Bu Ölçüler Dışında Müslümanlık Yok!

İSLAM

Allah Teala’nın bildirdiği, Rasulullah Efendimizin nezih hayatına yansıyan ölçüler dışında Müslümanlık yok. Her Müslüman ve her İslam toplumu, bugün, yarın ve tüm zamanlarda, Kur’an ve Rasulullah muvâzenesinde bir İslam kişiliği ile donanmak zorunda. Onun adı da “Rahmet Peygamberinin ümmeti rahmet insanı” olmaktır. 

İslam’la alaka, aslında kendini bir ölçü içinde tanzim etme alakasıdır. Muhakeme, duygu, davranış vs. bütün alanlarda. Allah Tealaya kulluk halinde bile ölçü getirilmiş. Kur’an buna ilişkin ikazlarla dolu, Rasulullah efendimiz (s.a.v.) bir çok olayda eğittiği Müslümanlara bu yönde ikazlarda bulunmuş.

Yaşadığımız dünyada İslam adına ama “İslam’ın ölçülerini aşan” tavırlara tanık olunuyor. Cihad deyip cihadı Kur’an ölçüsünün dışına çıkaran, “tevhid” deyip, bunu “tekfir” için kılıca dönüştüren, abidlik – zahidlik dendiğinde bunu, toplumdan tecrid haline getiren ve orijinal  Kur’an – Peygamber çizgisinin ötesinde bir İslam görüntüsü ortaya çıkaran pek çok örnek var.

Gelin Kur’an’a ve Rasulullah’ın uygulamalarına bakalım, ve bu ana kaynaklarımızdan hayatımıza bir “muvâzene – itidal” taşıyalım. Mesela şu ayet mü’mine öyle bir “ruhi disiplin” getiriyor ki, hayatımıza taşıyabilsek, belki de, yüreklerimizi dağlayan kişisel – toplumsal nefret ikliminden uzaklaşacağız. Okuyalım:

“Ey İnananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahidler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun; bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’tan sakının, doğrusu Allah işlediklerinizden Haberdar’dır. (Maide, 8)

Mesela “Yiyiniz içiniz ama israf etmeyiniz” (Araf, 31) ayeti hayatımızı tanzim etse, belki de bunca sindirim sistemi hastalıklarıyla boğuşmaya veya diyet arayışlarına ihtiyaç olmayacak. Helal gıda duyarlılığı önemli. Ama mesela Kur’an bizi orada da “Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın”diye uyarıyor, “ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez.” diyor. (Maide Suresi, 87)

Şu ayetin zaman zaman herhangi birimizi muhatab alıp almadığı noktasında düşünmeliyiz: (Ey Muhammed!) De ki: “Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Hucurat, 16)

Rasulullah Efendimiz, “Şüphesiz ki bu din kolaylıktır. Kim bu dini zorlaştırırsa din ona galip gelir.” (Buhârî, İmân 29) diye buyururken, hiç şüphesiz, “dindarlık”ta bile ölçünün kaçabileceğini görüyor ve mü’minleri uyarıyor.

Şu hadis, Rasulullah Efendimiz (s.a.v.)’in, İslam’ın hayatımıza taşınmasında nasıl ölçü hassasiyeti içinde bulunduğunu en güzel şekilde anlatmaktadır: Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:

Üç sahabî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in evde gizlice yaptığı ibâdetleri öğrenmek üzere, Peygamber Efendimiz’in hanımlarının yanına gittiler. Efendimizin evde yaptığı ibâdetleri öğrenince bunu azımsadılar ve:

“-Biz, Allâh’ın Rasûlü gibi miyiz? Allah, O’nun olmuş ve olacak bütün günahlarını bağışlamıştır.” dediler.

İçlerinden biri:

“-Ben yaşadığım müddetçe, geceleri hiç uyumayacağım, hep namaz kılacağım.” dedi.

Bir diğeri:

“-Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım!..” dedi.

Üçüncü sahabî ise:

“-Ben de kadınlardan uzak duracağım, hiç evlenmeyeceğim!..” dedi.

Bir müddet sonra Peygamber Efendimiz, onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi:

“-Bu sözleri söyleyen sizler misiniz? Bakınız, Allâh’a yemin ederim ki, içinizde Allah’tan en çok korkan ve O’na en çok saygılı olan benim. Fakat ben bazı günler oruç tutar, bazen detutmam. Gece hem namaz kılar, hem uyurum. Kadınlarla da evlenirim. Benim sünnetimden yüz çeviren, benden değildir.” (Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5; Nesâî, Nikâh, 4)

