Bir İnsanı Değerli Kılan Şeyler

HAYATIMIZ

İnsanları Allah ve toplum nezdinde değerli kılan şey nedir? İnsanı Hak katında da halk katında da değerli kılan özellik ve güzellikleri yazımızda okuyabilirsiniz…

İnsanlar ebeveynleri, coğrafyaları, tarih içinde aldıkları roller, yaratılıştan taşıdıkları renkler ve dilleriyle farklılıklar gösterebilirler. Bu farklılıklar tek başına bir üstünlük ve övünme sebebi değildir. İnsanı ve toplumları değerli kılan; Allah katında değerli olanla müzeyyen olmasıdır.

Fahr-i Âlem Efendimizin teşrifinden önceki zaman dilimi genel anlamı ile cahiliye devri olarak anılmaktadır. Cahiliye yalnız Ceziret’ül Arap coğrafyasının bir hayat tarzı değildir. Bu coğrafyaya komşu ve o günün büyük devletleri olan Bizans, Mısır, İran ve Habeş coğrafyaları da her biri hak ve hakikatten uzak farklı bir buhran içinde idi.

RABBİNİZ BİRDİR

Mülk ve saltanatın tek sahibi Cenâb-ı Hak son peygamberini bütün bir insanlığa hitap eden bir risâletle gönderip bütün insanların da tek bir ilahî hakikat üzere buluşmasını murad etti. Hatem-ül Enbiya Efendimiz Veda Haccı’nda:

“Ey İnsanlar! Dikkat edin, Rabbiniz birdir. Babanız (Âdem) da bir. Dikkat edin, Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, kırmızı tenlinin, siyah tenliye, siyah tenlinin kırmızı tenliye hiçbir üstünlüğü yoktur. Bunlar birbirine karşı ancak takva ile üstün olabilirler.” (Müsned, V, 411) buyurarak insanlığı bir Rabbe kul olup takva ufkuna çağırdı.

Genel olarak cahiliye olarak ifade edilen ırka, kana, nesebe, maddi statülere dayanan ve ilahi ölçülerden uzak hayat tarzlarını Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz bizzat uygulamaları ile insanlara yaratılışta kardeş oldukları gerçeğini hatırlattı.

KÖLENİN ŞARTI

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem birgün Medîne-i Münevvere’deki çarşılardan birisine uğramıştı. Çarşıda siyahî (zenci) bir köle müzâyede ile satılıyordu. Köle:

“–Beni alacak olan kişiye bir şartım var” diyordu. Alıcılardan birisi:

“–Nedir o şart?” diye sordu. Köle:

“–Benim farz namazları Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in arkasında kılmama mânî olmayacak” dedi.

Adam bu şartı kabul ederek köleyi satın aldı. Rasûlullah (s.a.v) her namazda gözüyle bu köleyi arardı. Bir gün yine baktı fakat göremedi. Sahibine:

“–Kölen nerede?” diye sordu. Sahâbî:

“–Ey Allah’ın Rasûlü, o hummaya yakalandı” dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz ashabına:

“–Kalkın onu ziyarete gidelim” buyurdu. Birlikte kalktılar ve siyâhî kölenin yanına gidip geçmiş olsun ziyaretinde bulundular. Birkaç gün sonra Allah Rasûlü (s.a.v) kölenin sahibine:

“–Kölenin hâli nasıl?” diye sordu. Sahâbî:

“–Ey Allah’ın Rasûlü, onun ölümü yakındır” cevabını verdi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) kalkıp kölenin yanına gitti ve ölmek üzereyken yanına vardı. Köle o esnâda vefât etti. Peygamber Efendimiz onun yıkanması, kefenlenmesi ve defnedilmesiyle bizzat ilgilendi. Ashab-ı kirâm bu duruma çok şaşırdılar. Muhâcirler:

“–Biz vatanımızı, mallarımızı, âilemizi terk edip buralara geldik; hiçbirimiz şu kölenin Rasûlullah’tan gördüğü îtibârı ne hayatında ne hastalığında ne de ölümünde görmedi” dediler. Ensâr da:

“–Allah Rasûlü’nü barındırdık, yardım ettik ve mallarımızla onu destekledik ama Habeşli bir köleyi bize tercih etti” diye düşündüler. İşte bunun üzerine:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerliniz, en çok takvâ sahibi olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât, 13) âyet-i kerimesi nâzil oldu. Onlara, bütün insanların aynı anne babanın evlâtları olduğu hatırlatılarak faziletin takvâ ile ölçüldüğü ve takvânın ne kadar üstün bir haslet olduğu anlatıldı.” (Vâhıdî, Esbâbu nüzûli’l-Kur’ân, s. 411-412)

“SİZ ÂDEM’İN OĞULLARISINIZ, ÂDEM DE TOPRAKTANDIR”

Mensup oldukları atalarıyla övünüp kendilerine çok ayrı üstünlük taslayanları Allah Rasûlü uyarır ve şöyle buyurur:

