Dağ Gibi Müstakim Olmak Ne Anlama Gelir?

TEFEKKÜR

Sıcakta erimemek, soğukta donmamak, rüzgârda savrulmamak, selin alıp götürmemesi… Dağ gibi müstakim bir mü’min olmanın dört alameti nelerdir?

Merhum Sami Efendi Hazretleri mü’minin istikametini dağ gibi olmaya benzetmişler ve dağın şu dört alametini istikamet göstergesi saymışlar:

  1. Sıcaktan erimez,
  2. Soğuktan donmaz,
  3. Rüzgârdan savrulup devrilmez,
  4. Sel alıp götürmez.

Büyüklerin sözü, sözün büyüğüdür. Sözün büyüğü ise katman katmandır. Herkesin anladığı vardır, şerhe ihtiyaç duyan tarafı vardır, çok kimseye gizli kalan tarafı vardır. Dahası sözün büyüğü, başka güzel sözlere tohum olacak bir berekete sahiptir. Nasibi olan alır o sözü, daha iyi anlayanın, daha iyi tatbik edenin kursağına bırakır. Söz yeni muhatabında tıpkı göğe yükselen bir ağaç gibi dal budak salar. Sahabe efendilerimizin Veda Haccı’nda işitip de dünyanın dört bir tarafına taşıdıkları o büyük söz gibi… O yüzden yaşamak esas olsa da aktarmak da yaşatmaya vesile olmak açısından kıymetlidir.

DAĞ GİBİ OLMAK NE ANLAMA GELİR?

Dağ gibi müstakim olmak ne güzel bir teşbihtir. Dağın istikametle eşleştirilmesi dağın kitabımızdaki kıymeti açısından dikkat çekicidir. Dağlar Kur’ân-ı Kerim’e göre yeryüzünü tutan kazıklardır. İnsanın dönüp bakması, yaratılışı üzerinde düşünmesi gereken büyük ayetlerdir. Dağlar kıyamet sahnelerinde yerlerinden sökülüp yürütülür, kum gibi savrulur. Yine dağlar haşyetin timsalidir. Kur’an’ın üzerine indirileceği bir heybetli dağ Allah’ın haşyeti ile paramparça olacak bir duyuş ve hissedişe sahiptir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye yaklaşırken Uhud’u görünce onun için, “O bizi sever, biz de onu severiz.” buyurmuştu. Demek ki dağ sevebilir, dağ sevilebilir. Dağ gibi olmak taşlaşmak, katılaşmak, hiçbir şeyden etkilenmemek değildir. Aksine kalbi canlı tutarken istikameti kaybetmemektir. Kaldı ki “öyle taşlar vardır ki ondan ırmaklar kaynar; öylesi de var ki çatlayıp bağrından su fışkırır; bazı taşlar da var ki Allah korkusuyla yuvarlanıp düşer.” (Bakara, 74)

MÜ’MİN İSTİKAMETİNİ NASIL KORUYABİLİR?

Mü’minin dağ gibi müstakim olması ne anlama gelir peki?

  1. Sıcaktan Erimemek

Bir âmâ bir Hak dostuna “sabır mı zor, şükür mü zor” diye bir soru soruyor. O Hak dostu da “bazen sabır zordur, bazen şükür zordur” diye cevap verince âmâ şu mukabelede bulunuyor: “Benim gözlerim görmüyor, bana sabır düşmüş, çarem yok, sabredeceğim. Sizin gözleriniz görüyor, size de şükür düşmüş. Peki, şükredebiliyor musunuz? Şükür daha zordur efendim, şükür daha zordur.”

Sabır deyince çoğunlukla sıkıntıya tahammülü anlıyoruz. Hâlbuki nimete karşı da sabır da sabrın bir nevidir. Aslında bu, lâzım olan şükürdür. Nimet karşısındaki sabır, musibet karşısındaki sabırdan daha zordur. Yokluk insana aczini hatırlatır. Varlık ise kendine yeterli olduğu vehmini verebilir. Hastalık gönlü inceltebilir, sıhhat gaflete düşürebilir. Kapılar kapandığında insan Rabbine yönelir; bütün kapılar açıldığında kapıları açanı unutabilir. Sıcak budur.