BEN SİZE KEŞİŞ VE RUHBAN OLMANIZI EMRETMİYORUM

Benzeri bir hadise, bir başka sahabi grup için de söz konusu olur, onlar da “bundan böyle dünyadan el etek çekmeye, kendilerini hadım ettirmek suretiyle erkeklik duygularından kesilmeye, gündüzleri oruçlu, geceleri de yatakta yatmaksızın uyanık ve ibadetle geçirmeye, et ve et ürünleri yememeye, kadınlara yakın olmamaya, güzel koku sürmemeye, yeryüzünde gezip dolaşmamaya” karar verirler.  Rasulullah (s.a.v.) o grubu da “Ben bunlarla emrolunmuş değilim” diye uyarır. Sonra da sahabeyi toplayarak genel bir ikazda bulunur. Şu ölçüler Allah Rasulü’nün bir İslam toplumunun önüne koyduğu ölçülerdir:

“Birtakım kimselere ne oluyor ki, hanımlarla evlenmeyi, yeme içmeyi, güzel koku sürmeyi, uyumayı ve meşrû sayılan dünya zevklerini kendilerine haram kılıyorlar. Şüphesiz ki ben size keşiş ve ruhban olmanızı emretmiyorum. Benim dinimde et yemeyi terketmek, kadınlardan uzaklaşmak bulunmadığı gibi, dünyadan el etek çekip manastırlara sığınmak da yoktur. Ümmetimin seyahatı oruç, ruhbanlıkları ise cihaddır. Allah’a ibadet ediniz, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız, hac ve umre yapınız, namazlarınızı kılınız, zekâtınızı veriniz, ramazan orucunu tutunuz. Dosdoğru olunuz ki, başkaları da öyle olsun. Sizden önceki ümmetler, aşırılıkları yüzünden helâk oldular. Dini kendilerine zorlaştırdılar, Allah da onlara zorlaştırdı. Bugün kilise ve manastırlarda bulunanlar, onların artıklarıdır.” (Ali el-Kârî, el-Mirkat, I, 182-183).

“SÖZ VE DAVRANIŞLARINDA İLERİ GİDİP HADDİ AŞANLAR HELÂK OLDULAR”

Benzeri bir hadise kadınlarla ilgili olarak yaşanıyor.

Âişe radıyallahu anhâ’nın bildirdiğine göre, bir kadınla birlikte otururlarken, yanlarına Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem  girdi ve:

- “Bu kadın kim?” diye sordu. Âişe validemiz:

- Bu filan hanımdır, dedikten sonra, onun çok namaz kıldığından bahsetti. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:

“Bütün bunları sayıp dökmeyi bırak; gücünüzün yettiği nisbette ibadet etmeniz size yeter. Allah’a yemin ederim ki, siz bıkıp usanmadıkça, Allah bıkıp usanmaz” buyurdu.(Buhârî, Îmân 32,)

Abdullah İbni Mes’ûd  radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

“Söz ve davranışlarında ileri gidip haddi aşanlar helâk oldular.” Resûl-i Ekrem bu sözü üç defa tekrarladı. (Müslim, İlim 7.)

Enes  radıyallahu anh  şöyle dedi:

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem  mescide girmişti. İki direk arasına uzatılmış bir ip gözüne ilişti:

– “Bu ip nedir?” diye sorunca, sahâbîler:

– Bu, Zeynep Binti Cahş’a ait bir iptir. Namazda ayakta durmaktan yorulunca ona tutunuyor, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:

- “Onu hemen çözünüz. Sizden biriniz canlı ve istekli olunca nâfile namaz kılsın, yorgunluk ve gevşeklik hissettiği zaman ise yatıp uyusun” buyurdu. (Buhârî, Teheccüd 18)

- Ebû Cühayfe Vehb İbni Abdullah   radıyallahu anh  şöyle dedi:

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, Selmân ile Ebü’d-Derdâ’yı kardeş yapmıştı. Bu sebeple Selmân, Ebü’d-Derdâ’yı ziyaret ederdi. Bir ziyaret esnasında onun hanımı Ümmü’d-Derdâ’yı oldukça eskimiş elbiseler içinde gördü. Ona:

- Bu halin ne? diye sorunca, kadın:

- Kardeşin Ebü’d-Derdâ dünya malı ve zevklerine önem vermez, dedi. O esnada Ebü’d-Derdâ eve geldi ve hazırlattığı yemeği Selmân’a ikram edip:

- Buyurun, yemeğinizi yiyin, ben oruçluyum, dedi. Selmân:

- Sen yemedikçe ben de yemem, diye karşılık verdi. Bunun üzerine Ebü’d-Derdâ sofraya oturup yemek yedi. Gece olunca Ebü’d-Derdâ teheccüd namazı kılmaya hazırlandı. Selmân ona:

- Uyu dedi. Ebü’d-Derdâ uyudu, bir müddet sonra tekrar kalkmaya davrandı. Selmân yine:

- Uyu, diyerek onu kaldırmadı. Gecenin sonlarına doğru Selmân:

- Şimdi kalk, dedi ve her ikisi birlikte namaz kıldılar. Sonra Selmân, Ebü’d-Derdâ’ya şöyle dedi:

- Senin üzerinde Rabbinin hakkı vardır, nefsinin hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Hak sahiplerinin her birine haklarını ver.

