Bir Gönül Sultanının Ardından: Musa Efendi

TEMEL DİNİ BİLGİLER

Mûsâ Efendi’nin zarafet, merhamet ve istikametle örülü seksen üç yıllık nezih ömrü, Osmanlı medeniyetinin manevi mirasını günümüze taşıyan hüzünlü bir vuslat yolculuğu.

Her medeniyet, kendi insan tipini vücûda getirir. O insan tipi de, mensup olduğu medeniyetin sıfat ve karakteriyle âhenk arz eder.

İslâm medeniyeti, insanlık tarihinde bir kere ulaşılabilmiş bir zirvedir. Bunun sebebi, selîm beşerî fıtratın, ilâhî ilim, irfan ve hikmet ile techîz edilmiş olmasıdır. Milletimizin fıtrî istîdâdı ile mânevî füyûzâtın kucaklaşıp aynîleşmesi, ortaya mükemmel bir medeniyet şâhikası çıkarmıştır. Bu şâhikanın târihî adı, hiç münâkaşasız “Osmanlı”dır.

Nasıl bir mîmârî şâheserin her hattı, her çizgisi, her unsuru, onun mükemmelliğinden bir nasip ve tecellî taşırsa, bir medeniyetin her cüz’ü de aynen böyledir. Bizim medeniyetimizin merkezi “insan” olduğundan, ondaki mükemmelliklerin sertâcı da, ortaya koyduğu “insan tipi”dir.

Cenâb-ı Hakk’ın bu âlemi topyekûn fânîliğe mahkûm etmesi sebebiyledir ki, o mükemmel medeniyet de bir gün gelip zevâl tecellîleri ile karşılaşmaktan kurtulamamıştır. Nasıl ki, yangın çıkan bir konaktan sevk-i kaderle birkaç parça eşya kurtarılabilir ve yangından korunabilirse, aynen Osmanlı medeniyet sarayının yangınında da böyle olmuştur:

Zâyî olan bütünden ayrı kalmış tek bir Selçuklu halısı, Kütahya çinisi, Süleymaniye mangalı, Edirne saati, müzeyyen aşûrelikler gibi, o medeniyet enkâzı altında da böyle tarâvetini muhafaza edebilen insanlar olmuştur. Bunlardan biri, Topbaşzâde Hacı Ahmed Efendi idi. O Hacı Ahmed Efendi ki, Osmanlı medeniyet sarayının mâruz kaldığı bu dehşetengiz yangını söndürmek için malını ve canını bezletmiş, ancak kaderin hükmüne rızâdan başka çâre kalmayınca, yok olan o asil medeniyetin dokusundan sağlam kalmış bir eşya gibi hayatını ve o hayata hâkim olan müstesnâ üslûbunu devam ettirmiştir. Onun bu yüksek fazîletinin en büyük bereketi de, hiç şüphesiz mübârek oğlu Mûsâ Efendi olmuştur.

SÂMÎ EFENDİ’NİN İZİNDE MÛSÂ EFENDİ

Bizler, işte bu asil rûh ile, yani muhterem pederimiz, üstâdımız, büyük Allah dostu Mûsâ Efendi ile nice zamandır beraber yaşıyorduk. Bugün kader, ona bir “şeb-i arûs” bahşetti. Bu bahşediş, onun için büyük bir kavuşma, bizler içinse hazin bir elvedâ oldu.

Onun seksen üç yıllık nezih, zarif ve asîlâne hayatı, bizler için eskimeyecek, tarâvetini kaybetmeyecek örneklerle doludur.

O, bizim için fazîlet semâsının öyle bir yıldızı idi ki, kendisinde mezcettiği mânevî güzellik, letâfet ve parıltıları lâyıkıyla tasvîr edebilmemiz mümkün değildir. O, asıl zenginliğini gönül âleminde gerçekleştirdiği için, engin tevâzuun, asâletin, tarih şuurunun, davranış mükemmelliğinin ve rûhânî hasletlerin kâ‘bına varılmaz bir timsâli olmuş, dünya zenginliğinden müstağnî kalmıştır.

Hak nâmına yaprak kıpırdatmanın güç ve tehlikeli olduğu bir devirde dahî o, gönül meltemleriyle Kur’ân yapraklarını aralamaktan geri kalmayan ve bu gayreti şümûllendirmek için şart ve imkânları zorlama dirâyet ve cesaretini gösteren, devrinin nâdir insanlarından biriydi.

Merhamet ve sehâvetin zirvesinde gezen gönlü ve idrâki, dâimâ âlem-i İslâm’ın ıztırapları ile elemli idi. Ulaşılması imkânsız mekânlarda müslümanların başına gelen her felâketin sıkıntılarını kalben ve fikren onlarla birlikte yaşardı. El uzatma imkânı olduğu takdirde bunu kimseye hissettirmeden büyük bir ihlâs ile gerçekleştirirdi. Etrafını da -yalnız duâ ile iktifâ etmeyerek- bir yardım seferberliğine sevk ederdi.

