imam hatipler bulunmalı, onları desteklemeli ve evlatlarımızı bu müesseselerde Kur’an ahlakı ve sünnet şuuruyla yetiştirmek zarurîdir.

Bir misal: Annenin rolü…

Ahmed bin Hanbel şöyle anlatıyor:

“On yaşımdayken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemiştim. Sabah namazından önce annem beni kaldırır, soğuk Bağdat günlerinde abdest suyumu ısıtırdı. Sonra elbiselerimi giydirirdi. Evimiz uzak ve yol karanlık olduğu için, kendisi de başörtüsünü takıp tesettüre bürünerek benimle birlikte camiye kadar gelirdi.” (Ali el-Karnî, Durûs, XXVI, 4, XLIII, 21)

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri şöyle diyor:

“Benim kabrimi ziyaret etmek isteyenler, önce annemin kabrini ziyaret etsin.”

Abdurrahman (Molla) Câmî Hazretleri de:

“Ben annemi nasıl sevmem ki; o beni bir müddet cisminde, uzun bir zaman kollarında, ölünceye kadar da kalbinin şefkat köşesinde taşımıştır. Ona hürmetsizlik göstermekten daha kötü bir şey bilmiyorum!..”

Ebû Hanîfe Hazretleri, en yüksek dînî makam olan Bağdat kadılığını, halîfenin sû-i istimal edebileceği endişesiyle reddetmişti. Halîfe ise bu ret karşısında onu hapsetmişti. Bunun üzerine o koca imam demiştir ki:

“‒Bu hâlimden sakın annemin haberi olmasın! Zindan bana ağır gelmez, fakat annemin üzülmesine dayanamam!”

Asla Unutmayın!

Şunu unutmamak lazım: evlatlar anne babanın ne söylediğine değil, ne yaptığına bakar. Anne babalar İslâm ahkâm ve ahlâkını yaşayan numune olursa, evlatlar o yoldan yürür. Bu sessiz bir tebliğdir; belki sözlü tebliğden daha tesirlidir. Ömer bin Hattab: “Siz susarak İslâm’ı temsil edin.” buyurur.

Osmanlı’da fethedilen yerlere Anadolu’nun temiz halkı gitmiş, onların güzel ahlâkı ile insanlar İslâm’a girmiştir. Bugün ise sanal ortam evlatlarımızın akıl ve gönül dünyalarını dumura uğratıyor. Niçin dünyaya geldiğini, kimin mülkünde yaşadığını, gelişin ve gidişin hikmetini idrak edemiyor. Kalbinin önüne iki perde düşüyor; Rabbini unutuyor.

Bir çocuğu yetiştirmek sadece karnını doyurmak ve yatacak yer vermek değildir. Onun akıl ve ruh dünyasını ilim ve irfanla teçhiz etmek zarurîdir. Eğitimci, eğittiği kişiyi gönül insanı olarak yetiştirmelidir. Zahiri ilimlerle beraber maneviyat, sır ve hikmetlere karşı alâka uyandırmalıdır. Böylece onun tefekkür dünyası canlanır.

Neticede öğrenci, ayetten hisse alacak, “Aman ya Rabbi!” diyecek, faziletlerle donanacak, gönlünde birtakım tecelliler olacak ve etrafında yangından insan kurtarmaya gayret edecektir. Rabbimiz gönüllere ihlâs ölçüsünde selâmet ihsan eder.