Cenâb-ı Hakk’ın Unutulduğu Her Devir Câhiliye Devridir
Günümüzde cahiliye devrini yansıtan alametler nelerdir? Nefis ve şeytana uyarak zalimleşen insanlığın sonu ne olacak? Günümüzde tahrip edilmeye çalışılan iki şey nedir? Dibe vuran değerlerimiz neler? Nelere hasret duyuyoruz? Modern Haçlı ittifâkının yeni îcâdı olan “İslamofobi” projesiyle ne yapılmak isteniyor? Bâtıl Uzak Doğu dinlerinin ibadetleri olan yoga, meditasyon ve benzeri uygulamaların Müslümanların hayatına sokulmasının sebebi nedir?
Rabbimiz, insanların nefs ve şeytana râm olarak ilâhî hakîkatlere sırt çevirdikleri her devirde peygamberler göndermiş, insanlığı yeniden doğru yola dâvet etmiştir.
Son olarak da Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼi, kıyâmete kadar gelecek bütün insanlığa emsalsiz bir örnek şahsiyet ve hidâyet rehberi olarak armağan etmiştir.
Allah ve Rasûlʼünden Uzak Yaşanan Her Asır, Esâsen Bir Câhiliye Asrıdır
Allah ve Rasûlʼünden uzak yaşanan her asır, esâsen bir câhiliye asrıdır. İlâhî ve nebevî beyanlarla ıslah olmamış her asrın vahşetleri, birbirine denktir…
Zira zamanın, mekânın, hayat şartlarının ve dekorların değişmiş olması, insan tabiatını değiştirmiyor.
İbn-i Haldun şöyle der:
“Geçmiş hâdiseler, gelecek olanlara, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”
Bugün haz ve hız odaklı yaşayan modern câhiliye insanı ile, 14 asır önceki câhiliye insanı arasında bir gardırop farkından başka ne var?!.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in gönderildiği toplumda;
–Kız çocukları diri diri gömülüyordu. (Bugün de kürtaj kasapları mâsum yavruları katlediyor.)
–Güçlü güçsüzü dâimâ eziyordu. (Bugün de aynı. Küresel güçler, insanların malını-mülkünü, toprağını gasp ediyor. Oraları mâtem ülkesine çeviriyor.
Bununla da yetinmiyor; televizyon, internet ve moda vasıtasıyla insanların rûhunu da esir alıyor. Gönül dünyalarını istilâ ediyor. Kalplerini mâneviyattan uzaklaştırıyor. Bir bakıma ruhları felç ediyor.)
–Kadın, alınıp satılan ve miras bırakılan bir metâ olarak görülüyordu. (Bugün de birçok sahada âdeta bir vitrin malzemesi yahut nefsânî arzuların bir mezesi yapılarak sömürülüyor.)
–Merhamet ummânı olması gereken kalpler, taşlardan daha katı bir hâl almıştı.
–İnsanlar, insanlığa vedâ etmişti.
–Âhiret telâkkîsi yoktu.
Câhiliye müşriklerinin İslâm’a ilk îtirazı da, âhiret inancı sebebiyle olmuştu.
Hattâ dediler ki:
“–Yâ Muhammed! Sen bu âhiret haberini vermekten vazgeç! Putlarımıza da dokunma! O zaman biz Sana tâbî oluruz…”
Yani müşrikleri en çok rahatsız eden; yeniden diriltilerek yaptıklarının hesabını verecek olmaları haberiydi.
Nefis ve Şeytana Uyarak Zâlimleşen İnsan
Şu bir gerçektir ki;
‒İnsan, ilâhî hakîkatlerden uzaklaştıkça, insanlığa vedâ ediyor.
‒Vahyin terbiyesine sırt döndükçe, vicdanı köreliyor. “Zalûm ve cehûl” bir yaratığa dönüşüyor. Vahşet ve cinayette sırtlanlarla yarışa giriyor. Mehmed Âkifʼin câhiliye asrını tasvîr ettiği mısrâlarında ifade ettiği gibi:
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!..