Afganistan’dan, Filistin’den, Azerbaycan’dan, Bosna’dan, Kosova’dan gelen feryatlar, ilk onun yüreğini kanatırdı. Tarifsiz rûhâniyet meltemlerinin cevelân sahası olan engin kalbi, İslâm’ın garipliğiyle mağmum, lâkin kader-i ilâhîye teslîmiyetin feyzi ile mütesellî idi.

Bu müstesnâ hâlin kendisini ulaştırdığı seviyeyle onun, âdeta daha da ötelerdeki derece ve makamlara nâil olabilmesi sadedinde, hadîs-i şerîfte buyrulan:

“Belâların en şiddetlisi peygamberlerin, sonra derece derece sâlihlerin ve diğer kulların üzerine iner...”[1] ifâdesinin bir tecellîsi de, muhterem pederimizin âhir ömründe tezâhür etmiştir.

Nitekim ömrünün son üç yılında ve bilhassa vefatına yakın aylarda sıhhî iptilâ ve sıkıntılar, üst üste tecellî etti. Evvelâ böbreklerini kaybetti. Devam eden iptilâlara ilâveten, vefatından bir gün evvel de kangren olan ayağı dizüstünden kesilerek gâzilik rütbesine de -inşâallah- nâil oldu. Iztırap, hâlsizlik ve dermansızlık sebebiyle konuşmaları dahî son bulmuştu. Bu ahvâle rağmen bütün gücüyle “Allah, Allah, Allah...” diye zikir hâlindeydi. Nihayet Cuma ezanları arasında -inşâallah- bir aşk şehîdi olarak son nefesini Mahbûbʼuna teslîm etti.

Vefatıyla yalnız ben değil, onun himmetinin ulaşabildiği herkes ve her şey yetim kaldı.

Köşkünün bahçesine girişi ve çıkışında etrafını saran kediler dahî, onun merhamet ve şefkatine sığınırlardı. O da onlara şefkatle eğilir, hastalarına baytar getirir ve yaralarını sardırırdı. Bahçesinde uçuşan kuşların yem tahsîsi vardı. Çiçeklere ve güllere bakışı da, onlarda ayrı bir tebessüm ve başkalık meydana getirirdi. Sanki hepsi, rûhâniyet-i Rasûlullâh’ın tecelliyâtıyla bir neş’e cümbüşüne bürünürdü.

Bütün dertli, yorgun ve bîtap gönüller, onda tesellî bulurdu. Cenâzesindeki mahşerî kalabalık, onun vefâtıyla bile gönülleri rikkat, rûhâniyet, diğergâmlık ve vahdet itibâriyle üst üste çakışmış gölgeler gibi tevhîdin müşahhas bir misâli oldu. Cenâzesini teşyî edenler, o anda dünya kıyl ü kālinden sıyrılmış, ürpertili hissiyat ve tefekkürle Allâh’a gerçek bir kul vasfında yönelebilmenin feyz ve rûhâniyet iklimine ulaşmıştı. Eğik başlar, dökülen sıcak gözyaşları, kulluktan murâd olan gerçek hâlin zâhirdeki pek âşikâr bir tezâhürü idi.

Demek ki bir mürşid-i kâmil, mânevî tasarrufla kendisine samimî bağlananları süflî alâkalardan her vesîleyle kurtarıyor, onları ulviyâta sevk edip derinleştiriyor ve huzur kaynağı oluyor. Böylece tâliplerine ilâhî aşkın tarifsiz lezzetini tattırıyor.

Şeyh Sâdî, Gülistan adlı eserinde Allah dostlarının bu tasarrufunu şu şekilde hikâye eder:

Bir gün hamamda dostlardan biri bana güzel kokulu bir kil (temizleyici toprak) parçası verdi. Kile:

“–A mübârek, sen misk misin, anber misin? Senin gönül çekici güzel kokunla mest oldum.” dedim.

Kil bana şöyle cevap verdi:

“–Ben bir gülün toprağıydım. O gülün yaprakları seher şebnemleriyle dolar, benim üzerime ağlayarak damlardı. Ben bu yaşlarla hamur gibi yoğruldum. Ben aslında alelâde bir kilim. Bu koku onundur...”

İşte muhterem pederimizin feyz ve rûhâniyeti de bizim toprağımız için bir gülden dökülen şebnemler gibi latîf râyihalar menbaı olmuştur. Dolayısıyla bizimle beraber onun mâneviyat bahçesinde yeşeren gönüllerde ne kadar güzellik, fazîlet ve haslet varsa, hepsi onun himmetine râcîdir. Bütün güzîde çiçekler, onun dallarında açmış, beslenmiş ve olgunlaşmıştır. Deryâ hâline gelen îmanlar, onun saçtığı irfan damlalarının berekâtıdır. Reyhan sıfatlı ahlâk-ı hamîdeler, ondan mûtenâ bir râyihadır. İnsanlığa meltem estiren sîneler, onun şefkat ve merhamet nefhasındandır.

