Dünya Misafirhanesi: Ömür, Muhasebe ve Ahiret Hazırlığı
Dünya bir köprü, ömür bir misafirlik… Her anı değerlendir, Allah için yaşa ve ahiret sermayeni biriktir.
Doğdun, ezelden dünyaya misafir olarak geldin. “Hoş geldin!” Ama safâ ile karışık cefâ ile yaşayacaksın.
Seni severek yıkadılar, yeni taze bir hayata başlangıç için… Tertemiz beyaz bir kundağa sardılar. Büyümen için etrafında kim varsa pervâne oldu… Seni büyütmek için çabaladılar.
Avuçların sımsıkı kapalıydı. Dünyayı hep istediğim gibi yaşarım dercesine…
Büyüdün, kendini güçlü hissettin. Kendini fark ettiğin anda kameralar çalışmaya başladı. Kamera önceden de vardı, ama senin irâden yoktu.
Aynaya baktın; güzellik, güç, enerji…
“-Ben!” dedin, avuçlarını sıktın, “Dünyayı istediğim gibi yaşar, idare ederim!” dedin.
İsmini bile başkaları koydu, birileri seni büyütmek için çabaladı.
HAYATIN KEFENİ: DÜNYA İLE AHİRET ARASINDA YÜRÜMEK
Rabbimiz lûtfetmiş, yaratmış; sonra bizi dünyaya göndermiş, asıl vatanımız Cennet’ten… Orada her şey kusursuz, zahmetsiz ve mükemmel… Dünya ise imtihanlarla dolu bir yolculuk… Dertler, sorular bazen çok zor ve çeşitli… Biz de bu dünya hayatında sabırsızlıkla “hep güzel şeyler olsun”, “her şey istediğimiz gibi olsun” diye üzülüp duruyoruz. Ancak dünya böyle bir mekân olsa, imtihanın bir anlamı kalmaz; iyi kötüden, doğru yanlıştan ayırt edilemezdi. Cennet, arınmış ve seçilmiş ruhların gayretlerinin karşılığı olarak hak ettiği mükemmellikler yurdu değil, herkesin, hiçbir eleme olmaksızın girdiği bir yer olurdu. Dünyada yaratılmak da lûtuf; Cennet’i hak edecek bir hayat yaşamak da lûtuf… Ancak dünyaya gelişte insanın irâdesi hiç yok. Cennet’i kazanıp kaybetme ise, insanın irâde ve gayretlerine bağlı…
Aman Allâh’ım, Bu Ben miyim?
Sonra hayat çarkının içine öyle bir girdin ki…
Bir ara şöyle bir soluklanmak için aynaya tekrar baktın:
“-Aman Allâh’ım, bu ben miyim?” diye şaşırıp kaldın!
En başta saçlar renk değiştirmiş, sırt kamburlaşmış! Ayaklar bedenini zor taşıyor artık… O çifter çifter çıktığın, koşarak indiğin merdivenler dağ gibi karşında büyüyor. Gözün eskisi gibi her şeyi net görmüyor. İpliği iğneden gözlük kullanmadan bir hamlede geçirdiğin demler bitmiş, gözlük taktığın hâlde elin titreyip duruyor, iğnenin deliğini artık bir türlü tutturamıyorsun. Hani senin çok işin vardı? Hangisini yapabildin? O bitmez sandığın enerjiyi nerede kullandın? Ne işe yaradı? Ömrün geldi, geçiyor. Artık son demlerin olduğunu düşün ve geriye doğru geçip giden hayatına son bir kez daha bak!..
Ezelden geldin, misafirsin bu hânede… Yolculuk ebediyet yurduna… Ne ile geldin, ne götürüyorsun? Dünya helâlleşme, âhiret ise hesaplaşma yeridir.
Rabbimiz, lûtfetmiş bizi dünyaya insan olarak göndermiş, başka herhangi bir mahlûk olarak da gelebilirdik. Yeryüzü koca bir misafirhane, bizler misafir, eşyaya bu kadar bağlanmak da neyin nesi?
Biz bu dünyaya Allah Teâlâ’nın rızâsını kazanmak için geldik. O bize “Senden râzıyım kulum!” desin, yeter. Biz kendimizi Rabbimize sevdirmek için geldik. Dünya doyumluk değil, tadımlık… Burası bir pazar, iyi-kötü her şeyin açık açık teşhir edildiği bir alışveriş mekânı; gönlümüzce bir şeyler alıp gideceğimiz… Ama heybemize neler doldurduğumuz da önemli değil mi? Heybemize en kıymetli şeyler de koyabiliriz; ateşten köz parçaları da…
Dünya bir köprü, üzerinden geçip gideceğimiz… Nesine takılıyoruz?
