Bir Hücreden İnsan Nasıl Yaratılır?

İLİM

Hücreden parmak izine kadar her zerrede işlenen ilahi sanat nasıl tecelli ediyor?

Tohumdan fidana misâli değişip gelişmekte, en mükemmel sûrette tekâmül etmekteyim. Tek bir hücre iken yüzlercesini doğurdum, derken tek taş yüzük şeklinde içi sıvı dolu lastik bir top oldum. Ardından pek de bir şeye benzetilemeyeceğim safhaya intikal ettim. Asılıp tutunan, kan emen hücre topluluğundan, bazı sistemlerimin ilk emârelerinin belireceği, bazılarınınsa çok daha ileriki zamanlarda ortaya çıkacağı “Mudğa” aşamasına doğru seyahat etmekteyim.

Meraklı Gözler ve Sırlı Zerrecik

Geçirdiğim her bir safhayla alâkalı değişimler devam ederken beni büyük bir merak ve heyecanla takip eden gözler var. Elbette beni inceleyen bu gözler ilim insanlarına ait... Onlar başımdan geçen her merhaleyi husûsî olarak isimlendirmekte ve beni âdeta atomlarıma kadar araştırmaktalar.

Uzun seneler tahsil yaptıktan sonra bu tekâmüle ancak mânâ verebilen, idrâk edemedikleri pek çok şeyi ise meçhule havâle eden ilim erbâbına bakıldığında, daha hücre aşamasında iken bile onlardan daha âlim görünüyordum! Zira onlar seyrettiklerini anlamaya çalışırken; hücrelerim en mükemmel şekilde mesleklerini icrâ ediyorlardı. Tıpkı bir sanatkâr gibi... Üstelik bununla alâkalı herhangi bir eğitim de almamışlardı!..

Yokluktan geliyordum; bunun bile bir macerası vardı. Sonra, bir yerlerde havada uçan toz zerresinden daha küçük olarak ortaya çıkıyordum. İhtimamla saklanıp, kollanıp gözetilerek çeşitli bâdirelerden geçiriliyordum. Zerrecik olmama rağmen bütün sanatım içime sırlanıyor, vakti geldiğinde bir bir ortaya çıkarılıyordu.

Bu karmaşık çalışmaların planlanması neye göre yapılmaktaydı ve tekâmülüm ne vakte kadar sürecekti? Bu hücre yığınından hangi ilim ve tasarrufla çıkıp mütenâsip bir beden yapısıyla insan meyvesini verecektim? Ana rahmindeki gelişimimin kaçıncı saatinde, kaçıncı günündeydim, ilk haftadan sonra nereye seferî idim? Etrafımı sürekli kolaçan eden ve beni hiç bırakmayan vefakâr eşimle nereye kadar gidecektim?

İlk günlerden itibaren “pıt pıt” kasılıp gevşemeye başlayan hücrelerim vardı; bunlar nereye konumlanacaktı, bir kablo gibi uzananlar nereye? İçi boş borulara benzeyen yapılar ne vakit gözükecek, hangi hücre yığını ne tarafa göç edecek, hangi hücre yumağı kimlerle bağlantı kurup kimlerle ilişkisini kesecekti? Hangi parçalarım ölürken hangileri dirilecekti? İçi sıvı dolu bu lastik toptan nasıl olup da bir ağaç gibi dal-budak verecektim? Kafa-kol-bacak-el-ayak-parmak-mide-kalp-bağırsak ilâ âhir uzuv ve organlarımla nasıl ve ne zaman boy gösterecektim?

Sıvı ile dolu mikro bir havuzda ne tür bir sistemle nefes alıp verecek, beslenecek, atık maddelerimi ortamdan uzaklaştıracaktım? Kapasitesi sınırlı olan bu karargâhta ne kadar büyüyecek ve hangi endam ile bu muvakkat konağa yerleşecektim? Çıkarıldığım bu seyahatte, kondurulduğum bu geçici handan ne zaman gönderilecektim?

Mühim İşlerim Var!

