Bize Bizden Yakın Olan: Şah Damarındaki İlâhî Sır

İHSAN

Bize bizden yakın olanı ne kadar hissedebiliyoruz? Hayatın her anında ve ölümün eşiğinde bizi yalnız bırakmayan ilâhî yakınlığın sarsıcı ve ümitvar hikmetleri.

İnsanın, yegâne sahibi ve yoktan var edicisi Allah’tır. Bu yüzden insan, Allah’a çok yakındır, her dem O’nun huzurundadır. Sadece belirli ibadetlerde değil, bütün hal ve hareketlerimizde O’nun huzurundayız. Bu görüşleri ve yorumları hasbelkader açıklamaya çalışalım.

NEREDE OLURSANIZ OLUN O SİZİNLE BERABERDİR

Allah Teâlâ, yere gireni, göğe yükseleni, yerden biteni, çıkanı, rahmet, azap ve melekler gibi gökten inenleri, iyi ve kötü bütün davranışları bilir. Allah Teâlâ, insanın, hangi mekânda, hangi bölgede, hangi coğrafyada ve ülkede bulunduğunu kesin bir şekilde bilir ve yapılan her şeye şahittir ve vakıftır. Ona, ne yerde ne gökte hiçbir şey zerre kadar dahi olsa gizli ve uzak kalmaz. (Yunus, 61; Sebe’, 3). “O göklerde ve yerde tek Allah’tır. Gizlinizi, açığınızı bilir. (Hayır ve şerden) ne kazanacağınızı da bilir.” (En’âm, 3).

Göklerde, yerde ve bütün kâinatta olup bitenleri idare eden (Bakara, 2/255) ve bilen Allah Teâlâ, bir küçük kâinatı andıran insanın da her şeyine hazır ve nazırdır. Bir âyette bu gerçek şöyle ifade edilmiştir. “…Nerede olsanız, O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.” (Hadîd, 4).

 Göklerde ve yerde olanları Allah’ın bildiğine, üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsünün, beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısının mutlaka Allah olduğuna göre, insan, Yüce Yaratıcısından neyi gizleyebilir? Nerelerde bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O’nun, onlarla beraber olduğuna ve kıyamet gününde yaptıklarını haber vereceğine göre, insan, hangi yapıp ettiklerini saklayacak ve yok sayacaktır? (Mücâdele, 7).

Demek ki, her an, Allah’ın huzurunda ve gözetimindeyiz. Kulluk, bu anlayışla yapılırsa değer kazanır ve rıza-i ilahiye erişilir.

O, İNSANA ŞAH DAMARINDAN DAHA YAKINDIR

İnsanı, Allah yaratmıştır. Bu yüzden insanın bütün duygularını, tasavvurlarını ve içinden geçirdiklerini Allah bilir. “Hiç yaratan bilmez mi. O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır” (Mülk, 14) âyetinde belirtildiği gibi, insanı en kapsamlı bir şekilde Allah Teâlâ bilir. Çünkü O, insanın sahibi ve yaratıcısıdır.

O, insana aynı zamanda en yakın olan Yüce Yaratıcıdır. “Andolsun! İnsanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona, şah damarından daha yakınız” (Kaf, 16) âyetinde bu gerçek önemle vurgulanmıştır.

İnsana, nefsi, ne fısıldar yahut ne ile vesvese verir hepsini Allah Teâlâ bilir. “Nefsin vesvesesi” deyimi, içinden kendine söylediği, gönlünden geçirdiği gizli duyguları, hatırları, kuruntuları, kararları gibi bütün iç duyguları kapsar.

İnsanın yapıp ettiklerini zapt etmekle görevli hafaza (koruyucu) meleklerinin bile henüz farkına varmadıkları derecede gizli olarak insanın gönlüne gelen hatıralar ve nefis ile ilgili şeylerin hepsini Allah bilir. Çünkü insanın yaratıcısı Allah’tır. Allah Teâlâ, insana şah damarından daha yakındır. (Türk Dil Kurumunun sözlüğünde şah damarı: Boynun iki yanında, kanı başa ve yüze götüren aort damarlarından her biri, gazel damarı, şeklinde tarif edilmiştir.)

Allah, insanı öyle yakından bilir, öyle yakından işitir ki, insan hakkında O’na hiçbir şey gizli kalmaz. Yaratıcı ile yaratıkları arasındaki ilişki, yaratılan ile nefis arasındaki ilişkiden daha önceliklidir. Çünkü yaratılanın ayakta kalması, bizzat kendisinden değildir, yaratıcının kudreti iledir.

Allah Teâlâ, ilmi ve kudreti ile insana, şah damarından daha yakındır. İnsanın en gizil şeylerinden hiçbirisi, Allah’a gizli kalmaz. Allah, insanın halini, ona şah damarından daha yakın olandan daha iyi bilir. Allah, insanın, kendisini bilmesinden, onu, daha iyi bilir. O, bize bizden daha yakındır. (Bkz. Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Neşriyat, İstanbul, 1971, VI, 4505-4510).