Âyet-i kerîmede şöyle buyruluyor:
“…Muhakkak ki o (insan), çok zâlim ve çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72)
Çok zâlimdir: Zira gerçek istikbâle, yani ebedî hayata âmâ olmuştur. Başına gelecek âkıbetten bî-haber yaşar.
En vahşî hayvanın, insana yapabileceği en büyük zulüm, onu öldürüp fânî hayatını bitirmekten ibarettir. Daha fazlasını yapamaz. Fakat nefis ve şeytana uyarak zâlimleşen bir insan; kendine zulmederek âhiretini ebedî bir azap faslına çevirir.
Meselâ nefsini putlaştırarak tanrılık iddiâsında bulunan Firavun, hem kendisinin, hem de kendisine tâbî olanların ebedî istikbâlini elim bir azap faslına çevirdi. Buna mukâbil, Firavunʼun sihirbazları, Hazret-i Mûsâʼnın mûcizelerini gördükleri zaman, ilâhî kudret ve azamet karşısındaki hiçlik ve acziyetlerini idrâk ederek îman nîmetiyle şereflendiler ve canları pahasına îmandan tâviz vermeyip ebedî kurtuluşa nâil oldular.
Yine ilâhî hakîkatlerden gâfil bir insan -Kurʼânî ifadesiyle-;
Çok câhildir: Akıl ve kalbi dumura uğramıştır. Niçin dünyaya geldi, kimin mülkünde yaşıyor, geliş niye, gidiş niye, bu akış nereye, bunun farkında değildir.
Bu dünyadaki her şey fânîliğe mahkûm. Yani ölüm, en büyük hakîkat… O hâlde, inkâr eden kimsenin düşünmesi gerekmez mi; ölüm niye var, ölümün esbâb-ı mûcibesi / varlık hikmeti nedir?..
Bugün de dünya, tekrar bir câhiliye devrine döndü.
Günümüzde Tahrip Edilemeye Çalışılan 2 Şey
Günümüzde bilhassa iki şeyin tahrip edilmeye çalışıldığını görüyoruz:
Birincisi, gönüllerdeki âhiret telâkkîsi unutturulmaya çalışılıyor.
Bilhassa internet ve televizyonlardaki birtakım menfî programlar, modalar ve aldatıcı reklâmlar, âhireti unutturmak için zihinlere ve gönüllere musallat olmuş durumda.
İnsanlar, gelişen teknolojiyle âdeta birer uzaktan kumandalı robota dönüşüyor. Gönüllerdeki mânevî duygular dumura uğruyor. Nefsânî hayat alabildiğine teşvik ediliyor. Bugün insanlık, neredeyse diğer mahlûkât ile yarış hâlinde…
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Andolsun Biz, cinler ve insanlardan birçoğunu Cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hattâ daha da şaşkındırlar. İşte asıl gâfiller onlardır.” (el-Aʻrâf, 179)
Âhireti unutan insan da, nefsânî arzuların girdabında hayatını mahvediyor. Ebedî saâdetini çöpe atıyor.
İkincisi de, “âile hayatı çöksün, hiçbir mes’ûliyeti olmayan bir insan tipi meydana gelsin” isteniyor.
Bu şekilde nesli ifsâd etmeye çalışıyorlar. İnsanı diğer mahlûkâtın seviyesine düşürmeye çalışıyorlar.
Bugün “hümanizm” adı altında, nefsinin putperesti olan insanlar yetiştirilmeye çalışılıyor.
Tarihte ilâhî kahra müstahak olan kavimlerin bugün tekrar insanlık piyasasına çıktığını görüyoruz.
Meselâ:
Âd ve Semûd kavmi varlıkta şımardılar. Allâh’ın verdiği nîmetlere karşı nankör oldular. Küfrân-ı nîmette bulundular. Kibirlendiler. “Bizden güçlü kim var?” dediler. Zulümde çok ileri gittiler.
Nitekim zavallı kimseleri, yüksek binaların üstüne çıkarıp oradan aşağıya atarlardı. Sonra da onun parçalanmış manzarasını seyreder ve bununla eğlenirlerdi. Yani sadizmden zevk alacak hâle gelmişlerdi.
