Bir Kulun Sâhip Olması Gereken Altı Hususiyet

VİDEOLAR

Allah'ın (c.c) kullarına bildirdiği Enfal suresinde geçen bir kulun sahip olması gereken altı hususiyet nedir? Ayetlerde nelere vurgu yapılıyor? Enfal suresi hangi olay üzerine indi? Osman Nuri Topbaş Hocaefendi bir kulun sahip olması gereken altı hususiyeti anlatıyor...

Cenâb-ı Hak Enfâl Sûresi’nde, altı tane, bir kulun sahip olması gereken husûsiyetini bildiriyor:

Birincisi; kardeşlik. “…Aranızı düzeltin…” (el-Enfâl, 1) buyruluyor. Şeytan dâimâ araya girer.

Bedir Harbi oldu, büyük bir zafer oldu. Ortada bir kılıç kaldı, kılıç bir ortada durdu, bir müşriğin kılıcı ganimet olarak. Bir sahâbî; “bu benim kılıç” dedi, o da “benim” dedi, arada bir ihtilâf oldu. Çok büyük bir zaferden sonra bir demir parçası üzerinde bir enâniyet başladı. Onun üzerine Enfâl Sûresi indi. Cenâb-ı Hak orada;

“…Aranızı düzeltin, eğer müslümansanız.” (el-Enfâl, 1) buyurdu.

Demek ki bir müslümanın bir müslüman kardeşi arasında burûdet olmayacak. Onu affedici olacak. Cenâb-ı Hak zira, Nûr Sûresi’nde:

“…Allâh’ın sizi affetmesini istemez misiniz?..” (en-Nûr, 22) buyuruyor.

Affedeceksin ki Allah’ın affına mazhar hâle geleceksin. Cenâb-ı Hak:

“…Allah ve Rasûl’üne tâbî olun, eğer müslümansanız aranızı düzeltin.” (el-Enfâl, 1) buyuruyor.

Birinci şart bu. Demek ki, bir kardeşlik yaşanacak.

İkincisi, Cenâb-ı Hak; “وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ” buyuruyor. “…Allah anıldığı zaman kalpleri titrer...” (el-Enfâl, 2) buyuruyor.

Demek ki Cenâb-ı Hak, titreyen bir yürek istiyor. Hassas bir mü’min kalbi istiyor.

Üçüncüsü;

“…Allâh’ın âyetleri okunduğu zaman îmanları artar...” (el-Enfâl, 2) buyuruyor.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“Bir âyet indiği zaman diyor, toplanırdık diyor, Allâh’ın bu âyette murâdı nedir derdik diyor. Nasıl Allâh’ın rızâsını kazanacağız derdik.” diyor.

Eve akşamleyin gittiğimiz zaman hanımlarımız da:

“‒Bugün hangi âyet indi? Nasıl istikâmetlenelim? Allah Rasûlü’nün fem-i muhsininden ne gibi hadîs-i şerîfler buyruldu? Sen bana onları söyle.” derdi, giden erkeklerine. Sabahleyin çıkarken de, hanımları:

“‒Aman, sakın yanlış bir lokma getirme bize! Biz dünyada her şeye katlanırız ama Cehennem azâbına katlanamayız.” derlerdi.

Allah Rasûlü’nün nasıl bir terbiyesi… O câhiliye insanı nasıl bir fazîletler dolu bir insan hâline geldi…

Demek ki, Allâh’ın âyetleri okunduğu zaman îmanları artar buyruluyor.

Dördüncüsü; teslîmiyet.

“…Yalnızca Rab’lerine güvenirler.” (el-Enfâl, 2) buyuruyor.

Med-cezirler olur, iniş-çıkışlar olur. Hoş zamanlar olur, zor zamanlar olur. Demek ki burada ne istiyor Cenâb-ı Hak; kendisine istinâd etmeyi, tevekkül…

Beşincisi;

“…Namazı ikāme ederler.” (el-Enfâl, 2)

En zoru da bu. Namazın bir fıkhî tarafı var, bir de kalbî tarafı var. En zor da kalbî tarafı. Fıkhî tarafı kolay; okursun kitaptan; farzını, vâcibini, sünnetini, müstehabını, sehiv secdesini öğrenirsin. Fakat en zoru, bu namazın kalbî tarafı.

