Bırakılan Son İşaret

EZCÜMLE

Elimdeki çöpleri atmak için kutuya eğildim. Bana bırakılan son işaret oradaydı: Gri bir güvercin tüyü… Uzanıp aldım. Şimdi, pervane kanadı ve diğerleri gibi kitabımın sayfaları arasında...

Vazifeli, yanımdaki kızın çantasından bir torba kuş yemini alıp çöpe attı.

Peçeli kadının kontrolünden geçip ayakkabılarımı çıkardım. Sakladığım şeyi bulamamıştı. Yüksek kemerlerin loş ışığı omuzuma düştü.

Alnım yere değdiğinde, köklerdeki güce tutunup; benimle aynı, belki daha güçlü, belki daha içten, belki daha makbul seslerin gölgesinde, dudak kıpırtılarından medet umarak, sürmeli gözlere, mânâlı bakışlara, açılan ellere dâhil oldum.

Âsûde rüzgâra bıraktım kendimi... Bakışların aklımda, her günkü yerimizde bekliyorum. Aylar önce garpta bir şehirde, pembe ayakların kollarımda gezinmişti. Bu sefer de omzuma konmanı hayal ediyorum.

İzini sürmek bir parçası oldu oyunun. Işıklar tek tek söndü. Güneş, aynı coşkuyla doğarken pırıldayan noktalar karanlık yüzleri aydınlattı. Sütunlardaki gölgeler, rükûdaydı. Her şeyin temizlendiği anda aklanabilmekti isteğim…

Pırıltılı örtüleriyle oynayan kız çocuklarını, ağlayan bebekleri, gözyaşıyla ıslanan yüzleri, kınalı avuçları, işaretsiz kabirleri, defnedilmeyi bekleyen mevtâları seyrettim.

Kadınlar ön tarafa doğru koştular. Yerdeki halı görünmez olana kadar sıklaştı saflar… Telaş vardı havada… Tavandaki sürgülü kapak sessizce açıldı. Bulutları gördüm. Ve seni... Karşılaştık yine...

İnsanlardan kaçmak şöyle dursun, yanımızda, aramızdasın. Tüylerini kabartışın, gurultulu sesin, sekerek yürümen, boynundaki gerdanlığın, hele gözlerimin içine bakışın…

* * *

Yola koyulmadan vedâlaşıp son kez baktım Habîb’in şehrine!.. Evler, dağ, taş aynı renk... Kalbime baktım. Alaca! Kuru çalıları, çorak tepeleri, sıcak kumları ve O’nun günlerce deve üzerinde katettiği yolu düşünerek ilerledim. Hem hızlı hem yavaş…

Çöl alevinde kavrulup rüzgârda savrulurken çantamdaki elmaları maymunlara attım. Meskenim olmasa da yakın ve canlı hissettiğim dağlar yanımdaydı. Babam gibi... Sığınak gibi...

Ayrıldığımızı zannederken burada da karşıma çıktın. Uzanıp tutuvermek, başını yüzüme sürmek, çantamda sakladığım yemi elimle yedirmek ne hoş olurdu! Uçuşunu, geri dönüp gelişini seyrettim.

Dünyanın en sâde mâbedine ulaştığımda, siyah örtüye sımsıkı yapışmış çekirge dikkatimi çekti. Onun gibi tutunmayı, rüzgâr estiğinde taş kısımla örtü arasında kalan boşluğa girebilmeyi istedim.

Cennet taşına selâm verip, kâinâtın dönüşüne dâhil oldum. Babalarının çıplak omuzlarında uyuyan bebeklere, annelerinin eteklerini çekiştiren çocuklara, iki büklüm yaşlılara, havada dolaşan öd kokusuna meftûn hâlde yedi kere döndüm. Kartallar da yüksekte dönüyordu.

Nereye bakacağımı şaşırmıştım. Beyaz mermerin üzerinde bir pervanenin kanadı gözüme takıldı. Sonraki dönüşlerimde de aradım onu… Sayısız ayak üstünden geçmesine rağmen aynı yerde duruyordu. Hızla gelenlere aldırmadan eğilip aldım. Kırık bir kanat… Şeffaf, desenli, narin... Dönüş devam ediyor. Çantamı aralayıp usulca duâ kitabımın sayfaları arasına iliştirdim.

Mısırlı câriyenin koştuğu tepeler, onu ve oğlunu yâd eden insanlarla doluydu. Anlaşılamaz bir teslimiyet… Geliş gidişlerimi tamamlamadan kıyâma durdu gölgeler... Cetvelle çizilmiş gibi siyah beyaz...

Rabbin sözleri çınlattı ortalığı... Dâvet etti huzura. Yan yana durduk adaşımla... Dinledikçe ağladı. Kalbime aktı gözyaşları… Sallanarak yürüyen zenci bir bebek geçti önümden... Selâm verdikten sonra, renkli boncuklarla süslü saçını, esmer yanaklarını, yeni çıkan dişlerini sevdim. Zeytin gözlerini çevreleyen beyazda mâsumiyeti keşfederek… Bir güvercin tüyü yapıştı tabanıma... Açıktan koyuya, naîf, gri bir tüy.

Başımı kaldırdığımda Altın Oluk’un üzerindeydin. Daha yükseklerde kartallar.

“-Yâ Rabbi! Kıyamete kadar evlâtlarımı, torunlarımı buralardan ayırma!” diyen dedemin duâsıyım ben…

Beytin eteğine girip alnımı yere dayayınca buluştum Mısırlı câriyeyle... Birimiz toprağın altında, diğeri üstünde. Halil’in hanımları...

Çıplak ayakların arasına bir çift el karıştı. Sürünen adam, döndü yedi kere... Âmâ kadının baston sesi:

“-Tık, tık, tık…”

Siyah taş öpülmekten yorgun...

Sırlara ortak Beyt’in örtüsüne gömülmüş yüzler.

Vakit geldi. Mâbede arkamı dönmeden geri adımlarla çıktım. Tatlı bir uyanış… Sabah kokusu… Yem satan peçeli kızların arasındasın. Çocukluğumun baharlarına gittim yine...

Okuldan döndüğümde, babaannemin camında beklerdin. İkinizi bir arada görmek huzur verirdi bana... Zikirle sallanan bir yaşlı ve penceresinde bekleyen güvercin...

Elimdeki çöpleri atmak için kutuya eğildim. Bana bırakılan son işaret oradaydı: Gri bir güvercin tüyü… Uzanıp aldım. Şimdi, pervane kanadı ve diğerleri gibi kitabımın sayfaları arasında...

Kaynak: Sâre ÇİZMECİOĞLU, Şebnem Dergisi