Neticesinde de; rüzgâr ve ses ile helâk edildiler.
Firavun, tanrılık iddiâsında bulunacak kadar ahmaklaştı. Nîmetlerin gerçek sahibini göremeyecek kadar basîretsiz hâle geldi. Kızıldeniz’de boğulurken kendisine öteki âlemden pencereler açıldı;
“…Gerçekten, İsrâiloğullarının inandığı Tanrıʼdan başka tanrı olmadığına ben de îmân ettim. Ben de müslümanlardanım!” (Yûnus, 90) dedi ama ne fayda; artık iş işten geçti!..
Lût kavmi, ahlâksızlığın denâetine düştü. Peygamberlerine;
“‒Biz bu kadar kalabalığız. Sen temizsen, aramızdan çık git, bizi rahatsız etme!” dediler.
Zamanımızda küresel güçler de, zayıf memleketlerin bütün imkânlarını sömürüp alıyor. Bundan daha kötüsü; insanların ruhlarını, gönüllerini allak-bullak ederek, onların duygularını, inançlarını, mânevî değerlerini ifsâd ediyor.
Dünyaya yayılan ve maddî virüslerden daha beter olan LGBT gibi sapkınlıkların yaygınlaşması, bugün bu ifsatların en kötüsü!..
İnsanlığın âdeta çobansız bir sürü hâline gelmesi isteniyor. Aç kurtlara yem olacak çobansız bir sürü… Hümanizm mavalının iğrenç yüzü işte budur!..
Kurʼân-ı Kerîmʼde şeytanın şöyle diyeceği beyan ediliyor:
“…Onlara (insanlara) emredeceğim de Allâh’ın yarattığını değiştirecekler…” (en-Nisâ, 119)
Elmalılı Hamdi Yazır Efendi, tefsîrinde bu âyetle ilgili olarak şunları söylüyor:
“Yani yaratılışın şeklini veya sıfatını değiştirerek durumunu başka şekle sokacaklar, fıtratının kemâline götürecek yerde bozacaklar, çığırından çıkaracaklar.
Tefsirlerde gelen misallere bakarak; kadını erkek, erkeği kadın yapmaya çalışacaklar; kadın yerine erkek, erkek yerine kadın kullanacaklar; uzuvlarını yaratılış vazifelerinin dışında kullanacaklar; nikâh yerine zinâ edecekler, temizi bırakıp pisliklere koşacaklar; doğruluğu budalalık, eğriliği hüner sayacaklar; helâle haram, harama helâl, iyiye kötü, kötüye iyi diyecekler; yaratılış kanunu zıddına işler yapacaklar, ruhlarının yaratılışındaki selâmet ve saflıklarını bozacaklar.”[1]
LGBT gibi bir rezâletin “insan hakkı ve hürriyeti” adı altında bütün dünyaya dayatıldığı günümüzde, bu âyet-i kerîmeyi yeniden tefekkür etmek durumundayız.
Zira bu rezilliğe göz yuman veya onu terviç eden herkes, hangi mevkîde bulunursa bulunsun, Lût -aleyhisselâm-’ın eşcinsellere tâviz veren karısıyla aynı hazin âkıbete dûçâr olabileceklerini unutmamalıdırlar.
Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:
“Elçilerimiz Lût’a gelince, Lût onlar hakkında tasalandı ve (onları korumak için) ne yapacağını bilemedi. Ona:
«‒Korkma, tasalanma! Çünkü biz seni de aileni de kurtaracağız. Yalnız, (azapta) kalacaklar arasında bulunan karın müstesnâ.» dediler.” (el-Ankebût, 33)
Unutmamak îcâb eder ki;
Bu çılgınlığa sessiz kalmak, ağır bir vebaldir; ailenin ve toplumun felâketidir.
İnsan şunu görmez mi ki, hayvanâtın bile erkeği vardır, dişisi vardır. Dişinin fıtratı ayrıdır, erkeğin fıtratı ayrıdır. Bu iki fıtratın aynı yerde mezcolması mümkün değildir. İkisi, birbirini tamamlayan yarımlardır. Bu yarımlar birleştiğinde bir bütün meydana gelir.
