Devir-teslim Mucizesi

Hanımlara Özel

Yaratılış mâceramızı baştan sona tefekkürle okuduğumuzda bunun her bir kısmının “Esmâ-i Hüsnâ” ile sarılıp-sarmalandığını görürüz. İnsan; hikmetle seyredeni hayretler içinde bırakan, Cenâb-ı Hakk’ın bir sanat harikasıdır. Zerre kabîlinden bile olmayan bildiklerimizle bunu anlayıp aktarmaya çalışırken, Rabbimiz, her satırda farklı pencereler açtı önümüze...

Anne rahminde, suyun içinde, yaklaşık olarak bir aylıkken inşâ edilmeye başlayan mükemmel bir sistem, haftalar içinde daha mükemmele doğru kendini geliştirirken lâzım olan bilgiyi anne ve babadan gelen “çekirdek” tabir edebileceğimiz ana yapıdan almaktadır.

Aslı topraktan gelen insanoğlunun daha sonraki mâcerası, anne ve babada saklanmakta ve yeni bir insanın yaratılışında bu öz bilgi kullanılmaktadır. Anne ve babadan gelen bir miktar sıvı içindeki bu öz, âdeta bir insanın fihristi gibidir ve iki bilgi bir araya geldiğinde ancak mânâ kazanmaktadır.

Bir insanın hayatının kodlandığı bu bilgi bankası, şuursuz atomların içine hapsolunca, ne vakit açığa çıkmaları gerektiği de kendilerine ilham edilmiş olmaktadır. Anne rahmine doğru yerleştirilmek üzere harekete geçirilen bu yapı, kendisi için “en sağlam yeri” bulduğunda gömülürken, içinde kodlanan şifreleri ustalıkla çözmekte ve vakti geldiğinde bir bir icraata koymaktadır. Hangi bilginin nereden okunup nerede devreye sokulacağının, hangi bilginin nerede hapsolup kullanılmayacağının tecrübesini daha önce hiç yaşamamalarına rağmen, ilk andan itibâren bunu ustalıkla başarmaktadırlar.

İLK ÜÇ AY

İlk üç ay, organ ve sistemlerin temelinin atıldığı en kritik dönemdir. Hiçbir şeye benzemeyen bir taslaktan minyatür bir insanın inşâ edildiği ve bütün uzuvların ortaya çıktığı bir zaman dilimidir. Hem 40 haftaya yönelik, hem ömrü var ise bundan sonraki belki 40-50 yıla yönelik bir hazırlığın yapıldığı anne karnında, birtakım işleyiş, içerdeki hayata göre şekil alırken, asıl hazırlığın dünyada geçireceği hayata göre olması gerektiği hiçbir zaman unutulmamıştır. Özellikle birkaç yazıdan beri îzahını vermeye çalıştığımız dolaşım sistemi için bu çok mühimdir.

Anne rahminde tamamen anneye bağımlı yaşayan bebeğin özellikle dolaşım sistemindeki yapılanma, anlatmakla izah edemeyeceğimiz mûcizevî oluşumlarla doludur.

Beslenme; insanın hayatiyetini devam ettirebilmesi için en mühim ihtiyacıdır. Bu hücre plânında da böyledir. Beslenemeyen hücrenin hayatı da biter. Hücrelerin beslenmesi, kan ile taşınan gıda ve oksijen yolu ile olmaktadır. Bu sebeple anne rahminde gelişimine başlayan bebeğin ilk ortaya çıkan sistemi, dolaşım sistemidir.

Daha bu sistem ortaya çıkmadan, hücreler bir gıda deposunun içinde yaşatılmakta, sağlam karargâhına gömülürken de özel vazifeli hücreler tarafından annenin damarlarının ucu kemirilerek açılmakta ve embriyo, kandan oluşturulan bir başka gıda deposunun içine yerleşmektedir. Bu depodan, zamanla bebeğin anne ile kurduğu mükemmel bir beslenme hattı oluşturulmakta, her türlü alışveriş bu hat üzerinden sağlanmaktadır. Anneden bebeğe lâzım olan maddelerin transferi yapılırken bir yandan bebeğin vücudunda oluşan atık maddeler de bu sistem üzerinden anne dolaşımına verilmektedir.

