Dünyadaki Zulüm ve Anarşinin Sebebi Nedir?

İSLAM

İslâm’a gönül verip ona hizmet etmek isteyenler, bu mukaddes dâvânın her şeyden önce insanın ihyâsı olduğunu iyice bilmeli ve her insana, onun aslî cevheri itibâriyle -eşref-i mahlûkât olduğu düşüncesiyle- yaklaşmalıdırlar.

İslâm’ın ideali, ahsen-i takvîm kıvamını insana hâkim kılmaktır. Bu da, insanın fıtratındaki mükemmelliği gölgeleyebilecek her türlü ârızî tesirleri temizleyerek, onu ihyâ etmek demektir. Böyle bir seviye ise ancak, gönül ölçüleriyle ortaya çıkan güzellikleri yeşertebilmekle mümkündür.

Bunun için İslâm, doğuşundan itibâren insanın terbiyesini ve ahlâkî olgunluğunu esas almış ve müntesiplerini bütün insanlığın kendilerine hayran kaldığı şahsiyetler hâline getirmeyi başarmıştır. Ömrü boyunca nefsine uyarak hayvânî bir hayat yaşayan nice gâfil insanları, melekî ölçülerle olgunlaştırabilmiştir. Meselâ bir zamanlar kızını diri diri toprağa gömmüş bir kimse olan Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh-, daha sonra bir karıncayı dahî incitmekten çekinen ulvî bir gönül adamı olmuştur.

İSLÂM İNSANLARA AŞK İLE YAKLAŞIR

Bu itibarla İslâm, insanlara aşk ile yaklaşan bir rûhu temsîl eder. İslâm’ın gönüllere yerleştirdiği merhamet çekirdeğinden fışkıran mesûliyet hissi, insanı davranış mükemmelliğine ve neticede iki cihan saâdetine ulaştırır.

Çünkü İslâm, insanın ihyâsıdır. Ve İslâm’ın yüce yapısının doğurduğu bütün duygular, gerçek mânâda en insânî duygulardır. İşte Yûnus bu duygular içinde şöyle demiştir:

Gelin tanış olalım,

İşi kolay kılalım,

Sevelim, sevilelim;

Dünya kimseye kalmaz!..

Bu hissiyât, şanlı ecdâdımız ile o kadar bütünleşmiştir ki, bir muhârebe sonrası esir düşen bir düşman kumandanına:

“Ne zâlimsin ey merhamet; bana düşmanımı bile sevdiriyorsun!” dedirtmiştir.

İSLÂM VE TERÖR YAN YANA GETİRİLEMEZ

Zamanımızda bir kısım nasipsiz gâfiller, İslâm’ın muhtevâsındaki bu engin rahmet ve merhamet mükemmelliğini, “terör” gibi bir mefhumla yanyana getirebilmektedirler. Böylece -âdetâ- güneşi balçıkla sıvamaya çalışmaktadırlar. Kitleleri belli bir tesir altında bulundurmak ve onlara meçhûl ve hayâlî bir tehlikeyle dehşet ve korku hissi verebilmek için -ekseriyâ- mâsum insanları kurban olarak seçmektedirler. İslâm ise, suçlu ve kusurluyu bile af ve merhametle kucaklayıp ıslâh etmeyi emretmektedir. Hâl böyleyken İslâm’ın, mâsumlara yönelecek bir korkutma ve yıldırmayı kabul etmesine imkân ve ihtimal var mıdır?

İslâm, doğduğu günden itibâren, dâimâ bütün muhâtaplarını, kâfir veya mümin olduklarına bakmayarak adâlet ve merhamet ile kucaklamıştır. Mal, can ve tabiata karşı her türlü tahripkâr fiili, kesinlikle menetmiştir. Kurduğu devleti; mal, can, ırz ve ailenin korunması, ruh sağlığı, ictimâî nizam ve ahengin sağlanmasıyla mükellef kılmıştır. Bu üslûbun, terörle uzaktan ve yakından bir alâkası olamayacağı gibi, onun zeminini oluşturacak her türlü davranışı da peşinen ortadan kaldırdığı inkâr edilemez.

PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN, İDARECİLERE ÖNERDİĞİ SAHABE

Müslim bin Hâris -radıyallâhu anh- anlatır:

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bizi bir seriyye ile gazveye göndermişti. Ancak ben gazve mahalline yaklaşınca atımı hızlandırıp arkadaşlarımı geçtim ve bizimle karşılaşacak olan köy halkının hidâyetlerine vesîle oldum. Böylece muhârebe olmadı. Ancak durumun hassâsiyetinden gâfil olan bazı arkadaşlarım bu davranışım sebebiyle:

“−Bizi ganîmetten mahrum ettin!” diyerek beni ayıpladılar ve Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in yanına dönünce, yaptığımı ona haber verdiler. Fakat Âlemlerin Efendisi beni çağırttı ve yanına varınca, davranışımdan dolayı beni takdîr ederek şöyle buyurdu:

“−Bilesin ki, Allâh senin için, o kurtardığın insanlardan her birisi sebebiyle şu kadar sevap yazmıştır.”

Sonra devamla:

“Seni, benden sonra gelecek müminlerin idârecilerine tavsiye eden bir mektub yazayım!” dedi. Ardından mektubu yazdırdı, üzerini de mühürleyerek bana verdi...[1]

HÂLİD BİN VELİD'İN ÖLÇÜSÜZ KILIÇ KULLANMASI

İbret dolu başka bir tablo da şöyledir:

Bi’r-i Maûne faciasında 70 İslâm mualliminin katledilmesi ve daha başka katliam ve suikastlerin yaşanması üzerine Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- kabilelere gönderdiği muallim heyetlerine onları muhâfaza için bir miktar asker vermekteydi. Bu askerlere de muallimlerin hayatlarını korumak zarûreti hâsıl olmadıkça silahlarını kesinlikle kullanmamalarını tenbih etmekteydi. Ancak bir defasında bu muhafızlardan Hâlid bin Velid, tenbih edilen ölçü dışında kılıcını kullandı. Bundan haberdar olan Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, büyük bir üzüntüyle kıbleye dönerek:

“Yâ Rabbî! Hâlid’in yaptığından berîyim; aslâ râzı değilim.” cümlesini üç defa tekrar etti.

Ardından hâdisenin yaşandığı yere Hazret-i Alî’yi gönderdi ve yalnız insanların değil, hayvanların, hattâ köpeklerin bile diyetini ödedi.[2]

OSMANLI'NIN GAYRİ MÜSLİMLERE MUÂMELESİ

Bu yüce ahlâkı kendilerine şiâr edinen Osmanlılar da, hâkim olduğu yerlerdeki gayr-i müslimleri İslâm’a girmeye zorlamamış, soykırım ve kültür emperyalizmi gibi zulümlere aslâ meydan vermemiştir. Ülkelerindeki gayr-i müslimleri Allâh’ın kendilerine emâneti kabul etmişler ve onlara bu zihniyetle muâmelede bulunmuşlardır. Bu davranışın bereketiyledir ki Lehistan’da:

“Osmanlı atları Vistül Nehri’nden su içmedikçe, bu ülke hürriyet ve istiklâle kavuşamaz!..” sözü, bir darb-ı mesel hâline gelmişti.

Bu yönüyle Osmanlı, başka milletlerin tercih ettiği bir devlet hüviyetinde olmuştur. Nitekim Fâtih’in askerleri surları zorlarken, Bizans asillerinden olan hristiyan Grandük Notaras’ın, Ayasofya’daki bir müzâkerede Papa’dan yardım taleb edilmesi teklîfine karşı sarfettiği şu ifâde de meşhurdur:

“İstanbul’da kardinal serpuşu (şapkası) görmektense, Türkler’in sarığını görmeyi tercîh ederim!..”

Husûsiyle bugün, Rabbimizin “Rahmân ve Rahîm” tecellîlerinden nasîb alarak Hâlık’tan ötürü mahlûkâta merhameti kâmil bir tarzda yaşayabilme mecbûriyetindeyiz. Bu hâl ise, Hakk’a yakın olabilmenin en büyük müessirlerinden biridir.