Yani eşcinsellik iptilâsı, hayvanatta bile olmayan, dolayısıyla insanı -Kurʼânî tâbiriyle- “بَلْ هُمْ اَضَلُّ” hayvanlardan da aşağı[2] bir seviyesizliğe düşüren bir sapkınlıktır, ahlâkın dibe vurmasıdır.
Şunu da düşünmek lâzımdır ki;
Lût -aleyhisselâm-’ın kavmi olan Sodom-Gomore, iffetsizlik ve hayâsızlık sebebiyle yerin dibine geçti.
Yine İtalya’da bulunan Pompei şehri de, aynı Lût kavmi gibi cinsî sapıklıktan batarak insanlığa bir ibret levhası hâline gelmiştir.
Düşünmek gerekir ki, bu fânî cihanda bir yanardağ infilâkından kaçamayan insan, Cehennemʼde nereye kaçacak?
Âyet-i kerîmede buyruluyor:
“(Bütün şiddetiyle kıyâmet koptuğunda) o gün insan (büyük bir korku ve dehşet içinde); «Kaçacak yer neresi?!» diyecektir.” (el-Kıyâmet, 10)
Bugün de küresel çeteler, dünyayı daha beter bir duruma sürüklüyorlar.
Yine;
Şuayb -aleyhisselâm-’ın kavmi ticarî hayattaki sahtekârlıklarla alçalmıştı. Fâiz, rüşvet, gabn-i fâhiş (hilekârlık, kandırma, aldatma), karaborsacılık had safhaya çıkmıştı.
Günümüzde de ticaretin en fecî sahtekârlıkları pervâsızca yapılıyor. Karteller, tröstler kendi aralarında anlaşarak, fakir-fukarânın haklarını gasp ediyorlar.
İbrahim -aleyhisselâm-’ın kavmi olan Keldânîlerin başındaki Nemrut, gurur ve kibrin zehrine kapıldı. Kendini kaybetti ve tanrılık iddiâsında bulundu. Cenâb-ı Hak da onları sivrisinek sürüleri ile helâk etti.
Yine gurur ve kibrin pençesine düşmüş bir bedbaht olan Ebrehe ve ordusunu, Cenâb-ı Hak Ebâbil kuşlarıyla mahvetti.
Âyetlerde şöyle buyruluyor:
“Ki onların hepsi;
–Ülkelerinde azgınlık ettiler.
–Oralarda kötülüğü çoğalttılar.
Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.” (el-Fecr, 11-14)
O kahra uğrayan insanların, ilâhî rahmetten uzak bedbahtların -maalesef- günümüzde de artmaya başladığını görüyoruz. Fakat eski kavimlerde vukû bulan toplu helâk hâdiseleri, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hürmetine ümmet-i Muhammedʼin başına gelmiyor.
Ahlâksızlık, iffetsizlik; Allâh’ın haram kıldığı bir ticaret olan fâiz, rüşvet; âile hayatında yaşanan çöküntüler, bize câhiliye devrini hatırlatan günümüzdeki vâkıalar...
Dibe Vuran Değerlerimiz
İffet ve hayâ dibe vurdu. Ticarî ahlâk dibe vurdu. Evlât yetiştirmede mânevî hassasiyetlere riâyet dibe vurdu.
Eskiden âile hayatına çok ayrı bir hassasiyet gösterilirdi:
‒Anne-baba vardı; evlâdını ilâhî bir emânet olarak telâkkî ederdi.
‒Güngörmüş büyükler vardı; çocuklara tecrübelerini aktararak onların geleceğe emin adımlarla yürümelerini temin ederlerdi.
‒Mahalle vardı; orada çocuğun yanlış yapmasına müsaade edilmezdi. Bir yaramazlık yapacak olan çocuk, buna uygun ortam bulamazdı.
Bugün ise mahalle gitti, güngörmüş büyükler kayboldu. Anne-baba da evlâtları üzerindeki tesirini yitirdi. Anne-babaya saygı ve hürmet bitti.
Bugün evlâtlar, sokakların, televizyonun, internetin çocukları hâline geldi.