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Mü’minler felah buldu, onlar ki namazı huşû ile kılarlar.” (el-Müʼminûn, 1-2) buyruluyor.

Bir duyuş… İlâhî huzurda olduğunu bir idrak. Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Ey Âdemoğulları! Her secde edişinizde temiz elbiseler giyinin…” (el-A‘râf, 31) buyuruyor.

“…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyruluyor.

İlâhî huzûra çıkışın bir idrâki içinde kul olacak.

“Namaz, mü’minin mîrâcıdır.” buyruluyor. (Süyûtî, Şerhu İbn-i Mâce, I, 313)

“…Namaz, fahşâdan-münkerden korur…” (el-Ankebût, 45) buyruluyor.

Ne kadar namaza yakınsan, ne kadar namazın îcâbına dikkat ediyorsan, ne kadar haramlar-helâllere bir teyakkuz hâlinde isen, o kadar namaz senin önünü açar, seni fahşâdan-münkerden korur.

Yine Efendimiz namaz hususunda iki tâlimat veriyor. Bir:

“Benim kıldığım (benden gördüğünüz) gibi kılın.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Ezân, 18) Yani o namaza yaklaşabilmenin gayreti içinde olabilmek.

İkincisi:

“Son namazın gibi kıl.” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Mâce, Zühd, 15; Ahmed, V, 412)

Son namazını kılacaksın, öleceksin ondan sonra. Demek ki bu namaz da kalbin bir sanatı oluyor…

Tabi diğer ibadetler de öyle hepsi. Fakat namaz hepsinin başında oluyor. Onun için, anneler babalar! En mühim, kendimizin bu namazı kılabilmesi, evlâtlarımıza da bu namazı telkin edebilmek…

İbrahim -aleyhisselâm- Allah dostuydu. Malıyla (imtihanı kazanarak Allah’a) dost oldu, canıyla dost oldu, evlâdıyla dost oldu. Kalpteki bütün tahtlar yıkıldı, o tahtlarda Cenâb-ı Hakk’ın Rahmânî sıfatları tecellî etti. Duâsında:

“Yâ Rabbi (diyor) beni ve zürriyetimi namaz kılanlardan eyle!..” (İbrahim, 40)

Nasıl namaz? İşte huşû, mîrâc olan namaz. Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıran bir namaz.

“…Duâmı kabul et yâ Rabbi!” (İbrahim, 40) diyor.

Yani istediği, Cenâb-ı Hak’tan namaz istiyor İbrahim -aleyhisselâm-. Namaz kılmıyor mu? Mükemmel kılıyor. Fakat daha mükemmelini istiyor. Demek ki namaz ona ufuklar açıyor. İki derdi bu.

Üçüncü derdi, anne-babasının derdi. Dördüncü derdi, mü’minlerin derdi.

Demek ki Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de bu, Hz. İbrahim’in bu dört derdini bildiriyor. Bir mü’min de bu dört dertle mücehhez olacak.

Ondan sonra infak geliyor. İnfak da çok mühim. Cenâb-ı Hakk’a verebilmek.

Efendimiz buyuruyor:

“Bir dirhem diyor, yüz bin dirhemi geçti.” diyor.

Sahâbîler:

“‒Yâ Rasûlâllah! Nasıl bir dirhem yüz bin dirhemi geçer?”

“‒O bir dirhem veren, yokluktan verdi. Bir hurması vardı, yarımını verdi. Öbürü mevcuttan verdi...” (Bkz. Nesâî, Zekât, 49)

Demek ki Cenâb-ı Hak burada senden bir samimiyet istiyor.

Yermuk Harbi’nde üç müslüman şehid oluyordu. Susuzluk, yara, vs. kan-revan içinde; “su, su, su” diye hem tevhid getiriyorlardı, hem su istiyorlardı.

“Birinciye suyu götürdüm diyor akrabası. O su deyince, öbürüne işaret etti, o öbürünü işaret etti, o öbürünü işaret etti, üçü de birbirine işaret etti, ve bir bakraç su ortada kaldı, üçü de şehid oldu, birbirine ikram ederken…” (Bkz. Hâkim, Müstedrek, III, 270)

Belki o bir bardak su, bir Süleymaniye Camii’ni geçti. Çünkü Allah için fedakârlık.

