Cakarta’da Gökdelenlere Karşı Musallanın Direnişi
Cakarta’nın gökdelenleri arasında eski mahallelerin musallaları direniyor. Modernite, ibadet, zaman ve şehir hayatı üzerine çarpıcı bir gözlem.
Burası Cakarta. Dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip ülkesinin başkenti.
CAKARTA’DA GÖKDELENLERİN GÖLGESİNDE MUSALLA DİRENİŞİ
Kaldığımız yüksek binanın arka tarafı şehrin eski mahallelerinden birine bakıyor. Yukarıdan bakınca ilk göze çarpan şey düzensizlik.
Elli yıl öncesinden kalmış gibi duran, birbirine yaslanarak ayakta duran evler... Sac çatılar, solmuş kiremitler, yamalı duvarlar, daracık sokaklar, birbirinin avlusuna, damına, penceresine karışmış hayatlar.
Binalar yapılmış olmaktan çok zaman içinde oluşmuş gibi. Bir oda eklenmiş, üstüne bir kat çıkılmış, yanına bir sundurma kondurulmuş.
Şehir planlamacısının cetvelinden değil, hayatın mecburiyetlerinden çıkmış bir mahalle.
Mahalle, göğe doğru yükselen devasa kulelerle kuşatılmış durumda. Cam cepheler, çelik konstrüksiyonlar, kusursuz geometriler... Güneşi yansıtan plazalar, rezidanslar, oteller, alışveriş merkezleri. Geceleri binlerce pencerenin ışığıyla parlayan bu kuleler modern Asya'nın kudret nişaneleri gibi.
Sermayenin, teknolojinin ve yeni hayat tarzının anıtları. Sanki hepsi aynı şeyi söylüyor: “Buraya kadar ilerledik. Daha da ileri gideceğiz.” Bu çağrının muhatabı ortada kalmış kadim mahalle… Ama bu onun umurunda mı, tartışılır.
Firavun, Hâmân'a “Benim için yüksek bir kule yap; belki göklerin yollarına erişirim” demişti. Cakarta'nın gökdelenleri elbette başka bir çağın, başka bir hikâyenin yapıları. Fakat insanın yükseldikçe muktedir olduğuna inanması pek değişmiyor. Yalnızca kulelerin malzemesi değişiyor. Kerpicin yerini beton, tuğlanın yerini çelik ve cam alıyor.
Aşağıdaki mahalle direniyor. Baraka baraka direniyor. Sokak sokak direniyor. Ve en çok da musalla musalla direniyor. Burada küçük mahalle mescitlerine “musalla” diyorlar. Mahallenin modern şehre karşı en sağlam muhafızları onlar.
Bunu gecenin en derin vaktinde anlıyorsunuz. İmsak vaktinin bitmesine yaklaşık bir saat kala musallalar birer birer uyanıyor. Önce ışıkları yanıyor. Ardından sesleri. Bir müezzin: “Haydi namaza!” diye sesleniyor.
Henüz ezan okunmuş değil. Bir başka musalladan başka bir ses yükseliyor: “Namaz... Namaz... Namaz...” Bir üçüncüsü: “Namaz uykudan hayırlıdır... Namaz uykudan hayırlıdır...” diye hatırlatıyor. Bir başkası salât ü selâm getiriyor.
Gökdelenlerin arasında sıkışmış mahalle gecenin en derin vaktinde hayatı diriltiyor. Her taraftan başka bir ses, başka bir makam, başka bir çağrı yükseliyor. Biri bitmeden öteki başlıyor. Sesler birbirine karışıyor fakat garip biçimde birbirini bozmuyor. Çünkü hepsinin söylediği aynı: “Uyan ve uykudan hayırlı olana hazırlan.”
İmsak biter bitmez bu defa ezanlar başlıyor. Sabah namazının vakti gelmiştir. Üsküdar'ın ezanları gibi... Bir minare başlıyor, öteki cevap veriyor. Biri bitiriyor, biraz ilerideki musalla devralıyor. Mahalle, görünmeyen bir ses ağıyla hayatı esas hayatın yâdına bağlıyor.
Sonra ezanlar bitiyor. Derin bir sessizlik. Ne kadar sürüyor dersiniz? İki dakika. Hepsi bu. Sünnetini kılan musalla yeniden mikrofonun başına geçiyor. Kamet getiriliyor. İmamlar kıraate başlıyor. Bir musalladan Fâtiha geliyor, diğerinden tekbir. Biri selâm veriyor, öteki hâlâ namazda. Biri Şems Suresi'ni okuyor, diğeri Duha...
Namaz bitince gece mesaisi sona mı eriyor? Bu sefer tesbihat başlıyor. Tesbihat bitiyor, dua başlıyor. Dua bitiyor, vaaz ve nasihat başlıyor.
MODERN ŞEHİRDE MUSALLA: MEKÂNIN VE ZAMANIN MÜCADELESİ
Musallalar, gökyüzü yavaş yavaş aydınlanıncaya kadar mahalleyi bırakmıyor.
Sonra gündüz başlıyor. Ve sıra gökdelenlere geliyor. Aslında meselenin ilginç tarafı burada. Çünkü gökdelenlerde de musalla var.
Dev alışveriş merkezlerinde, plazalarda, havalimanlarında, rezidans komplekslerinde gayet temiz, klimalı, halıları muntazam musallalar bulunuyor. Abdesthaneleri güzel. Yönlendirme levhaları şık. Kimisinin kapısında İngilizce “Prayer Room” da yazıyor.