Maalesef bugün dünya, İslâm medeniyetinden habersiz.
Modern Haçlı ittifâkının yeni îcâdı olan “İslamofobi” projesiyle ne yapılmak isteniyor?
Üstelik modern Haçlı ittifâkının yeni îcâdı olan “İslamofobi” projesiyle, İslâm ve müslümanlar, terörle, şiddetle, vahşetle yaftalanıyor.
Amerika, 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’ya atom bombası attı. Kadın, çocuk, yaşlı, savaşla hiç alâkası olmayan, hiçbir şeye iştirâk etmemiş insanlar, hattâ hayvanlar ve ağaçlar katledildi, toz hâline getirildi. Bunu yapan hristiyanlardı. Fakat kimse çıkıp da buna “hristiyan terörü” demedi.
Almanya’da Hitler yaklaşık altı milyon yahudîyi fırınlara attı, sabun yaptı. Buna da “terör” denmedi.
Stalin komünistti. Yüz binleri katletti. Kellelerden kuleler yaptı. Fakat buna “komünist terörü” denmiyor.
İsrail yıllardır Filistinli kardeşlerimizi katlediyor. Buna “yahudî terörü” denmiyor.
Arakan’da Myanmar devletinin göz yumduğu budist teröristler müslümanları katlediyor. Buna “budist terörü” denmiyor.
Fakat her yerde mağdur ve perişan müslümanlar olduğu hâlde, “İslâmî terör” diye iftiralar atılıyor. “İslamofobi” adı altında, İslâm korkulacak bir şey olarak gösterilmeye çalışılıyor.
Böylece hem küresel güçlerin İslâm coğrafyalarını talan etmelerine meşrûiyet kazandırılıyor, hem de insanlık bu menfî şartlandırma ile İslâm’dan uzak tutuluyor.
Bugün Hristiyanlığın içi boşaltılmış durumda. Namazı âyine, sünneti vaftize, orucu perhize çevirerek ibadet hayatını kaldırdılar.
Kiliseye ücret mukâbilinde günah çıkarma salâhiyeti verdiler. Oysa bir insan, nasıl kendisi gibi bir insanın günahını silebilir?
Bu hususta Necip Fâzıl Kısakürek’ten duyduğum bir hâtırayı nakledeyim:
Meşhur İngiliz tarihçi Toynbee, Mısır’a gider. Kendisi sosyolog olduğu için, garip bir dilencinin yanına yaklaşır ve:
“‒Sana para versem ne yaparsın?” diye sorar. Dilenci de:
“‒Senin için Allâh’a duâ ederim.” der.
“‒Peki, senin duânı Allah kabul eder mi?” diye tekrar sorar Toynbee. O dilenci de der ki:
“‒Beyim, ben duâ ederim, gerisine karışmam. Allah dilerse kabul eder, dilerse etmez.”
Toynbee bunun üzerine şöyle der:
“‒Bizim tahsilli dediğimiz papazlar, kendileri gibi bir insanın günahını çıkardıklarını söylüyorlar. Burada ise bir dînin en garip insanı; «Allah dilerse kabul eder, dilerse kabul etmez.» diyor.”
İslâm ile şereflenen bir misyonere, bir defasında şöyle sormuştum:
“–Bugün Hristiyanlığın içi boşaldı; doğru-dürüst bir akîde, ibadet, muâmelât, ukûbat yok, âdeta bir tabela dîni hâline geldi, ismi var cismi yok, cemaatsiz kalan kiliseler satışa çıkarılıyor.
Evet, belli bir zümrede İslâmiyet’e yöneliş oluyor ama, bu niye büyük kitleler hâlinde gerçekleşmiyor?”
Bana şunu dedi:
“–Çünkü İslâm rûha huzur veriyor ama tatbikâtı için de nefse zor gelen bazı gayret ve fedakârlıklar gerekiyor.
Hristiyanlık ise bomboş! Ne doğru-dürüst bir ibadet hayatı var, ne de günahları önleyici herhangi bir müeyyidesi. Her şey serbest.
Herkes nefsinin arzusu istikâmetinde yaşıyor. Sonra da papazlara giderek güyâ günahlarını affettiriyor. Böyle yaparak da âhiretini kazanacağına inanıyor.
