Ebû Süleyman Dârânî’nin Sohbeti

İHSAN

Ebû Süleyman Dârânî nasıl sohbet ederdi? Ebû Süleyman Dârânî Hazretleri’nin sohbetini yazımızda okuyabilirsiniz.

Ebû Süleyman Dârânî -rahmetullâhi aleyh- bir sohbetinde şöyle buyurur:

MÂRİFET, SÖZDEN DAHA ÇOK SÜKÛTTADIR

Hakk’ı gazaplandıran halkın amelleri değildir. O’nu memnun edecek olan da kulların yaptıkları değildir. O, bir topluluktan hoşlandı mı onlara hoşlandığı kimselerin amelini yaptırır. Bir kavme de gazap etti mi, onlara gazaplandığı kimselerin amelini yaptırır.

Âhiret yolları çoktur, bunlardan pek çoğunu bilirim. Bunlardan biri de tevekküldür, ama ben onun kokusunu koklayamadım. Bende onun tatlı kokusunu duyacak burun yok.

Kalplerde bulunan şeyler O’na nasıl gizli olabilir ki, kalplerde bulunan her şeyi oraya atan da O değil mi? Kendisinden gelen bir şey O’na nasıl gizli olabilir?

Hakîkate âit bazı keşfi bilgiler, kırk gün süreyle kalbimi sarar; ben, iki şâhit olmadan onların gönlüme girmesine izin vermem. O iki şâhit: Kitâb ve Sünnet’tir. Bazen bir âyeti beş gece tefekkür ederim. O âyet hakkında düşünmeyi terk etmesem ebediyen onu geçemezdim. Bazen de Kur’ân ’dan bir âyet gelir ve akıl onunla uçar gider. Daha sonra aklı geri veren Allâh’ı tespih ederim.

Mekke’de ilm-i mârifet konusunda bana bir kelime söyleyip faydalı olacak birinin bulunduğunu bilsem, ayaklarımla bin fersah yol yürüyecek bile olsam, onu dinlemek için giderdim.

Îman, yakînden daha faziletlidir. Çünkü îman yurttur, yakîn ise süreli ve gelip geçicidir. Kişi yakîninde müşâhede ettiği ölçüde bir özellik çizer ve nefsini de bu özellikle vasıflar. Bununla da Allâh’ın nezdinde garip olmayı murat eder. Çünkü yakîn, kalpteki bilginin durulması ve bu bilginin oraya yerleşmesidir. Bu konuda insanların dereceleri birbirinden faklıdır.

Mârifet, konuşmaktan daha çok sükûtta bulunur. Mûsâ aleyhisselâm bir gün yırtıcı hayvanların parçalayıp karnını deştiği bir adama rastladı ve onu tanıdı. Başı üzerinde durarak dedi ki: “Ya Rabbi! O sana itaatkâr idi. O hâlde bu hâl nedir?” Allah Teâlâ ona vahyedip; “Ey Mûsâ! Bu kulum bana ameli ile yükselemeyeceği bir derece istedi. Kendisini istediği dereceye ulaştırmak için ona bu musîbeti verdim.” buyurdu.

Bir kimsenin içine bir iyilik doğduğu zaman onu hemen yapmasın. Şerîata muvafık olup olmadığını araştırsın, muvafık ise Allah Teâlâ’ya hamd ederek yapsın. (Böyle söylemesindeki hikmet, muhtelif bidatlerin ortalığı kaplamış olmasıdır. Allah Teâlâ’nın koruduklarından başka bütün gönülleri bidatler kapladı. Böyle her hatıra geleni yapmak, kalplerin berraklığını bulandırır ve bu karışıklık sebebiyle bâtıl, hak gibi görünebilir. Bunun için haberlerin şehâdetini aramakla ihtiyatlı davranmalıdır.)

Bazı yöneticilerden duyduğum (yanlış) şeyleri düzeltmek isterdim, beni öldürürler korkusu ile sarf-ı nazar ederdim. Fakat korkum, ölümden değil, bu vesile ile ölüm ânında bana gelecek gururdan idi.