Kime vefâ etti, kime yâr oldu ki sana da olsun!
Gelir geçersin, bazen bir rüzgârın kalır, bazen de kuru bir adın… O da bir müddet sonra silinip gider.
Dünya kadar servetin olsa, ömür boyu topladığın, hepsini arkanda bırakıp gidiyorsun. Hayırsız evlât, hırslı damat, söz dinlemez gelin… Onlar yeryüzünde bıraktığın mal yüzünden kavga ederken sen yer altında o malları nasıl kazandığının hesabını veriyorsun! Toprak altına götüremeyeceğin şeylerin dert ve tasasına düşme!
Öldün; dünya kirlerine bulaşmış bir hâlde gitmeyesin diye, yine başkaları yıkadı seni… Bembeyaz kefene sardılar. Yine senin bir irâden yok! Temiz geldin, ama temiz kalabildin mi? İrâde senin elindeyken nefsini idare edebildin mi? Allâh’ın ihsan ettiği o tertemiz rûhu ve vücudu, aynı şekilde temiz tutabildin mi? Ebedî âlemin kefeni-elbisesi olan bedenini kirli olarak Cennet’e sokmazlar. Sen bu dünyada arıtmazsan, Cennet’ten önce günahlardan temizlemek için, kul hakkından kurtarmak için azap melekleri beklemekte…
Yaşlılık, her şeye aklının erdiği, geçmişte yaşananlardan tecrübe sahibi olunduğu, “keşke”lerin çok olduğu, herkese de nasip olmayan bir ömür dilimi…
“-Şimdiki aklım olsaydı…” dediğimiz, ama bir daha yaşanmayacak, geri döndürülmeyecek zaman…
Yaşlılık; gönlünün gittiği yere, vücudun gidememesi…
Bir yerde okumuştum, yaşlılığı anlatan… Yaşlılıkla beraber bir anda her şey değişir. Bütün yazılar, bir anda küçülür, sanki okunmak istemiyorlar. Yaşlanınca sanki herkes birbiriyle fısıltıyla konuşmaya başlar; bir şeyleri duymak iyice zorlaşır. Merdivenlerin boyu uzar, basamaklar yükselir, yollar bitmek tükenmek bilmez. Gidersin gidersin kan ter içinde, geriye dönüp baktığında bir arpa boyu yol gitmişsin!
Yaşlansa da insan kusuru hiç kendinde bulmaz. Herkes kendine avukat, başkasına hâkim… Aslında başkasının haklarını, meziyetlerini savunan şefkatli ve muktedir bir avukat olmalı; kendimize karşı ise kusurları affetmeyen, hemen cezayı kesen âdil bir hâkim…
Bugün Allah İçin Ne Yaptım?
Hayatımızın her ânında, tekrar tekrar sorulacak bir soru: “Bugün Allah için ne yaptım?”
Aklımızla, vicdanımızla, tecrübe ve bilgilerimizle bu sorunun cevâbını “tam” verdiğimizde günlerimiz, gecelerimiz, hayatımız hep daha bereketli geçecek!
Hani demişler ya, “Yoluma dikenler ekmeyin! Dünya hâlidir, kim bilir belki yarın o yollardan sizin yalınayak geçip bana gelmeniz gerekir?”
Bu kısa ömür, kimseyi kırmaya, incitmeye değmez!
Cenâb-ı Hak, kendi katında bu kadar değersiz olan dünyayı bile insanı hayrette bırakacak kadar güzelliklerle süslemiş; uçsuz bucaksız denizler, heybetli dağlar, insanı kendine çeken bir gökyüzü, rengarenk çiçekler, cıvıl cıvıl kuşlar… Bir de bizim için değerli olan Cennet’te kim bilir neler hazırlamıştır? Sana neler vaad edildi, neler hazırlandı? Sen nelerle meşgulsün?
O’na kavuşunca her şey senin… Ondan mahrum kalınca her şeyden mahrumsun!
Şairin dediği gibi:
“Burası dünya ne çok kıymetlendirdik; oysa bir tarlaydı, ekip biçip gidecektik!”
Ölüm var dedi meczup, ama üstüne alınan yok!
Sular hep aktı geçti, kurudu vakti geçti.
Nice han, nice sultan tahtı bıraktı geçti.
Hayat zaten kâm ile gam arasında gerilmiş bir ip gibi değil mi? Bize düşen, bu ipte yürürken havf ve recâ arasında kalmak…
Allah Teâlâ, lûtfunu esirgemesin. Hazret-i Mevlânâ ne güzel özetlemiş:
“Pişmişin hâlinden anlar mı ham, sözü kısa kesmek lâzım vesselâm!..”
Kaynak: Elif Mencet, Altınoluk Dergisi, Sayı: 477