Kilise de aldığı bu günah çıkarma paralarını, yahudi tefecilere verip çalıştırmak sûretiyle büyük bir sermaye elde ediyor.
Müslümana ise günde beş vakit namaz var, sonra oruç var, zekât var, infak var, cömertçe paylaşmak var. Bunun yanında içki, kumar, iffetsizlik yasak; ahlâkî, ticarî, hukukî hükümler var.
Bunların hiçbiri bugünkü Hristiyanlık’ta yok. Bu da nefse hoş geliyor…”
Yine bugün Hristiyanlıkʼta;
“Sezar’ın hakkı Sezar’a!” denilerek dînin, dünya hayatını tanzim eden kâideleri silindi. Din mâbede hapsedildi.
Yahudîlik ise devamlı bir ırkî asabiyetle, kendinden olmayana zulmetmeyi hakkı görüyor.
Lâkin ne Yahudîlik, ne Hristiyanlık ne de Budizmʼin hiçbirine “fobi” denilmiyor. İnsanlığın iki cihan saâdetini temin edebilecek yegâne hak dîn olan İslâmʼa “fobi” deniliyor.
İşte böyle bir zamanda;
–İslâm’ın rahmet dîni olduğunu, Peygamber Efendimizʼin âlemlere rahmet olarak gönderildiğini insanlığa îlan etmek,
–İslâm aleyhinde yapılan kirli propagandaların zihinlerde meydana getirdiği tahribâtı gidermeye gayret etmek ve,
–İslâm’ı aslî berraklığıyla insanlığa takdim etmek, son derece hayâtî bir vazife...
Yine bugünkü felâketlerden bir diğeri de;
YOGA VE MEDİTASYON
Bâtıl Uzak Doğu dinlerinin ibadetleri olan yoga, meditasyon ve benzeri uygulamalar, bizim ülkemizde de pazarlanmaya başladı.
Maalesef, İslâmî şuurdan mahrum birçok insanımız, bu tuzaklara düşüyor. Bunların îtikâden son derecede tehlikeli olduğunu dahî bilmiyor.
Hâlbuki bir insanın rûhen ve bedenen ihtiyaç duyacağı her türlü şifâ ve rahmet, İslâm’da mevcut.
Diğer taraftan;
Yoga ve meditasyon gibi uygulamalarla dertlerine çare arayanlar;
“‒Biz faydasını görüyoruz, işin dînî kısmı bizi alâkadar etmiyor. Biz bir teknik olarak yararlanıyoruz.” gibi bahanelerle kendilerini savunuyorlar.
Hâlbuki, gördüklerini iddia ettikleri fayda, aslında sadece bir aldatmaca. Farklı iddia edilse de, aslâ rûha ait bir huzur değil, sadece nefse ait geçici bir hazdan ibaret.
Bu tıpkı bir sarhoşun içki içince “oh” çekip “efkâr dağıttım” demesine benziyor. Veya bir kumarbazın kumar oynayınca huzur bulduğunu zannetmesine benziyor.
Ayrıca bütün bu nefsânî, geçici ve sahte rahatlamalar, rûhî ve uhrevî bakımdan birer felâket sebebidir.
Yoga ve benzerleri; neş’et ettikleri dinden ayrı tutulamaz. Mâsum bir rahatlama egzersizine dönüşmüş olduğu iddiası da aslâ kabul edilemez.
Çünkü biraz işin içine girilince apaçık görülüyor ki; Uzak Doğu dinlerinin çok tanrılı / putperest felsefesi, yoganın tam merkezinde bulunuyor.
Yoga öğreten yogiler, aslında o dînin râhipleri. Güya teksif olmak için söylenen sözler, dönülen yönler, yakılan tütsüler ve yapılan hareketlerin hepsi de o putperest dinlerin ve ölülerini yakan, ineği mukaddes sayan bâtıl inançların anʼaneleri, âdetleri ve telkinleriyle dolu.
Dolayısıyla gayr-i müslimlerin bu nevî uygulamaları -Allah korusun- îtikâdı zedeler, kalpleri kaydırır.