Tek bir hücre iken başlayan hummâlı faaliyetlerime durmadan yenisi eklenirken, bitmeyecek gibi görünen suallerin muhâtabı ben miydim? Meraklı gözler beni izleye dursundu; onlara poz vermekten daha mühim işlerim vardı! Üstelik yapılan araştırma ve keşiflere rağmen hâlâ fazlasıyla meçhuldüm!

 Değişim ve gelişimim mikro hesaplamalarla yapılmaktaydı. Her ânım ve hareketim mükemmel bir bilgi işlem merkezinden yönetilmekte idi. Yani hiçbir safham, hiçbir adımım tesadüfî değildi. Hepsi önceden tasarlanmıştı. Bununla alâkalı program yazılımlarım da şifreler şeklinde minicik bir hacme yerleştirilmişti. Varlık sahnesine çıktığımda minik bir toz zerresi kadar ancak vardım. O zaman da bu bilgiler bende meknuzdu. İçimdeki sırlarla, nice esrârengiz ve zorlu bâdirelerden geçecektim. Ve bu esrâr ile hücreden insana dönüşecektim!

Ebeveynimde bulunan bana ait kodlar, iki hücrenin buluşup kaynaşmasıyla açığa çıktı. Sayamayacağım kadar çok mâlumat, hem ana-babamdan hem de nesiller öncesindeki atalarımdan bana intikâl etmişti. Bu veri tabanı üzerinde gezinmeye kalksam, uçsuz bucaksız kâinatta gibi sefer edebilirdim.

Güneşe defalarca gidip gelebilecek mesafedeki bu bilgi zinciri, mikro bir yumak hâlinde içime dürülmüştü. Bazı sırların âşikâr olması için bu uzayıp giden bilgi yumağındaki verilerin taranması gerekiyordu. Bunun hakikatini idrâk ederek, dakikalar içinde kim okuyabilirdi? Baştan aşağı bütün sistemi gözden geçirip aynısının bir kopyasını kim çıkarabilirdi? Üstelik bir yandan da hatalı bilgileri düzelterek eksikleri tamamlayıp bu işi kim kemâle erdirebilirdi?

Görünüşte basit bir hücre yumağı idim, lâkin üst üste çakışmış sonsuz gölgeler gibiydim. Hacim olarak ihmal edilebilirdim, ancak öyle teferruatlı bilgilere sahiptim ki, ömürler boyu okunsam da yazılsam da bitirilemezdim!

Ebeveynimden intikal eden genetik kargonun muhtevasındaki veriler, kardeşçe kucaklaşıp alışveriş yaparken, ortaya sayısız ihtimalde yeni bilgi çıkmıştı. Bunu baz alan hücrelerim tarafından nev-i şahsıma münhasır olarak inşâ edilecektim. Şimdiye kadar yaşamış bütün insanlara temel özelliklerimle tıpatıp benzeyecek; kaşımın-gözümün, elimin-ayağımın, dilimin-dudağımın, burnumun-kulağımın, beynimin-kalbimin, bağırsağımın-midemin, böbreğimin-ciğerimin ne yeri, ne sayısı, ne vazifesi hiç değişmeyecekti. Ancak benim aynımdan bir tane daha var edilmeyecek, hiç kimseye tıpatıp benzemeyecektim! Yani tam manasıyla bir ikizim olmayacaktı.

Nasıl bir ilmin tasarrufunda idim ki; benden asırlar önce hattâ mîlattan daha önce, aslında yeryüzüne inen ilk insana kadar geçmişe doğru bütün insanlara ait özellikler biliniyor, bunlar silinmeyecek şekilde dosyalara kaydediliyor; her bir insanın oluşumunda, âdeta geçmişe ait dosyalar raflardan iniyor, açılıyor, baştan sona taranıp değerlendiriliyordu.

Her yeni bilgi öncekilerle karşılaştırılıyor, bu işlem her bir uzuv için; saç teli için, tırnak için, ten için, göz için, kaş için, kulak için, burun için, beyin için, kalp için, bütün doku, organlar ve sistemler için, hâsılı her bir hücre için ayrı ayrı yapılıyordu. Tâ ki kişiye has özellikler bir daha taklit edilmesin! Üstelik bunlar yapılırken bütün âzâların rengi, biçimi, sayısı, yeri, büyüklüğü, birbirleri ile bağlantısı, bütün teferruatıyla beraber vazifeleri vs. pek çok özellikleri de çok iyi biliniyor, hiçbir mâlumat ihmal edilip atlanmıyordu!

