Bu mu Medeniyet?

TEFEKKÜR

Son asırda, başta atom bombası olmak üzere envâ-ı çeşit bombalar, füzeler, kimyevî ve biyolojik silâhlar “akıl ve bilim” adı altında üretildi. Milyonlar katledildi, ilaç adı altında zehir satıldı. İlerleme olarak anlatılan bu hadiselerden sonra aklımıza şu sorular gelmiyor mu: Bu mu insanlık, bu mu medeniyet? Bu mu ilerleme?

Son asırda yüz binleri katleden başta atom olmak üzere envâ-ı çeşit bombaları, füzeleri, kimyevî ve biyolojik silâhları, «akıl ve bilim» meydana getirmiştir.

Aynı akıl ve bilim, hastalara ilâç ararken, kimileri de uyuşturucu zehirler îcat etmiş ve nesillere zarar vermiştir.

Rahmetli Nurettin TOPÇU, Hocamızdı. Bize bir gün bir soru sordu:

“‒Çocuklar!” dedi; “Dünkü insan mı daha huzurlu ve mesuttu, bugünkü insan mı?”

Biz de;

“‒Hocam tabiî ki bugünkü insan daha mesut.” dedik.

“‒Niye çocuklar?” deyince biz de sebepler saydık:

“‒Bugünün insanı eskilerin üç aylık yolunu üç saatte gidiyor. Eskiden bir hanım, çamaşırı teknede yıkar, bu iş yarım gününü alırdı. Şimdi ise çamaşır makinesinde kolayca yıkıyor...”

Hoca ise itiraz etti ve dünün insanının niçin daha huzurlu olduğunu ifade için uzun uzun îzahlarda bulundu:

“‒Makinenin terakkîsi, insanın rûhunu allak bullak etti. Amerika 1944ʼde iki atom bombası patlattı, iki şehri kömür etti çıktı. Toprağı kömür etmeye hakkı yoktu kimsenin... Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve nebâtâtı katletmeye hiç kimsenin hakkı yoktu...

Bu canavarlık değil mi?

Bu mu insanlık, bu mu medeniyet? Bu mu ilerleme?

Sanayinin ilerlemesi, insanoğlunun rûhuna zehir serpti.

Velhâsıl eski insan bu kadar zalim değildi. Çektiği meşakkatlere rağmen bugünün insanından çok daha mesuttu. Çünkü insan rûhunu felce uğratan materyalizmin demir pençesi o zamanlar yoktu...”

Bugün de zalimlerin petrol hırsı yüzünden; Suriye’den milyonlarca insan, memleketinden kovulmakta, çıkmayanların ise başlarına bombalar yağdırılmaktadır. İşte;

“Tek dişi kalmış canavar medeniyet!”

Günümüzde endüstri ve sanayinin terakkîsi ile meydana gelen îcatlar medeniyet zannedilmekte, ruhsuz bir demir parçası olan makineden medet umulmaktadır. Maddiyâtın gücüne dayanan ham nefisler; kendi huzur ve saâdetini, her şeyin üstünde tutacak bir egoizme, bencillik ve enâniyete sürüklenmektedir. Böylece âdetâ şu âyet-i kerîmelerin tarif ettiği bedbahtlığa misal teşkil etmektedir:

(Vay hâline) o (kimsenin) ki, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur. (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder.” (el-Hümeze, 2-3)

Demek ki «akıl ve bilim» gaye değil, vasıtadır. Aklı vahyin ve doğru inancın muhtevâsından uzaklaştıran, nefsânî ve şeytânî tek dişi kalmış canavar medeniyet; bilim ve tekniği kendi süflî emellerine hizmette kullanmıştır.

Cenâb-ı Hak, akıl nimetini cinayet işlemek için vermemiştir. Onu, ilâhî hakikatleri tefekkür etmek ve Allâh’ın kullarına hizmet etmek için lutfetmiştir.

Cenâb-ı Hak; konuşma nimetini, yalan, alay, gıybet, hakaret, ahlâksızlık ve benzeri günah lâkırdılar için lutfetmemiştir. Rabbimiz; bize Kelâm’ını okuyalım, doğru ve güzel konuşalım, birbirimize hakkı, hayrı, sabrı ve merhameti tavsiye edelim, iyiliği emredelim ve kötülükten sakındıralım diye bahşetmiştir.

Dünya dershânesindeki imtihanda en büyük ve en hayatî sual, «gayba îman» mevzuundadır.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Mekteb-i Âlem, Kâinat, İnsan ve Kur’ân, Yüzakı Yayınları