Bir müslüman, Allâh’ın sevmediklerinden dâimâ uzak duracak. İslâm’dan hiçbir zaman tâviz vermeyecek.
Nitekim ashâb-ı kirâm on üç senelik Mekke devrinde müşriklerin çok ağır baskı ve zulümlerine mâruz kaldı. Müslümanların dinlerini yaşamaları yasaklandı. Fakat o müslümanlar, büyük bir sabırla mukâvemet gösterdiler. Hiçbiri îmanlarından en ufak bir tâviz vermedi. Müşriklerle, Kur’ânʼı tebliğ ederek mücadele ettiler.
İnsanın her uzvunda bir irâde vardır. İstediğin zaman gözünü açıp kapatabilirsin. Elini kaldırıp indirebilirsin. Fakat kalpte irâde yoktur. Kalp ya müsbete ya da menfîye döner. Bu sebeple îman kalpte iyice köklenmeli ki, bir tâviz olmasın.
Rabbimiz bizlere Kur’ân’da Asiye Vâlidemizʼi misal veriyor:
“Allah, inananlara da Firavun’un karısını misal gösterdi. O: «Rabbim! Bana katında, Cennetʼte bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zâlimler topluluğundan kurtar!» demişti.” (et-Tahrîm, 11)
Demek ki hangi şartlar altında olursa olsun, gayr-i müslimlere benzemekten sakınıp îmânın izzet ve vakârını korumak, her müʼminin aslî vazifesidir.
Bizler de amel-i sâlihlerle, ibadetle, muâmelâtla, muâşeretle, sâlihlerle beraber olup fâsıklardan sakınmakla, güzel ahlâkla Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in izini takip edeceğiz ki, kalplerimizde îmânın kuvveti artsın, îmandan herhangi bir tâviz vermeyelim. Cenâb-ı Hak bizden böyle bir îman istiyor.
Velhâsıl içinde yaşadığımız asır;
–Âhiretin unutulduğu,
–İnsanların ten plânında yaşadığı,
‒Merhamet pınarlarının kuruduğu,
‒İnsanların insanlığa vedâ ettiği,
–Nefislerin azgınlaştığı, modern bir câhiliye devri hâline geldi.
Global güçler, ellerindeki bütün imkânlarla;
–İnsanların namus ve iffet elbisesini yırtmaya çalışıyor,
–Toplumu koruyan âile kalesini yıkmanın gayretinde…
Günümüzde pek çok gencimiz evlenmekten kaçınıyor. Âhiret endişesi azaldığından, nikâhsız beraberlikler artıyor.
İnsanlık mânevî bakımdan büyük bir sefâlet yaşıyor. Sefâletini de saâdet zannediyor. Çünkü İslâm’ın hakîkî muhtevâsından haberi yok.
Bugün insanlık, hidâyete muhtaç. Saâdeti arıyor. Aradığı saâdet ve huzur da İslâm’da.
İslâm, insanlığın ihtiyacına kâmil mânâda cevap verebilen bir dünya görüşüne sahip. Menfî şartlanma (ön yargı) içinde olmayan bütün muhataplarının akıl ve gönül dünyalarını tatmin edebilecek yegâne hak dîn...
Hristiyanlık ve Yahudîlik ise, semâvî birer din oldukları hâlde -insan eliyle tahrife uğradıklarından- kendi içinde tutarlı bir dünya görüşüne sahip değildirler. Yine onlar, hayat ve kâinâtın tamamını îzah dâvâsı da gütmezler.
Meselâ bugünkü tahrife uğramış hâliyle Hristiyanlık, içtimâî hayatı tanzim etmekle kendini mükellef görmez. Hristiyanlıkta ahlâk kâideleri dışında içtimâî/sosyal kâideler, hukuk ve muâmelât yoktur.
Hak bir dînin muhtevâsında, aklın idrâk gücünü aşan, kader ve gayb gibi “akıl üstü” hakîkatlerin bulunduğu mâlumdur. Bunlara kalben teslîm olunur. Fakat bugünkü Hristiyanlığın birçok hâdiseyi îzâhı, “akıl üstü” değil, “akıl dışı”dır. Meselâ “Hazret-i Îsâʼnın Rab olması, Allâh’ın bir ve üç olması” gibi...