Bu kardeşlik de çok mühim. Cenâb-ı Hak Arş’ın gölgesi altında kıyâmet günü kalacaklardan biri de Allah için kardeş olanlar. Tabi kardeşliğin vecîbesini îfâ edenler. İsimde kardeş olmak, çay-kahve kardeşi olmak değil; onun derdiyle dertlenmek. Îcâbında kendinden koparıp ona vermek, ikram edebilmek, îsar hâlinde bulunabilmek.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak bizden mahviyet istiyor, tevâzu istiyor, bir de câhillerle olan şeyimizi ayarlamamızı, câhillere muhâtap olmayacağız. Tebliğ ayrı, emr-i bi’l-mârûf ve nehy-i ani’l-münker’de bulunacağız. Fakat cahil, anut bir kimseyle de, alık ve abus bir kimseyle de, inatçı bir kimseyle de, o zaman, onu da kendi hâline bırakacağız, “selâmâ” deyip geçeceğiz.

Hacı Bayram Velî Hazretleri:

“Kibir, bele bağlanmış taş gibidir, onunla ne yüzülür ne uçulur.” Çünkü Cehennem’e bağlı olan bir keyfiyet.

Sâdî-i Şîrâzî Hazretleri:

“Akıllı, seçme insanlar mütevâzı olurlar. Meyveleri olgunlaşmış ağaçların başlarını yere eğdiği gibi.”

Yani Cenâb-ı Hak şu kâinatla hep bize ders, misaller veriyor. Nasıl olgunlaşmış meyveler nasıl böyle dalları iyice sarkıtır, sen de öyle diyor mütevâzı ol diyor. Böyle diyor, nasıl ikram ediyor meyvelerini, sen de öyle bir ikram sahibi ol, buyruluyor.

Yine Mevlânâ diyor ki:

“Câhil bir kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol.” diyor. Bir sükût limanına gir diyor.

Yine buyuruyor Mevlânâ:

“Gülün dikene katlanması onu güzel kokulu yaptı.” diyor. Sabır ehli olacaksın.

Yine Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“Sakın câhil ile diyor, latîfe yapma diyor, şakalaşma diyor, dili diyor zehirli olduğu için diyor, senin gönlünü yaralar.” buyuruyor.

Velhâsıl, demek ki “ibâdurrahman”, en mühim bu, mütevâzı. Mütevâzı insan cömerttir. Mütevâzı insan şefkatlidir, müşfiktir. Mütevâzı insan gönlünü bir dergâh hâline getirir. Onda enâniyet/benlik olmaz.

Ondan sonra gelen âyet:

وَالَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا

(“Onlar, Rab’lerine secde ederek ve kıyamda durarak geceleyenlerdir.” [el-Furkân, 64])

سُجَّدًا وَقِيَامًا

(“…Secde ederek ve kıyamda durarak…” [el-Furkân, 64])

Burada Cenâb-ı Hak seninle ayrı bir yakınlık istiyor. Servetinle yakınlık istiyor, canından yakınlık istiyor, ibadetinle yakınlık istiyor.

“Geceleri Rab’lerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler.” (el-Furkân, 64)

Demek ki bir, seherde uyanık olmak. Seherde lûtuflara mazhar olmak. Seherlerde kalpte hikmet tecellî etmesi. Seherlerde kalbi rûhâniyetle doyurmak, gündüzün nefsânî arzulara karşı bir mukâvemet tesis edebilmek.

Yine Cenâb-ı Hak, Rasûlullah Efendimiz’in yanında bulunanlar kimler, bu Fetih Sûresi’nin sonunda:

“…Sen onları (diyor) «رُكَّعًا سُجَّدًا», onları sen rükû ederken ve secde ederken görürsün…” (el-Fetih, 29) buyuruyor.

Bir müslümanın rükûu, secdesi, ayrı bir rûhâniyet taşıracak, ayrı bir huzur hâli verecek.