Sonra Ebü’d-Derdâ, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’ e gidip olup biteni anlattı. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:

“-Selmân doğru söylemiş” buyurdu. (Buhârî, Savm 51, Edeb 86.)

Ölçüyü koyan Kudret, “ölçüye itina”yı da bir Kur’an hükmü olarak insanlığa bildiriyor.

“Ölçüyü O koydu. Ölçüde sınırı aşmayın. Ölçüyü ikame edin, ölçüsüzlüğe izin vermeyin”

SUSKUNLAR MECLİSİ

“Ölçüye itina” Müslümanı hayat içinde tanzim edici, ıslah edici, iyileştirici, ihya edici bir karakter haline getirir. Molla Cami diye bilinen ünlü İslam alimi Mevlânâ Câmî (1414- 1492) ile ilgili bir menkıbe bu konuda çok çarpıcı bir “Müslüman kişiliği”ni önümüze koyuyor. Şöyle ki:

Onun yaşadığı dönemde tanınmış âlimler, şairler, yazarlar ve bilginler “Suskunlar Meclisi” adını verdikleri bir heyet oluşturmuşlar. Meclisin üye sayısı ise otuz kişiyle sınırlı tutulmuş. Mevlânâ Câmî de bu heyete girmek istiyor. Ancak suskunlar meclisinin üye sayısının sınırlı olması onun, bu girmesine imkân vermiyor.

Bir gün suskunlar meclisinin üyelerinden birinin öldüğünü duyuyor Mevlânâ Câmî. Bunun üzerine üyeleri toplantı halindeyken toplantı yapılan binaya geliyor. Binanın önünde bir kapıcı bekliyor. Ona hiçbir şey demeden isteğini bir kağıda yazıp içeriye gönderiyor. Meclis üyeleri Mevlânâ Câmî’yi yakından tanıyorlar, fakat vefat eden üyelerinin yerine birkaç gün önce başka birini almışlar. Ama Mevlânâ Câmî gibi birini de kapıdan çevirmek, “seni üye yapamıyoruz” demek oldukça zor. Kendi aralarında epeyce düşünüyorlar.

Ardından da bir bardağı ağzına kadar su ile doldurup kapıcıyla Mevlânâ Câmî’ye gönderiyorlar. Bununla meclisin üye sayısının tam olduğunu, yeni bir kişiye yer olmadığını anlatmak istiyorlar. Kendisine, ağzına kadar su ile dolu bir bardak gönderilen Mevlânâ Câmî, meclis üyelerinin ne demek istediğini anlıyor. O da hemen yanındaki gülden bir yaprak koparıp yavaşça bardağın üstüne koyuyor..

Haliyle gül yaprağı bardağı taşırmıyor. Meclis üyeleri ağzına kadar su dolu olan bardağın üzerine bir gül yaprağı konarak kendilerine geri gönderildiğini görünce durumu hemen anlıyorlar. Sayıyı Mevlana Cami için otuzun üzerine çıkarmaya karar veriyorlar.

 GÜZEL MÜSLÜMAN ÖRNEĞİ

Mevlânâ Câmî meclise gelince başkan onun adını da listeye yazıyor. Üye sayısını belirten otuz sayısının önüne bir sıfır yazarak Mevlânâ Câmî’ye veriyor. Başkan bununla Mevlânâ Câmî’nin katılmasıyla meclisin değerinin on kat arttığını anlatmaya çalışıyor. Listeyi eline alan Mevlânâ Câmî, kendisinin gelmesiyle meclisin değerinin on kat artmış olduğu düşüncesine katılamadığını göstermek için otuz sayısına eklenen sıfırı silip otuzun soluna yazıyor.

Verdiği bu cevapla meclisin üye sayısını artırmadığı gibi, kendi değerinin, bu meclisin yanında solda sıfır olduğunu anlatmak istiyor. Son verdiği cevapla, gösterdiği saygı ve alçak gönüllülük ile Mevlânâ Câmî, suskunlar meclisinin en değerli üyelerinden biri olduğunu ortaya koyuyor.

Böyle. Bulunduğu ortama fazla gelmeyen, sıklet olmayan, her ortamı güzelleştiren, oraya değer katan insan... Güzel Müslüman örneği budur.

İtidal: Adaleti gözetmek demek. Aşırı gitmemek. Haddi aşmamak. Zulme yönelmemek.

Muvâzene: Ölçülü olmak, demek. Ölçüyü aşmamak.

Altınoluk Dergisi, Ahmet Taşgetiren, 342 sayı, Eylül 2014