Eğlence erbabının eğlence yerlerinde daldıkları zevkten, ibâdet erbabının gece karanlığında yaptıkları ibâdetteki zevkleri daha büyüktür. Hatta eğer geceler olmasaydı, yaşamayı dahi arzu etmezdim. Âbidlerin gece ibâdetinden aldıkları zevki, ibâdetlerinin sevabı ile karşılaştıracak olsan, o zevk, ibâdetlerinin mükâfatından çok daha fazla gelirdi.

Allah’tan bir şey isteyecek olan kimse, önce salâvat-ı şerife getirsin, sonra ihtiyacını istesin ve sonra salâvat-ı şerife ile duâsını bitirsin. Zîra Allah Teâlâ’nın iki taraftaki salâvat-ı şerife’yi kabul ederken aradaki dileği de kabul etmemesi, O’nun keremine yakışmaz.

Yalnız şu iki sınıf insandan biri ile arkadaş olun: Dünyalıkta sana faydası dokunan ve âhiret hususunda kendisinden faydalandığın kimseler. Bunlardan başkası ile düşüp kalkmak, en büyük ahmaklıktır. Bütün dünya benim olsa da, hepsini birden kardeşime yedirsem, yine bana az gelirdi. Ben ancak, arkadaşıma yedirdiğim yemeğin tadını alırım. Bu zamanda birisiyle kardeşlik olursan, sevmediğin hareketlerinde onu muaheze etme. Çünkü alacağın cevâbın daha kötü olacağından emin değilsin.

Bütün insanlar beni, olduğumdan daha aşağılamak, hakâret etmek isteseler, bunu yapamazlar. Çünkü herkesin, hakâret derecelerinin en aşağısı olarak düşünebileceklerinden daha aşağı olduğumu biliyorum. Bir kimse, bir mü’mini gözünde küçültür, kendini ondan daha kıymetli zannederse, hangi ibâdeti yaparsa yapsın, tat ve zevkine varamaz.

Kalp, çatılı bir kubbe gibidir. Etrafında kapalı kapıları vardır. Amel ile hangi kapıyı açarsa, işte o kapıdan melekût ve Mele-i A’lâ tarafına bir yol açılmış olur. Bu kapı, mücahede ve şüpheli şeylerden çekinerek verâ sâhibi olmak, şehvet ve lezzetlerden kaçınmakla açılır.

En zor, ama en makbûl şey sabırdır. Sabır, iki kısımdır. Birincisi, Allah Teâlâ’nın yapmamızı emrettiği, fakat nefsimizin istemediği ibâdetleri yapmaya devam etmekte sabretmek, ikincisi ise, Allah Teâlâ’nın yapmamızı yasak ettiği, fakat nefsimizin hoşuna giden şeyleri yapmamaya devam etmekteki sabırdır.

Ne olurdu giydiğim elbisenin başkalarının giydiği gömlekten daha kötü olması gibi, kalbim de diğer kalplerden daha kötü olsaydı. Fakirler yamanmış elbise giyer, bazıları çöplüklerden kumaş parçaları toplayıp onlarla elbiselerini yamarlar, hatta sâlih kişilerden bazıları da böyle yapmıştır. Müracaat edecek yerleri ve imkânları olmadığından yamaları çöplüklerden, lokmaları kapılardan toplarlardı. Elbisenin kısa olmasında (yerlere sürünecek kadar uzun olmamasında) üç güzel haslet vardır: Sünneti uygulamak, temizlik ve kumaşın artması (iktisat).

Onlardan biri üç dirhem kıymetinde bir aba giyer, fakat bunun altında, gönlünde gizlediği şehvet beş dirhemliktir. İşte bu yakınlaşmayı reddetmektir. Elbisesi kaba kumaştan olanın yiyeceği de aynı şekilde olmalıdır. Yiyecekle elbisenin aynı seviye ve kalitede olmaması kişide gizli bir arzunun varlığına delâlet ederek, birtakım aykırılıkların mevcudiyetini gösterir. Bu, ya giyilen, elbisenin halka hoş görünmek için olduğunu veya yiyecekte çok büyük kötülüklerin varlığını ifade eder. Her iki durum da bir hastalıktır ve normale dönmek için mutlak tedaviye ihtiyaç vardır.