Fakat onların sesi yok. Çünkü modern şehrin musallası, modern hayatın takvimine tâbi. Alışveriş merkezi gece saat onda kapanıyorsa musalla da kapanıyor. Sabah saat onda açılıyorsa o da açılıyor. Onun vakitlerini güneşin hareketinden çok binanın çalışma saatleri belirliyor. Sabah namazında AVM kapalıysa musalla da kapalı. Teheccüd için zaten kimsenin orada işi yok.
Mahallede ise sanki bunun tam tersi geçerli: Hayat musallanın saatine uymak zorunda. İki musalla arasındaki fark büyüklüklerinde veya mimarilerinde değil. Biri hayatın içinde kendisine ayrılmış bir mekân, diğeri ise etrafındaki hayatın zamanını belirleyen bir merkez.
Modernite dini yok saymıyor. Bazen ona gayet güzel yerler bile ayırıyor. Klima koyuyor. Halısını seriyor. Kıble işaretini yerleştiriyor. Hatta tabelasını da asıyor. Sonra kapısını kendi çalışma saatlerine bağlıyor.
Kadim mahalledeki musalla ise kendisine ayrılmış yere razı değil. Sesini sokağa taşıyor. Uykunuza karışıyor. Zamanınıza müdahale ediyor. Size saat kaç olduğunu söylemekle yetinmiyor; o saatte ne yapmanız gerektiğini de söylüyor.
Modern insanın en fazla itiraz edeceği şey de belki tam olarak bu. Çünkü modernlik mekân vermekte cömert, zamana müdahale konusunda kıskançtır. İbadet edebilirsiniz. Ama mümkünse hayatın akışını bozmayacak şekilde.
Cakarta'nın eski mahallesindeki musalla ise hayatın akışını bozmak için var sanki. Daha güneş doğmadan bütün mahalleye sesleniyor: “Kalk. İşinden önce başka bir işin var. Piyasadan önce başka bir çağrı var. Üretmeden, tüketmeden, trafikte kaybolmadan, gökdelenlerin asansörlerine binmeden önce dönmen gereken başka bir yön var.”
İşin ironik tarafı, musalla bu kadim çağrıyı modernliğin kendisinden aldığı bir silahla yapıyor: Hoparlörle. Elektrik, mikrofon, amplifikatör, hoparlör... Hepsi modern teknolojinin ürünleri.
Minarenin çıplak insan sesine kazandırdığı menzili şimdi elektronik sistem yüzlerce metre daha ileri taşıyor. Musalla, kendisini kuşatan modern şehrin teknolojisini alıp ona karşı kullanıyor. Karşı cenahtan aparılmış bir silah gibi.
Gökdelen yüksekliği kullanıyor. Musalla sesi.
Gökdelen “beni gör” diyor. Musalla “beni dinle” diyor.
Gökdelen göğe doğru yükselerek şehre hâkim olmaya çalışıyor; musalla yerden, o derme çatma evlerin arasından sesini yükselterek zamanı yönetiyor.
Biri mekânı, öteki zamanı bırakmamaya çalışıyor.
Savaşın neticesi henüz belli değil. Mahalle şimdilik direniyor ama inşaat hiç bitmiyor. Bir yerde temel kazılıyor, başka bir yerde vinç yükseliyor. Dün evlerin bulunduğu yerde bugün şantiye perdesi var. Blok blok, sokak sokak, parsel parsel eski şehir çekiliyor. Her yeni kule, mahallenin gökyüzünden biraz daha alıyor.
Belki bir gün bu derme çatma evler tamamen ortadan kalkacak. Yerlerine kontrollü girişleri, kartlı asansörleri, kapalı otoparkları ve sessiz “prayer room”ları bulunan yüksek bloklar dikilecek. O zaman musalla ne yapacak?
Musallanın binasını koruyup koruyamayacağı dert değil. Asıl dert, sesini koruyup koruyamayacağı, daha doğrusu insanın hayatına müdahale etme ayrıcalığını bırakıp bırakmayacağıdır.
Bir medeniyet nasıl mağlup olur? Kimse mabedi ortadan kaldırmaya çalışmıyor. Aksine daha güzel mekanlar vaat ediyor. Halıları daha güzel, kliması daha güçlü, tabelası daha şık mekanlar… Ama o mekanlar artık kimseyi uyandırmıyorsa, kimsenin programına müdahil olmuyorsa, kimseye “şimdi dur” diyemiyorsa; hayat ona değil, o hayata tâbi olmuşsa, asıl mağlubiyet o zaman gerçekleşmiştir.
Cakarta'nın eski mahallesi henüz mağlup değil.
Saat sabaha karşı dört buçuk.
Gökdelenlerin çoğu susuyor.
Musallalar konuşuyor.
Şimdilik.
Ne zamana kadar?
Modern şehrin gürültüsü hoparlörün sesini bastırana kadar.
Mahalle son parselini kaybedene kadar.
Ama kimse hüküm vermekte acele etmesin.
Musalla bu, her defasında yaptığı gibi, yeni dünyanın içinden kendisine yeni bir silah bulacak. Direnecek, hayatta kalacak ve hayatı kendisine tabi kılmaya devam edecek.
Kaynak: Mehmet Köprülü, Altınoluk Dergisi, Sayı: 488