Cenâb-ı Hak insan anatomisini en güzel secde edecek şekilde halketti ki kul Rabbine bol bol secde etsin.

Kul neyi isteyecek Cenâb-ı Hak’tan, yine Rasûlullah Efendimiz’in yanında beraber olanlar:

Cenâb-ı Hak’tan onlar rızâ isterler, fazîlet isterler.

Cenâb-ı Hak:

“…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Asr-ı saâdete de baktığımız zaman o câhiliye insanı nasıl bir insan hâline geldi?

Bugün bakıyorum, herkes bu sükûnet verici haplar kullanıyor, antidepresanlar kullanıyor. Hiç Rasûlullah Efendimiz’in devrinde, hiç hadîs-i şerîflerde bir rûhî bunalım geçiren bir insan görüyor muyuz? Onların hayatları bugüne göre, fizikî hayat çok daha zordu. Yemesi, içmesi, vs. bulduğu zaman yiyor, bulmadığı zaman aç olarak geziyordu ve şükür hâlindeydi. Evi-barkı öyleydi, vardı-yoktu; kiminin bir çadırı bile yoktu. Fakat hiçbirinde bir psikolojik bir sorun yoktu. Bugün baktığımız zaman en çok antidepresanlar kullanılıyor.

Demek ki secdelerde hatalar var. Secdeler edilmiyor. Secdelerde yanlışlıklar var. Secdeler sadece bir fizikî hâlde olmuş oluyor.

Hiç yine asr-ı saâdette -zengini var, fakiri var vesâire var, sıkıntı çeken var- hiçbir taşkınlık var mı? Hiçbir patlama var mı? Hiçbir isyan var mı?

وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَامًا

(“…Ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!” [el-Furkân, 74])

Nasıl bir takvâ sahibinde, her müslüman birbirine bir rehber hâlinde…

Onun için gece ibadeti çok mühim. Gece ibadeti bir defa riyâdan uzak. Cenâb-ı Hak’la başbaşasın. Hâricî alâkaların hemen hemen duyuşların kalktığı bir şey. Bir de fedakârlık; yatak mıknatıs gibi...

Cenâb-ı Hak buyuruyor âyet-i kerîmede:

“(O müttakî, o takvâ sahibi mü’min/mü’mineler, geceleri namaz kılmak, istiğfar etmek için) yanlarını tatlı yataklarından ayırırlar. (Rab’lerinin azâbından korkarak, beyne’l-havfi ve’r-recâ,) korku ve ümit arasında olurlar. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yolunda infak ederler.” (es-Secde, 16)

Cenâb-ı Hak böyle bir, bize bir istikâmet bildirmiş oluyor. Ki bu gece ihyâsında büyüklerin ayrı ayrı şeyleri var:

Meselâ Bayezîd-i Bistâmî Hazretleri diyor ki:

“Geceler gündüz olmadan bana hiçbir şey fetholmadı.” diyor. Hep gecelerde fetholdu diyor.

Çok zaman âyetler de geceleri inerdi.

Hasan-ı Basrî Hazretleri:

“Gece ibadete kalkmak, günahlar altında ezilen kişiye ağır gelir.”

Ben kalkamıyorum geceleri. Bir hastalık olur, kalkamazsın, o tamam. Fakat diğeri, eğer gündüzün gözün-gönlün başka yerlerdeyse, o sana sıklet verir, kalkamazsın. Yanlış ekranlar seyrediyorsan, yanlış yerlerin arkasında dolaşıyorsan, tabi o da hantallık verir.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin torunu Şeyh Seyfeddin Hazretleri diyor ki, tabi nasıl bir namaz o, bizim idrâkimizin ötesinde, iki rekâtta bir hatim indirirmiş. Hatimle iki rekât… Yani yine şöyle bir baksak, bir hatim sekiz saatte indirilir. Demek ki yatsıda başlıyor, imsâka kadar indiriyor, diyor ki:

“Yâ Rabbi diyor, doyamıyorum diyor şu Kur’ân’ın lezzetine diyor. Geceler de ne kadar kısaymış yâ Rabbi!” diyor.

Demek ki nasıl bir parmak izi bir kimlik, herkesin iç âlemi de ayrı bir kimlik. Aman yâ Rabbi!..