En sağlam kale, dilini korumaktır. İbadetin özü açlıktır. İnsanı Allah Teâlâ’dan uzaklaştıran şeylere muhabbet etmek, bütün kötülüklerin başıdır. Dünyevî ve uhrevî bir ihtiyaç murat ettiğin zaman onu bitirinceye kadar yemek yeme! Çünkü çok yemek, kalbi öldürür. Akşamleyin bir lokma az yemek, benim için bir gece ibâdetten daha sevimlidir. Açlık, Allâh’ın hazinelerindendir. Allah dilediği ve sevdiği kimselere açlığı verir. Açlığa devam edin. Çünkü açlık nefsi terbiye eder, kalbi yumuşatır ve semâvî ilimlerin insanda inkişafına sebep olur.

Benim ibâdetten en çok zevk aldığım zaman, karnımın sırtıma yapıştığı aç zamanlarımdır. Karnını doyuran kimseye altı âfet gelir. Bunlar münâcaat zevkinin kaybolması, hikmetli sözleri ezberlemenin güçleşmesi, acıma hissinin azalması -çünkü tok acın hâlinden bilmez-, ibâdetin ağır gelmesi, arzu ve isteklerin artması ve midesi boş olan Müslümanlar câmiye koşarken onun helaya koşmasıdır. Ben öyle insanlara yetiştim ki, onlar açlığı kendileri için ganimet sayardı. Tıpkı şimdikilerin tokluğu ganimet saydığı gibi.

Sana, yemek istemediğin hâlde canının arzu ettiği bir şey takdim edildiği zaman, ondan az bir miktar ye ve fakat nefsinin arzu ettiği kadar yeme. Bu suretle bir yandan nefsinin şehvetini teskin etmiş, öte yandan tam arzusunu yerine getirmemekle onu kederlendirmiş olursun.

Dünya ve âhirete âit bir iş dilemeden önce bir müddet aç kal. Dileğini sonra Allah Teâlâ’ya arz et. Zîra tokluk, aklı ve kalbi bozar. Karnı aç olanın kalbi saf ve ince olur. Tok olanın kalbi ise kör ve azgın olur.

Bir keresinde canı tuzlu sıcak bir çörek istedi. Getirilenden ısırdı, sonra ısırdığını atarak ağlamaya başladı ve: “Şehvetimin uğrunda acele ettim. Hâlbuki bu hususta uzun zaman sabretmiş ve cehd u gayret göstermiştim. Sen beni serbest bırak, ben tövbeye azimliyim.” dedi.

Dünyaya meyil ve muhabbeti olup dünyalık isteyenlere her ne verilirse, onlar yine onun fazlasını, âhirete de meyil ve muhabbeti olarak âhiret hususunda istekte bulunanlara ne verilirse, onlar da yine onun fazlasını isterler ki, bunun sonu gelmez. Dünyadan yüz çevirip bu kadarla yetinen kimse, rahatâ ulaşmakta acele etmiştir. Âhiret sevgisi bulunan kalbe, dünya baskı yapar, fakat dünya sevgisi olan kalbe âhiret uğramaz. Çünkü âhiret keremli, dünya ise kıymetsizdir.

Aklı başında olan kimse, geleceği için değil de, taat ve ibâdetsiz geçirdiği günleri için ağlasa da bu hâl, ölünceye kadar devam etse hakkıdır. Ya geleceğini geçmişi gibi cehâlet içinde karşılayanın hâli nice olur? Akıttığı yaş ile gözünde gargara eden, yani yaşı yalnız gözünün içini ıslatan gözün sâhibi kıyâmet günü zilletle karşılaşmaz. Şâyet yaşı akarsa, ilk damlası ile Allah Teâlâ cehennem deryasını söndürür. Eğer bir cemaat hakkında ağlasa, o cemaat azap olunmaz.

Zühd hakkında pek çok sözler duyduk. Bize göre zühd, kulu Allah’tan meşgul edecek her şeyi terk etmektir. Allah Teâlâ’nın: “Kalb-i selîm ile Allâh’a varanlar başka.” (Şuarâ, 89) âyetindeki kalp, içinde Allah’tan başkası bulunmayan kalptir. Bu da dünyadan zühd etmeleri, kalplerinin âhiret için dünya meşgalesinden fariğ olmaları sebebiyledir. Allâh’ın öyle kulları vardır ki, cennet ve nimetleri onları, Allah’tan alıkoyamamış, nerede kaldı ki dünya nimetleri alıkoysun.