Sıcaktan erimemek para, makam, güç, başarı, şöhret, alkış, konfor, takdir edilmek, sevilmek, görünür olmak karşısında muvazeneyi kaybetmemektir. Problem nimet değil, nimetin insanın şeklini değiştirmesidir. Sıcaktan erimek, insanın imkânı arttıkça ölçülerinin gevşemesidir. Dün haram dediğine bugün bir gerekçe bulmaya başlamak, güçsüzken savunduğu adaleti güçlü olduğunda unutmak, kimse tanımıyorken gösterdiği tevazuu tanınınca kaybetmek ve az kazanırken hassas olduğu kul hakkına çok kazanınca başka türlü bakmak sıcaktan erimektir.

Mü’min sıcaktan erimez, yani nimete sabreder ve nimet karşısında kendini kaybetmez. Nimete sabır sadece “Elhamdülillah” demek değildir. Nimete sabır, nimetin bizi Rabbimizden uzaklaştırmasına izin vermemektir. Mal artarken infakımız artıyorsa, makamımız yükselirken tevazuumuz derinleşiyorsa, tanındıkça kendimizi daha fazla hesaba çekiyorsak nimet bizi eritmemiş demektir.

  1. Soğuktan Donmamak

Hayat hep sıcak değildir. Bazen kapılar kapanır. İnsan beklediğini bulamaz. Kıymeti bilinmez. Emek verir, karşılığını göremez. Sevdiğini kaybeder. Hastalanır. Dost bildiklerinden incinir. Bir hizmete yıllarını verir, netice alamadığını düşünür. Dua eder, bekler, bekler, bir şey olmadığı zannıyla karamsarlığa düşer. Bu, hayatın soğuğudur.

Soğuk insanın içini dondurabilir. İnsan dışarıdan hayatına devam eder ama içinde bir şeyler durmuştur. İyiliğe olan şevki azalır. İnsanlardan uzaklaşır. Hizmetten elini çeker. “Bundan sonra kimse için bir şey yapmayacağım.” demeye başlar. Donma budur; mahrumiyet kalbi soğutur, insanın içi nasır bağlar, artık kalbi eskisi gibi atmaz olur.

Müstakim insanın farkı, hiç kırılmaması değildir. Kırılır ama bunu bir kötülüğe dönüştürmez. Kalbini susturur, içinin gevezeliğini dinlemez ve peşinden gitmez. Üzülebilir ama ümitsizliğe kapılmaz. Yorulabilir ama yolunu inkâr etmez. İnsanlardan gördüğü vefasızlığı Allah’la olan o özel ve biricik münasebete, kulluğuna taşımaz.

Her sabah aynı şevk ve heyecanla uyanamayabiliriz. Mühim olan disiplin ve doğru bildiğin şeyi yapmaya devam edebilmektir. İbadetin tadı azaldığında ibadeti bırakmamak, alkış gelmediğinde Allah’ın mahlûkatına hizmeti terk etmemektir. İyiliğin karşılığını görmediğinde iyilikten vazgeçen zor ve uzun kemâlât yolunun insanı olabilir mi? Soğuktan donmamak, kalbin sıcaklığını muhafaza etmektir.

  1. Rüzgârdan Savrulmamak

Rüzgârın özelliği yön değiştirmesidir. Bugün doğudan eser, yarın batıdan. Zamanımız rüzgârların sert ve değişken estiği bir zamandır. Bir gün herkesin aynı şeyi konuştuğu, ertesi gün bunun unutulup tamamen başka bir şeyin konuşulduğu ve çok zaman malayaninin gündem olduğu bu zamanda müstakim kalmak kolay değildir. Dün göklere çıkarılan bugün yerin dibine sokuluyor, dün ayıplanan bugün normalleşiyor, dün savunulan bugün utanılacak bir düşünce hâline getiriliyorsa orada istikamet zorlaşmıştır.

Kanaatlerin, görüntülerin, sloganların, öfkelerin, zanların ve korkuların bombardımanı altındaki bir insan nasıl müstakim kalacak? Müstakim kalmak her değişime direnmek değildir. Mü’min zamanın dışında yaşamaz. Öğrenir, yenilenir, yeni imkânlardan yararlanır, dünyayı anlamaya çalışır. Fakat bir fark vardır: Değişirken ölçüsünü değiştirmez. Çünkü ölçüsü gündem, algoritma ya da beğeni değildir.

Hûd Sûresi’nde Rabbimiz “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” buyurduktan sonra sınırın aşılmamasını emreder. İstikamet, kendi istediğimiz doğrultuda dimdik gitmek değil; emrolunduğumuz istikamette ölçüyü muhafaza etmektir. Bugün en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri ölçüdür. Sevdiğimizde, kızdığımızda, çalışırken, harcarken, dostlukta ve düşmanlıkta ölçüleri muhafaza etmek zorun zorudur. Müstakim insan rüzgâra maruz kalsa da ölçüsünü esen rüzgâra göre değiştirmez.