ANNENİN KARNINDAKİ BEBEĞİN GIDA VE OKSİJEN İHTİYACI

Annenin kanından gıda ve oksijen ihtiyacını karşılayan bebeğin, hem dolaşım hem de solunum sistemi özel bir şekilde yapılanır. Akciğerler, atmosferle buluşmadan oksijenini direk kandan alır. Bu sebeple kan akımı ihtiyaç duyulan seviyede bırakılmalı, ancak doğumla beraber devreye gireceği de öğretilmeli, bunun da alıştırmaları yapılmalıdır. Damarların yapılanmaları buna göre olmalı, bağlantılar bu şekilde kurulmalıdır.

Kalbe en yakın yerde inşâ edilen akciğerlerin, doğumla beraber hem iş, hem de kan yükü artacaktır. Göbek kordonundan sisteme dağıtılan temiz kan ile hem bebeğin bütün sistemi beslenecek, hem de kirlenen kan, problemsiz şekilde ortamdan uzaklaştırılacaktır.

Damarlar arasına yerleştirilen kısa devreler ve kalbin hemen ortasındaki delik ile sağlanan bu akım sisteminin vakti, muayyendir. Doğumla ve ilk nefesle beraber bazı değişiklikler oluşacak, kimi saatler ve günler sonra tesir altında kalarak başka yapılara dönüşecektir.

Göbek kordonunun bağlanması ile buradan geçen damarlar, bebeğin kan kaybını önlemek üzere kapanacak, damarların biri lâzım olduğunda kullanılmak üzere bir süre açık bırakılacaktır. Açık kalan bu damar, özellikle çeşitli sebeplerle kan kaybına uğrayan bebeklerin hayatını kurtarmak üzere, kan değişimi için kullanılacaktır. Kapanan damarlar ise, zamanla bağ dokusuna dönüştürülecektir.

Sol kalpten çıkan ana atar damar ile sağ kalpten akciğerlere uzanan damar arasında, anne karnındaki hayatın devamı için kurulmuş olan bir bağlantı vardır. Doğumla ve bebeğin ilk ağlaması ile beraber, akciğerler devreye girerek kanı temizlemeye başladığında, kanda yükselen oksijen sebebi ile bu bağlantı da kapatılarak bağ dokusuna dönüştürülecektir.

DOĞMADAN ÖNCE BEBEK

Kulakçıklar arasında, sağdan sola kanın geçmesine müsaade eden delik, doğumla beraber akciğerlerin devreye girmesiyle ve sol kalbe dönen akımın artması ile fonksiyonel olarak kapatılacaktır. Yapısal olarak kapanması ise birkaç ayı bulacaktır. Daha sonra bu delik, bebeğin anne karnında geçirdiği hayatına ait dolaşımın bir izi olarak kalacaktır.

Hâsılı, doğmadan önce bebek için olmazsa olmaz yapılara, doğumdan sonra ihtiyaç yoktur. Göbek kordonunun bağlanarak buradaki dolaşımın tıkanması ile yukarıda zikrettiğimiz değişiklikler devreye girmektedir. Kanın basıncı, evvelâ yüksek seyrettiği yerlerde düşmekte iken, düşük olan yerlerde yükselmekte ve bebeğin anne karnında sahip olduğu dolaşım sistemi, yerini zamanla erişkindeki sisteme bırakmaktadır.

İzahını birkaç sayfa ile vermekten âciz kaldığımız bu değişikliklerin cümlesi, insanın mayasına karılmıştır. Ve hepsi hiç şaşırmadan tam da vaktinde vazifesine başlamaktadır. Kimi yapılar, hayata “Merhaba!” derken, kimisi “Elvedâ” demektedir!

Dolaşım sisteminin mükemmel gelişimi esnasında ortaya çıkan birtakım aksamaların çoğu, anne karnındaki hayat sırasında çok iyi tolere edilirler. Meselâ; kalbin olması gerektiğinden farklı gelişimi, bazen tek olması gereken damarlardan çift olması ya da hayatî bazı damarların gelişmemesi gibi... Zira bebek, anneye bağımlı durumdadır. Ancak doğumda, bebek, anne dolaşımı ile ilişkisini kaybettiğinde bunların tesiri daha âşikâr hâle gelir. Doğumla alâkalı kalp hastalıklarının bazı tipleri ciddi olmayan yetersizliklerdir, bazıları ise doğumdan sonra yaşamayı imkânsız kılacak derecede tehlikeli durumlardır.