YARATANDAN ÖTÜRÜ  YARATILANA MERHAMET

Bir müminin gönül ufkunu gösteren şu misâl ne kadar ibretlidir:

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, bir yolculuğu esnâsında mola verdiği bir ağaç altında yemek yemiş, sonra yoluna devam etmişti. Bir müddet sonra, torbasının üzerinde dolaşan bir karınca gördü ve üzülerek:

“Bu hayvanı vatan-cüdâ ettim (Vatanından ayırdım)!” dedi.

Derhal geri döndü ve yemek yediği mekâna varıp o karıncayı yerine bıraktı. Zîrâ o, “şefkat li-halkillâh” (yaratandan ötürü yaratılana merhamet) şuûruyla bir karıncanın dahî hakkına riâyetin ehemmiyetini idrâk hâlindeydi.

İşte hayvanâta karşı dahî böylesi bir incelik kazandıran İslâm, insanı çok daha azîz bir varlık olarak bilir ve bu kıymeti muhâfaza yolunda beşerin süfliyâta düşmeyip ulvîliklere doğru mesâfe katetmesini ister. Yâni, “ahsen-i takvîm” cevheri dikkate alındığında, insan mefhûmuna atfedilecek ehemmiyet, gerçek mânâsına ulaşmış olur. İslâm’ın insanla ilgili bütün kâidelerinde, hep bu ruh ve ölçü müşâhede edilir. Nefsânî temayüllerini azdırarak onu aşağılamak yerine, meleklerin bile gıpta edip imreneceği ulvîliklere nâil kılmak, İslâm’ın temel hedeflerinden biridir.

DÜNYADAKİ ZULÜM VE ANARŞİNİN SEBEBİ

Bugün, dünyanın binbir zulüm ve anarşiye sahne olması, hiç şüphesiz insanların, azgınlaşan nefsânî ihtiraslarına tâbî olarak, ilâhî aşk ve muhabbet gibi insanı yükselten hasletlerden uzaklaşmalarındandır. Yâni İslâm’ın eşsiz güzelliklerinden mahrum kalmanın tabiî bir neticesidir. Bu durumda İslâm’ı iyi anlamak, onun ilâhî sadâsına cân u gönülden kulak vermek ve hayatın bütün îcâb ve dekoruyla fânîliğini kavramak, binbir girdap ve sefâlette kıvranan insanlığa yeniden kurtuluş imkânı sağlayacaktır. Diğer bir ifâdeyle, beşeriyetin asıl ihtiyacı, İslâm’ın engin muhtevâsını lâyıkıyla öğrenip, hayatı ona göre tanzim etmektir. Zîrâ onun diriltici ve bereketli nefhası, kıyâmete kadar insanlığın muhtaç olduğu en feyizli bir kaynaktır. Yûnus Emre Hazretleri’nin hakîkî aşk sebebiyle:

“Yaratılanı hoşgör, Yaratan’dan ötürü!”

şeklinde bütün mahlûkâtı kucaklayan beyânı, dünyanın neresinde olursa olsun, hakikatten uzak düşmüş kimseye, onu dünya ve âhiret planında kurtaracak bir can simidi değil midir? Bunu sağlamak da, biz müslümanlara düşmektedir. Hattâ zamanımızda, ulaşım ve haberleşme vasıtalarının çoğalması da bizim bu husustaki mesûliyetimizi artırmaktadır. Zîrâ, teknik imkânları kullanarak, İslâm’ı bütün insanlığa iknâ edici ve berrak bir üslûbla takdîm edebilme ve bu sûretle geçmiş asırların bakiyesi olan menfî propaganda sisini dağıtabilme imkânı, bugün her zamankinden daha fazla mevcuttur. Bu keyfiyet, zâten ferdî olmaktan ziyâde, ictimâî bir mâhiyet arz eden mesûliyetimizin hudutlarını, âlemşümûl bir sûrette genişletmektedir.

Dipnotlar:  [1] Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât, VII, 419-420. [2] Bkz. Buhârî, Ahkâm, 35; İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, IV, 304-305.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Vakıf-İnfâk-Hizmet, Erkam Yayınları