“Allah Teâlâ sizden câhiliye kibrini ve atalarla övünmeyi gidermiştir. İnsan ya mü’mindir takvalıdır veya fâcirdir şakîdir. Siz Âdem’in oğullarısınız, Âdem de topraktandır. İnsanlar ya kavimleriyle övünmeyi bırakırlar ki onlar cehennem kömürlerinden bir kömür olup gitmişlerdir veya Allah katında burnuyla pislik yuvarlayan pislik böceklerinden daha değersiz olurlar.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 119)”

Özellikle -Allah her ikisinden razı olsun- Bilal-i Habeşi ile Ebû Zer arasında geçen bir tartışmayla alâkalı olarak Hz. Ebû Zer’in bizzat naklettiği nebevî tembih Rasûlullah’ın bu husustaki hassasiyeti açısından ayrı bir önem taşımaktadır:

Ebû Zer (r.a) şöyle buyurur:

“Bir defasında bir kişiyle birbirimize hakaret etmiştik. Ben onu anasından dolayı ayıplamıştım. Bunu haber alan Nebiyy-i Mükerrem Efendimiz (s.a.v) bana şöyle buyurdular:

«‒Ey Ebû Zer, sen onu anasından dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sen, içinde hâlâ Câhiliye ahlâkı kalmış bir kimse imişsin. Elinizin altında bulunan (köle, hizmetçi ve işçiler) sizin kardeşlerinizdir. Allah Teâlâ onları sizin elinize (mülk ve kudretinize) emanet etmiştir. Her kimin eli altında kardeşi bulunursa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin! Onlara güçleri yetmeyecek (zahmetli) bir iş yüklemeyiniz! Şâyed yüklerseniz onlara yardım ediniz!»” (Buhârî, Îmân, 22)

Urve b. Zübeyr (r.a.)’ın anlattığına göre Rasûlullah (s.a.v.) vedâ haccında vakfeyi bitirmiş Müzdelife’ye doğru dönmeye hazırlanıyordu. O esnada Üsâme (r.a.) hâcet gidermeye gittiği için yola çıkmayı biraz ertelemişti. Üsâme geldiğinde onu bekleyen insanlar bir de baktılar ki gelen siyah ve yassı burunlu bir genç. Yemenliler:

“–Bunun için mi bekletildik!” diye onu küçümsediler.

PEYGAMBERİMİZİN BİR ÖN YARGIYI KIRMAK İÇİN YAPTIĞI HAMLE

Üsâme b. Zeyd (r.a.) siyah tenli, babası kölelikten âzâd edilmiş bir kimse idi. Câhiliye döneminde insanlar kölelikten âzâd edilen kimselere ve çocuklarına insan nazarıyla bakmazlardı. Ama Rasûlullah (s.a.v.) Üsâme’yi çok severdi ve onu kendi devesine bindirerek birlikte yolculuk yapardı. Peygamber Efendimiz’in Mekke fethinde olduğu gibi daha birçok seferde Üsâme’yi devesinin terkisine bindirdiği rivâyet edilir.  Çünkü o akıllı, zekî, iffetli, takvâ sâhibi, mütevâzı, ihlâslı, insanları seven ve herkes tarafından sevilen, hak bildiği şeyi hiç çekinmeden söyleyen bir zât idi.

Allah Rasûlü Efendimiz birtakım yanlış telakkileri yıkmak için devesinin terekesine aldığı bu aziz sahabesini ordu kumandanı olarak tayin etmişti.

Rasûlullah (s.a.v.) 11. senenin Safer ayında (Mayıs 632) Suriye bölgesine göndermek üzere bir ordu hazırlayıp Üsâme b. Zeyd’i kumandan tayin etti. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi sahâbîler de Hz. Üsâme’nin emri altındaydı. Üsâme (r.a.) Medîne dışındaki Curf mevkiinde karargâhını kurdu. Bu esnâda Peygamber Efendimiz’in hastalığı ağırlaştı. Bazı insanlar Hz. Ebû Bekir ve Ömer gibi sahâbîler varken âzatlı bir kölenin genç ve tecrübesiz oğlunun kumandan tayin edilmesini tenkit etmeye başladılar. Bunu işiten Rasûlullah (s.a.v.) mescide çıktı, Zeyd b. Hârise’yi Mûte Savaşı için kumandan tayin edişini hatırlatarak “Daha önce onun babasını kumandan tayin etmeme de karşı çıkmıştınız. Babası kumandanlığa nasıl lâyıksa oğlu da aynı şekilde lâyıktır.” buyurdu. (Müslim, “Fezâilü’s-Sahâbe”, 62-64)

İnsanı Hak katında da halk katında da değerli kılan özellik ve güzellik taşıdığı şahsiyet, sahibi olduğu insanî ve ilahî değerlerdir.

Hakâyık ilminin sen mahremisin ya Rasûlallah

Vücudun zahmının sen merhemisin ya Rasûlallah. (Niyazi-i Mısri)

Kaynak: Abdullah Sert, Altınoluk Dergisi, Sayı: 453