“Kalbi delik doğan bebekler”; halk arasında da pek sık duyduğumuz ve ürperdiğimiz vak’alardır. Bunlar; anne karnındaki hayat için zarurî olan deliklerin, doğumdan sonra devam etmesi hâlinde ortaya çıkan pürüzlerdir. Birtakım sebeplerle bu delikler kapanmadığında, ortaya çıkan durum, bebeğin hayatını tehdit etmeye kadar gitmekte ve kimi de cerrâhî müdahaleler gerektirmektedir.

ANNE KALBİ

Anne kalbi, hamilelikte hem maddî, hem mânevî yükü artırmış olarak iş başındadır. Ve bebek, anne kalbine oluşumunun ilk anından itibaren bağımlıdır. Daha 21. günde mikro hücreler kasılıp gevşemeye başladığında, minik kalbin de ilk temeli atılmıştır.

Anne kalbinden farklı bir sistematik üzerine inşâ edilen bebek kalbi, zamanı geldiğinde tıpkı annesininki gibi atacaktır. Lâkin bütün bunlardan ne bebeğin, ne de annenin haberi vardır. Şâyet anneler bu durumlara vâkıf olsalardı:

“-Acaba şu işlerin bir yerinde aksama olursa, bebeğim nasıl yaşar?” düşüncesi; bebeğin hasret ve muhabbetle beklendiği zamanın her ânını işkenceye dönüştürürdü.

Merhametli Rabbimiz, her ânımızı sonsuz ilim, kudret ve azametiyle öylesine sarıp sarmalar ki, bir insanın yoktan var oluşundan dünyaya gelişine kadarki safhaların her birini incelediğimizde, her zerremizde aynı zamanda “el-Vedûd” mührünü okuruz.

Hususî bir muhabbetle var edilen âlemlerin, emrimize nasıl verildiğini, bu âlemler içinde annelerimizin yüreğine damlatılan sevgi ve şefkat ile hem “er-Rahîm”in ismi ile anılan yerde, hem anne kalbinde, dünyaya geldikten sonra sıcacık bir sînede nasıl sahip çıkıldığımızı, başıboş bırakılmadığımızı, beslendiğimizi, kucaklandığımızı, nice fedakârlıklarla büyütüldüğümüzü seyrederiz anbean...

Yaratılış mâceramızı baştan sona tefekkürle okuduğumuzda bunun her bir kısmının “Esmâ-i Hüsnâ” ile sarılıp-sarmalandığını görürüz. İnsan; hikmetle seyredeni hayretler içinde bırakan, Cenâb-ı Hakk’ın bir sanat harikasıdır. Zerre kabîlinden bile olmayan bildiklerimizle bunu anlayıp aktarmaya çalışırken, Rabbimiz, her satırda farklı pencereler açtı önümüze... Birlikte seyrettik idrâkimiz aldığınca…

VEFASIZLIĞIN EN KÖTÜSÜ

Lâkin her yazıda şunu fark ettirdi Kâdir Mevlâmız: İnsan, Rabbimizin esmâ tecellîsi ile yarattığı bir varlık, bir ayna… Ve Allah, o tecellî aynasına pek bir kıymet vermiş, onu sevmiş. Ona hilâfet vazifesi yüklemiş. Maddesi kıymetli olan insan, mânâsı ile bambaşka bir kıymet kazanmış.

Rabbimizin; verdiği bu kıymete karşı kör ve sağır davranmak ise, vefâsızlığın en kötüsü… Cenâb-ı Hak muhafaza eylesin, vefâsızlık ettirmesin bizlere... el-Vedûd’dan başlayan yolculuğumuzu, “mârifetullâh”, “muhabbetullah” ve “muhabbet-i Rasûlullâh” ile taçlandırsın. İdrâkimizi açsın da her zerrede O’nu seyredebilelim, hem de lâyıkıyla kulluk edebilmek için şuurlu adımlar atabilelim. Cümle varlık; Allâh’ı kendi lisanları ile zikrederken[1] biz de hiçbir zaman O’ndan gâfil kalmayalım, inşâallâh.

[1] Bkz: el-İsrâ, 44.

Kaynak: Dr. Betül Nefise İnal, Şebnem Dergisi, Sayı: 165