Muharref Yahudîlik de, antropomorfiktir. Yani Allâh’a beşerî vasıflar izâfe eder. Yahudîler, dînin yalnız Benî İsrâil kavmine âit olduğuna inanır ve kendi ırklarından olmayanı ikinci dereceden insan sayarlar. “Allah onları, biz hizmetimizde kullanalım diye yarattı.” derler.
Bu sebeple diğer insanları yahudî olmaya dâvet etmezler. Hristiyanlık’ta olduğu gibi, dinlerini yaymaya çalışan bir misyonerlik teşkilâtının Yahudîlik’te olmaması, bundan dolayıdır. Ancak Siyonizm esaslı Masonluk ile yahudî kavmine hizmet eden bazı cemiyetler mevcuttur.
İslâm dışı sistemler, madde veya mânânın dâimâ birine ağırlık vermişlerdir. Meselâ komünizm ve kapitalizm gibi sistemler, insanın rûhî tarafını görmezler. İnsanı ruh ve mâneviyâtı olmayan, sırf bir biyolojik yapı olarak telâkkî ederler.
Bu sebeple kapitalizmin de komünizmin de mânevî tarafı, merhameti, insafı, vicdanı yoktur. İkisi de insanoğluna huzur verememiştir.
İslâm ise, ruh ve bedeni beraber mütâlaa eder. Yani her meseleye madde ve mânâ, zâhir ve bâtın, dünya ve âhiret olmak üzere iki veçheden bakar.
Hak din, her zaman için toplumları yozlaşmaktan, çürümekten ve mahvolmaktan kurtarmıştır. İnsan ancak hak dîne bağlılık sâyesinde enâniyetten ve nefsânî arzuların esiri olmaktan kurtulup insanlığa hizmet imkânı bulabilmiştir. Zira hak din, insana dâimâ dürüstlüğü, adâleti, kul hakkına riâyeti, merhamet, muhabbet, hürmet ve nezâketi telkin eder.
Hayvanlara bile şefkatle muâmele etmeyi, dünyayı güzelleştirmeyi, kötülüklere mânî olmayı, gerektiğinde bu uğurda canını bile fedâ etmeyi öğretir.
Böylece dünya huzur ve saâdetle dolar. Aksi takdirde dünya bir kurtlar sofrasına dönüşür ki, bütün insanlar, hattâ bütün mahlûkat bundan zarar görür.
Nitekim Darwinist ve Kapitalist zihniyet der ki; “Zayıflar yok olmaya mahkûmdur, sadece güçlüler hayatta kalabilir, o hâlde altta kalanın canı çıksın!..”
Velhâsıl insanoğlu hak dinden uzaklaştığı nisbette insanlığa vedâ ederek âdeta acımasız bir canavara dönüşmektedir.
Dolayısıyla bugün insanlığın yegâne kurtuluş yolu İslâm’dır. Diğer dinler hükmünü yitirmiştir.
Nasıl ki Güneş doğduktan sonra Ay ve yıldızların ışığına ihtiyaç kalmaz ve Güneş’in yanında onlar sönük kalırsa, bugün İslâmʼa nisbetle diğer dinler de böyledir.
İlâhî menşei ve beşerî tahriften korunmuş muhtevâsıyla İslâm, mutlak hakîkatin şaşmaz pusulasıdır.
Dolayısıyla İslâm’dan gayrı bir hakîkat yolu aramak, ebedî saâdeti sefâlet çarşılarında arayıp beyhûde yorulmak demektir. Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere:
“Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) aslâ kabul edilmeyecek ve o, âhirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)
Dipnotlar:
[1] Hak Dîni Kur’ân Dili, III, 88 (Nisâ Sûresi, 119. âyetin tefsîrinden)
[2] el-Aʻrâf, 179; el-Furkân, 44.
Kaynak: Osman Nûri TOPBAŞ, Rasûlullah Efendimizʼden Eğitim Düsturları, Erkam Yayınları