Dünyanın hiç olduğunu bilmeyen, zühd sâhibi olamaz. Dünya, kendisini isteyenden kaçar, kendinden kaçanı kovalar. Kendinden kaçanı yakalayabilirse, yaralar. Kendini isteyip bağlananı ise öldürür. Çünkü dünya ile güreş etmeye gelmez. İnsanı yener, sırtını yere getirir. Dünyaya bağlanmak, Allah Teâlâ’nın rızâsını kazanmaya mâni olan bir perdedir. Âhireti düşünmek ise, gönlün canlanmasına sebep olur. İbret almakla ilim, tefekkür ile de Allah korkusu artar. Dünya sevgisinin yerleştiği bir kalpte, âhiret düşüncesi göç edip gider

Gözünüzle ağlamayı ve kalbinizle düşünmeyi âdet hâline getirin. Âhireti düşünmek aklın alâmeti ve kalbin hayatıdır. Kadın olsun, çocuk olsun, mal olsun, seni Allah Teâlâ’yı anmaktan alıkoyan her şey hayırsızdır. Allah Teâlâ’yı tanıdıktan sonra, O’ndan başkasına meyletmeyin.

Gece olduğu, gözler uykuya vardığı, herkes kendini sevenlerin yanında bulunduğu zaman; âriflerin kalpleri, Rablerinin zikriyle coşar ve lezzet duyar. Onların niyet ve gayretleri Allah Teâlâ’ya kavuşmak olur. Onlar Rablerinin huzurunda diz çökerler, mahzun bir hâlde münâcaat ve niyazda bulunup yalvarırlar. Allah’tan korkmak ve O’nun rızâsına kavuşmak için gözyaşlarının aktığı, secde ettikleri yerler ıslanır. Allah Teâlâ bu kullarına rahmet nazarıyla bakar ve “Ey beni iyi tanıyan dostlarım! Benim zikrimle meşgul oldunuz ve benim rızâma kavuşmak için gayret ettiniz. Kalplerinizden benim zikrimden başkasını uzaklaştırdınız. Size müjdeler olsun ki, bana kavuştuğunuz zaman yakınlık ve sevinç sizin içindir.” buyurur.

***

Ahmed b. Ebû’l-Havârî diyor ki: “Mâlik b. Dînâr’ın, Muğîre’ye:

-“Eve git de bana hediye ettiğin ibriği al. Zîra o benim huzurumu bozuyor. Onun sebebiyle şeytan bana, ibriği çaldılar ve çalıyorlar, diye vesvese veriyor” dediğinden bahsettiler, şöyle söyledi: “İşte bu, sûfiyenin kalb zayıflığından gelir. Onlar aldıkları dünyalıktan aleyhlerinde olanlarından yüz çevirirler. Yani ibriğin evde bulunmasından hoşlanmaması, zafiyet ve noksanlığından dolayı ona iltifat etmesi bakımındandır. Yoksa tam kemâle erse, ibrik evde olsa da olmasa da, çalınsa da, çalınmasa da kendisi için fark etmezdi.

Ölüm döşeğine yattığı vakit ziyaretine gelenler: “Sana müjdeler olsun ki, mağfireti çok, merhameti bol olan Allâh’a gidiyorsun.” dediler. O ise: “Öyle diyecek yerde iğneden ipliğe her şeyin hesabını görecek olan Allâh’ın huzuruna gidiyorsun desenize?” diye onlara çıkıştı.

Sâlihlerden bir zât, bir gece rüyasında O’nu uçarken gördü ve:

– Hayrola, bu hâlin ne, diye sordu. O:

– İşte şimdi cezaevinden kurtuldum ve serbest kaldım.” dedi. Bu zât sabahleyin uyandı, merak etti ve: “Bu zât ile gidip görüşeyim” diye soruşturunca “size sağlık, o, geçtiğimiz gece vefat etti” dediler.

Yine rüyada görülüp durumu kendisinden soruldu: “Rabbim bana merhamet etti, ancak bana en çok zararı dokunan, insanların parmak ucu ile beni birbirlerine göstermeleri oldu” diye cevap verdi.

Kaynak: Mehmet Lütfi Arslan, Marifet Meclisleri, Erkam Yayınları