  1. Selin Alıp Götürmemesi

Rüzgârdan daha tehlikelisi seldir. Rüzgâr etkiler; sel sürükler. Üstelik selin içinde sürüklendiğinizi fark etmek kolay değildir. Çünkü etrafınızdaki herkes aynı yöne gidiyorsa kendi hareketinizi normal zannedersiniz.

İnsanlar kütükler gibi modern hayatın sellerine kapılmış sürükleniyorlar. Sabahtan akşama bir şeylere yetiştiklerini düşünüyorlar ama aslında maruz kalıyorlar. Takvimleri dolu, telefonları dolu, zihinleri dolu, evleri dolu, dolapları dolu. Sorsanız hiç boş vakitleri yok. Fakat içleri boş. Çünkü kökleri ile temasları azalmış. Kökü ile teması azalanın seller önünde mukavemet göstermesi mümkün olmaz.

Nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi, kimin kulu olduğumuzu, hangi emaneti taşıdığımızı unutmaya başladığımızda selde sürüklenmeye başlamışız demektir. Köksüz insan selde kolayca sürüklenir, çünkü kendisini hangi hakikatin üzerinde inşa edeceğini bilmez. Aile köktür, gelenek köktür, aidiyet köktür ama en derindeki kök kulluktur. “Rabbimiz Allah’tır” diyebilmek ve bu cümleden başkasının hayatımızın kalanını belirlemesine izin vermemek bizi sellerden koruyacak istinat noktasıdır.

Sıcakta erimemek, soğukta donmamak, rüzgârda savrulmamak, sele kapılmamak… Söylemesi kolay ama yapması zor işlerdir. Zayıfız. Yoruluyor, inciniyor, korkuyor, aldanıyoruz. Bugün verdiğimiz kararı yarın bozabiliyoruz. Bildiğimizi yapamayabiliyor, başladığımız yolda şevkimizi kaybedebiliyoruz. Dağ gibi müstakim olmak, aczimizi bilerek Rabbimize dayanmaktır. Kur’ân-ı Kerim’in bize yönelttiği o muazzam soruyu hep gündemde tutmaktır: “Allah kuluna kâfi değil mi?” (Zümer, 36)

Allah kuluna kâfi ise nimetin çokluğu bizi neden değiştirsin? Veren O’dur. Nimet O’ndan gelir ve O’na götürdüğü ölçüde nimettir. Sıcakta erimemenin sırrı nimete değil, Mün‘im’e bağlanmaktır.

Allah kuluna kâfi ise insanların takdiri azaldığında neden şevkimiz tükensin? Görmeyen görmese de O görür. Bilmeyen bilmese de O bilir. Karşılık vermeyen vermese de ecrimizi O zayi etmez. Soğukta donmamanın sırrı, neticeye değil Rabbine güvenmektir.

Allah kuluna kâfi ise her rüzgâr estiğinde yönümüzü neden değiştirelim? Ölçümüz insanların alkışı, zamanın modası, çoğunluğun tercihi değilse rüzgâr eser ama kıblemiz değişmez.

Allah kuluna kâfi ise sel bizi alıp bir yere götüremez. Kökümüz zamanın toprağında değil, kullukta ise çağın bütün akıntıları üzerimizden geçse de bizi yerimizden sökemez.

İSTİKAMETİN SIRRI TEVEKKÜL VE ALLAH’A DAYANMAK MI?

Rabbimiz, “Kim Allah’a tevekkül ederse O ona yeter” buyuruyor. (Talâk, 3) Uhud’un hemen ardından yeniden savaşa davet edilen mü’minlerin cevabı da bundan başkası değildi: “Hasbunallahu ve ni‘mel vekîl.” Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân, 173) Bu söz, tehlike geçtikten sonra değil tehlikenin ortasında söylenmişti.

İstikamet fırtına yokken de ortasında da dimdik durmak ve kime dayandığını unutmamaktır. Müstakim olmak, Allah’ı en büyük refik, kulluğu en büyük rütbe ve makam bilmektir. O’na kul olanı ne sıcak ne soğuk ne rüzgâr ne de yağmur yerinden eder.

Kaynak: Mehmet Lütfi Arslan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 488