Ve bu planlamalar bütün canlıların içinde en karmaşık sistemlerin sahibi, bir sanat harikasına aitti. Öyle bir harika ki bütün kâinat ile bir âhenk içindeydi; nötron yıldızlarının geometrisinden bile hisse almıştı. Öyle bir harika ki bütün vücut mütenâsip, düzgün ve dengeli kılınmış; ilimde-fikirde, idrâkte-beyanda, tefekkürde-tahassüste ihsan edilenler diğer mahlûkâta verilmemişti. Öyle bir harika ki âlemler emrine âmâde kılınmış ve yeryüzünde hilâfet vazifesini yüklenmişti...

Mutlak Hakikat; Vahdet Mührü!

Bu kusursuz işleyen sistemin sanatkârı, elbette bir hücre yığını olarak ortaya çıkarılan, bir saniye sonra ne olacağını bilemeyen, bir adım atsa nereye savrulacağını kestiremeyen “Ben!” değildim ve olamazdım! Kıt akıllarının tartamadığı her hakikati bazen kasıtlı, bazen de câhilâne veya gâfilâne “kör tesadüflere” ya da “tabiat anaya” havâle eden diploma sahipleri de olamazdı. Kendinden bile haberi olmayanların teorilerine, böylesine mükemmel bir sanatı atfetmek de akıl kârı değildi!..

Bir tek hakikat vardı, o da; yokluk örtüsü altında iken de, varlık libâsına büründü(rüldü)ğümde de, yeryüzünü teşrif etti(rildi)ğimde de, toprağın bağrına gömüldüğümde de, diril(til)ip huzura çağrıldığımda da, hangi hâl içinde nerede bulunursam bulunayım her ânımda beni ve bütün kâinatı kuşatan sonsuz bir kudretin gözetiminde olduğumdu! Sayabildiğim-sayamadığım, yazabildiğim-yazamadığım, idrâk edebildiğim-edemediğim, ifadesinden âciz kaldığım her şeyi; bütün zamanları, mekânları, insanları, hayvanları, bitkileri, cansızları, atom altı parçacıklarına kadar bütün âlemleri, olmuş ve olacak her şeyi kuşatan nihâyetsiz bir ilmin tasarrufunda olduğumdu!

İşte o nâmütenâhî ilmin ve azametli yüce kudretin kalemi ile; gelmiş geçmiş bütün insanlarınki ile temelde aynı, lâkin onların hiçbirine tam benzemeyen yepyeni bir yüz çizildi bana... Annemden, babamdan, dedemden, ninemden, hattâ geriye doğru giderek bütün atalarımdan alınan özelliklerin harmanlandığı, ne öncekilere ne de sonrakilere benzeyen yeni bir sûretle ortaya çıktım ben… Parmak izimden göz rengime, boyumun uzunluğundan ten rengime kadar, atalarımdan farklı olarak husûsî olarak tasarlandım, daha bir zerre iken...

Günbegün açığa çıkacak olan bu bilginin alışverişi, beni tamamlayan emanet içeri girdiği anda yapılmıştı. Her bir parmağımın ucuna tek tek, kudret kalemiyle ezelî ve ebedî olan Rabbimizin vahdet mührü, bir imza gibi kazınmıştı âdeta... Sadece parmaklarımda değil, her zerremde bu eşsiz mührü taşıyan bir sanat harikası idim. Ne kadar da özeldim. Var edenimin kıymet verdiği “Bir tane!” idim.

Kimselerde bulunmayan mükemmel sanatım, eşsiz ve benzersiz bir var edenimin ve kudreti sonsuz bir Sanatkârımın olduğunu gösteriyordu. Bu hakikati, şair ne kadar veciz bir üslûpla ifade etmişti:

Yön yön sarılmışım ne yana baksam;

Sarılan olur da saran olmaz mı?

Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam;

Geçip de aynaya, soran olmaz mı?

(Necip Fâzıl Kısakürek)

Kaynak: Betül Nefise İnal, Altınoluk Dergisi, Sayı: 474