İNSANIN HER SÖZÜ KAYDEDİLMEKTEDİR

Sözüne, kulağına, kalbine dikkat etmesi, güzel şeylere nazar etmesi, helal olan şeylere bakması, meşru olan şeyleri dinlemesi, düşünce ve tasavvurlarını saf ve arı tutmaya çalışması insanın, imanî ve ahlâkî bir sorumluluğudur. Zira kulak, dinlediklerinden, göz, bakıp gördüklerinden, kalp, düşünüp tasavvur ettiklerinden mesuldür. (İsrâ, 17/36).

İnsanın her sözü ve ortaya koyduğu düşüncesi zapt edilmektedir. Bu konuya Kur’an’da şöyle işaret edilmiştir: “İki melek (insanın), sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar. İnsan, hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen ve yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf, 50/17-18).

Allah Teâlâ’nın öyle melekleri vardır ki, kulların fiillerini gerek hayır, gerek gerek şer, gerek onların dışında olsun, gerek söz olsun, gerek amel, gerek itikat, gerek niyet olsun, gerek azim, gerek karar verme, hepsini yazarlar. Allah Teâlâ, melekleri, onun için seçmiştir. Onlar, hiçbir şeyi ihmal etmeden yazarlar.

Diğer taraftan niyet, azim, karar mertebelerine gelmeyen vesveseler yazılmaz. Bu bakımdan “Nefsinin ona verdiği vesveseler”, niyet ve kasıt mertebesine gelmeyen/ulaşmayan içten konuşmalar, kararı olmayan soyut hatıralar olmuş olur. İçten kendi kendine konuşmanın, hiç yazılmadığını bildiren eserler de vardır. (Bkz. Yazır, M. Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, VI, 4513-4514).

ALLAH TEÂLÂ KİŞİYE YANINDAKİLERDEN DAHA YAKINDIR

Allah Teâlâ, kendimize kendimizden daha yakın olduğu gibi, diğer kişilerden de bize daha yakındır. En sevdiğimiz eşimiz, çocuklarımız, ailemiz, ana-babamız ve yakın akrabalarımız, bize yakın olduklarını ve bizim de onlara yakın olduğumuzu dillendirsek de Allah kadar hiçbiri, bize yakın değildir. Bu konuda Kur’an’ın beyanı oldukça manidardır. “Can boğaza geldiğinde, o vakit siz, (can çekişen kimseye) bakıp durursunuz. O anda biz ona, sizden daha yakınız, ama siz görmezsiniz.”(Vâkıa, 56/83-85).

En sevdiğimiz ve yakınımız da olsa, kişinin, âhirete irtihal ederken/ölümü sırasında ne ile karşılaştığını, kimleri gördüğünü, hangi makamı seyrettiğini fark edemeyiz ve onun halini yorumlayamayız. Muhtezar (ölmek üzere olan kimse), derdini, ıstırabını etrafındakilere anlatamaz. İsteklerini, tavsiyelerini, öbür dünya ile bağlantısını asla kimseye bildiremez. Artık can boğaza gelmiş, ölümün eşiğinden atlayarak ebediyet âlemine yürüyüş başlamıştır. Onun sadece dikkati, artık oraya yönelmiş ve yoğunlaşmıştır.

Dünya artık, ardında kalmak üzeredir. Kur’an, ölmek üzere olan kişinin bu durumunu ne kadar canlı ve güzel tasvir etmiştir. “Kendilerinin, bel kemiklerini kıran bir felâkete uğratılacağını sezeceklerdir. Artık gözünüzü açın! Ne zaman ki can, köprücük kemiğine dayanır, ‘tedavi edebilecek kimdir’ denir. Can çekişen) bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anlar. Ve bacak bacağa dolaşır. İşte o gün, sevk edilecek yer, sadece Rabbinin huzurudur.” (Kıyâmet, 75/25-30.

Hastanın yanındakiler, çare aramanın ve tedavi ettirmenin telaşına düşerler. Hastanın ayakları birbirine dolaşmıştır. Bir şey söyleyecek gücü kalmamıştır. Çaresizlik içerisinde ne yapacağını şaşırmıştır. Bir taraftan âhirete gitmenin heyecanı, bir taraftan da dünyanın mihneti birleşerek, acılar artmış ve ne yapacaklarını hem hastanın yakınları hem de hasta bilememektedir.

Böyle bir telaşın ve heyecanın, ümit ve korkunun, hem hastayı, hem de etrafındakileri çaresiz bıraktığı bir ortamda, Allah’ın, bütün insanlara verdiği bilgi ne muazzam, ne ümitvar bir husustur. Can boğaza gelince, Yüce Yaratıcı’nın, “Ölen kimseye ben sizden daha yakınım, ama siz bunu göremezsiniz” buyurarak, insanın sahibinin Allah olduğuna dikkat çekmesi ne güzel haber ve müjdedir.

Kaynak: Kerim Buladı, Altınoluk Dergisi, Sayı: 481