Dîn Sadece Camilerde mi Yaşanmalı, Hayatın Her Alanına Taşınmalı mı?
Din, sadece mabette mi yaşanır; yoksa ahlâk, iş ve sosyal hayatta da varlığını göstermeli mi?
Biz uzun yıllardır bir yanılgının içindeyiz. Sanki din sadece medreselerde, camilerde, kürsülerde yaşanır; sanki dînî eğitim yalnızca hoca, hâfız ve vâiz yetiştirmek içindir. Oysa hayatın tamamı Allâh’ın mülkü, her alan O’nun ismini yüceltmek, O’na yaklaşmak ve toplumu Allâh’ın murâdına göre tanzim etmek için bir fırsattır.
Elbette hoca da olacak, hâfız da olacak, âlim de olacak. Onlar bizim baş tâcımız. Onlar ilmin kandillerini yakacak, kalplerimizi ve zihinlerimizi aydınlatacak. Ama mesele sadece bunlarla sınırlı kalırsa, toplumun diğer damarları zayıflar. Oysa dürüst bir esnaf, terazisini Allah için doğru tartan bir bakkal, iş ahlâkıyla çevresine güven veren bir tüccar da dinin temsilcisidir. Onlar da Rabbimizin izzetini, adâletini, merhametini yeryüzüne taşıyan gönül işçileridir.
Teknolojiyi üreten bir mühendisin, sosyal medya dilini temizleyen bir içerik üreticisinin, kalemiyle hakkı ve güzelliği yayan bir gazetecinin, hakkı-hukuku gözeten bir avukatın, gönül inşâ eden bir psikoloğun, şifaya vesîle olan bir doktorun da dîni vardır. Ve bu din, sadece beş vakit namaz kılıp geri kalan vakitlerde susturulan bir inanç değildir. Kalpten hayata taşan, işin ahlâkını, insana bakışını, insan ilişkilerindeki zarâfetini, sözüne sadâkatini, işini hakkıyla yapmayı öğreten bir dindir.
DİN, SADECE MABETTE Mİ YAŞANIR?
Ve biz bugün asıl ihtiyacımızın ne olduğunu iyi bilmeliyiz. Sadece camilerde dinleyen değil, hayatın her alanında İslâm’ı yaşayan, dînin güzelliğini fiilen temsil eden, iyiliği yaygınlaştıran insanlara ihtiyacımız var. Tarifleri yeniden Allah ve Rasûlü’ne göre düzenleyen sosyal bilimcilere, ekonomi ilmini kul hakkına göre inşa eden iktisatçılara, merhameti sistemleştiren sağlıkçılara, insanı sadece beden değil, ruh ve kalbiyle ele alan eğitimcilere sahip olmalıyız. Zira din sadece cami duvarları arasında değil, iş yerinde, hastahânede, adliyede, pazarda ve evde de yaşanmalıdır.
Ve burada anne-babalara da büyük bir vazife düşüyor. Zira her meslek erbâbı, bir annenin dizinin dibinden yetişiyor. Çocuklarımıza meslekî telkinlerde bulunurken bu şuuru da oluşturmamız îcab ediyor. Sırf nefsânî bir kariyer planlaması bir mü’mine yakışan bir şey değildir. Ümmet şuuru, vatan-millet şuuru da oluşturmalı ve topluma fayda sağlama hassasiyeti de aşılamalıyız. Bizim gönlümüzün derdi çocuğun başarısı, kariyeri ve kazanacağı para olursa, bu hassasiyeti vermemiz -maalesef- mümkün olmayacaktır.
Evlâtlarına bu hassasiyeti vermek isteyen anne-babaların ise, bunun sadece hoca ve hâfız olarak mümkün olabileceği anlayışından kurtulması gerekir. Her çocuk farklı bir tomurcuk, farklı bir fıtrattır. O istidâdı yeşertmek, ümmet-i Muhammed’e farklı meyveler sunmak, farklı şifâlara vesîle olmak, farklı boşlukları doldurmak, farklı vitaminler ile toplumun her damarını sağlıklı tutmaya çalışmaktır mesele...
Kısacası evlâtlarımıza yalnızca hoca, hâfız olmaları için değil; hangi işi yaparlarsa yapsınlar, Allâh’ın rızâsını gözetmeleri, işlerini hakkıyla yapmaları, kul hakkını gözetmeleri, vicdanlı olmaları için duâ etmeli ve onları bu şuurla büyütmeliyiz. Doktor olup Allâh’ın adıyla şifâ vesîlesi olan, avukat olup adâlet terazisini Allah için doğru tutan, tüccar olup helâlinden kazanan, öğretmen olup ilim ve ahlâkı birlikte öğreten, yönetici olup hak ve adâleti titizlikle gözeten insanlar yetiştirmeliyiz.
Dînî eğitim, sadece meslek edinmek için değil, hayata istikamet vermek için alınır. Hâfız da olursun, ama belki Allah seni kalbi hâfız bir doktor olarak halkın arasına salar. Belki adâlet duygusuyla insanlara hakkı teslim eden bir idareci yapar. Belki gönüllere iyilik eken bir öğretmen… Herkes kürsüde konuşamaz, ama herkes kendi işinin kürsüsünde hakkı, hayrı ve güzelliği temsil edebilir.
Çünkü îman, yalnızca kalpte saklanmaz; işte, sözde, davranışta, iş ahlâkında, komşulukta, alışverişte, yönetimde, hasta ziyaretinde, kalp kırmamakta kendini gösterir. Allah katında izzet, makamla değil; niyet ve işin hakkını vererek kazanılır. İyi bir hoca olmak kadar, iyi bir anne-baba, iyi bir dost, iyi bir komşu, iyi bir işçi-işveren olmak da Allâh’ın dînine hizmettir.
Bugün zihinleri ve gönülleri inşâ etmeye, merhameti, adâleti, hikmeti ve güzel ahlâkı hayatın her alanına yaymaya ihtiyacımız var. Dînî eğitim de işte bunun için olmalı. Sadece öğreten değil, yaşayan ve yaşatan insan yetiştirmek için…
Unutmayalım ki her iş, her meslek, her insan; Allah yolunda bir vesile olabilir. Yeter ki niyet güzel, ahlâk sağlam, istikamet doğru, adâlet terazisi yerli yerinde olsun.
Ve unutmayalım, yetiştirdiğimiz evlât, belki de bir gün hak ve hakikati haykıran bir münevver, merhamet ve şifâ dağıtan bir doktor, adâletle hükmeden bir hâkim ve idareci, adalete yardımcı olan bir avukat, gönüller inşa eden bir öğretmen, insanlığa hayırlı işler yapan bir işçi veya işveren olacak!.. Onun kalbine düşürdüğümüz her güzel duâ, her küçük öğüt, bir gün toplumun bir köşesinde meyve verecek. Belki biz görmeyeceğiz, ama Rabbimiz bizim yetiştirdiğimiz o güzel kalpli insanın vesîlesiyle bize ecir yazacak. İşte bu yüzden, her anne dînî eğitimci, her baba ahlâk öğretmeni, her ev bir medrese, her iş bir kürsü olmalı!
Sen yeter ki kalbi diri, vicdanı duru, ahlâkı sağlam evlâtlar yetiştir. Gerisi Allâh’a kalmış!.. Ve unutma: Her meslek, her iş, her alan -rızâsı gözetilince- Allah yolunda bir vesîledir.
Kaynak: Ayşe Gündüz, Altınoluk Dergisi, Sayı: 474