Onun, üzerinde en çok durduğu hususlardan biri de, bir mü’minin ferdîleşme yerine ictimâîleşmesinin zarûretiydi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ashâb-ı kirâma sık sık sorduğu:

“Bugün Allah için bir yetim başı okşadınız mı? Bir hasta ziyaretine gittiniz mi? Bir cenâze teşyîinde bulundunuz mu?” (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12) suâllerini, kendimizi muhâsebe edip etmediğimize en güzel ölçü olarak sohbetlerinde dâimâ dile getirirlerdi.

Her sene bir örf hâline getirerek yapmış olduğu toplu düğünlerle nice gençleri, Kur’ân ve Sünnet dünyasında birleştirmiş, onlara huzurlu bir hayatın zeminini temin etmişti. Yine Medîne-i Münevvere’de Ramazan aylarında başlatmış olduğu ve binlerce mü’min için hazırlattığı iftar sofraları, ayrı bir letâfet ve ayrı bir lezzet taşırdı. O sofralarda Rasûlullah’tan esen bir rûhâniyet meltemi hissedilirdi.

Çocukları sevindirmek, onlarla seviyelerine göre sohbet etmek, yetim olanlarına her sene malından ayrı bir tahsîsat çıkartmak, onun çok ayrı bir inceliği idi.

Fıtratı, âdeta mâye-i merhametle yoğrulmuştu. Fakir-fukarânın hasta olanları için açılmasına vesîle olduğu Hüdâyî Kliniği’nde tâkati yerinde olup da fiilen hizmet edemediğine teessüf eder, iştiyakla:

“–Gücüm yerinde olsa, gider hastalara bil-fiil hizmet ederdim.” derdi.

Aynı merhamet sâikıyla:

“–Kimsesizleri barındırmamız ve onlara hizmet etmemiz îcâb eder. Aksi hâlde Hak katında mes’ûlüz.” diyerek yakınlarıyla beraber kurduğu Hüdâyî Huzur Evi de, onun engin şefkatinin bir numûnesidir.

Onun gönül dünyasından akseden böyle daha nice pırıltılar vardır.

O, ömrü boyunca istikâmet, basîret, firâset ve zarâfet tezâhürleriyle yaşadı. Üstün nâiliyetlerine rağmen mânevî durumunu büyük bir mahviyet içinde gizler; kerâmet üzerinde değil, dâimâ istikâmet, basîret ve firâset üzerinde dururdu. Râh-ı Muhammedî’de üstâdı olan büyük Allah dostu Mahmud Sâmî Ramazanoğlu’nun yolunda bir “Sâhibü’l-Vefâ” olarak yürüdü.

Te’lif ettiği “Sultânü’l-Ârifîn eş-Şeyh Mahmud Sâmî Ramazanoğlu” kitabı, onun “fenâ fi’ş-şeyh” hâlinin en bâriz misâlidir. Öyle ki, bu kitapta Sâmî Efendi’nin şahsında onun derûnî âleminin incelik, zarâfet ve istikâmet akislerini görmemek mümkün değildir. Daha açık bir ifâdeyle Mahmud Sâmî Ramazanoğlu kitabı, Mûsâ Efendi’nin kalbî âlemini daha yakından tanıyabilmek için bizlere parlak bir gönül aynası vasfındadır.

TEVÂZU, HİÇLİK VE SON VASİYET

O gönüller sultanı, âdeta bir tevâzu âbidesiydi. Hayatı boyunca gösterişten korkmuş, ürkmüş ve çok sakınmıştır. Çünkü tasavvufun bir gâyesi de, ilâhî azamet, saltanat ve tanzim karşısında kulun kendi zayıflık ve “hîç”liğini ve Rabbin yüce kudretini idrâk etmesidir. Muhterem pederimiz Mûsâ Efendi’nin de, tevâzu, hiçlik ve kendinde bir varlık hissetmeme yolunda vârislerine yapmış olduğu vasiyetnâmesini açtığımızda, ilk paragraflarda onun bu yüksek hâl ve fazîletini ifâde eden şu satırlarla karşılaştık:

“Her dünyaya gelen, vakti-saati, sayılı nefesleri tamamlandıktan sonra ebedî âleme intikal edecektir. Ne mutlu o kimseye ki, hayatını Hak yolunda ifnâ etmiş ve yüzünün akıyla âhirete göçmüştür!..

Fakir de, bu hususu nasîbim derecesinde bilebildiğim hâlde lâyıkıyla kulluk edemedim. Pîr-i fânî olduğum hâlde kendime çeki-düzen veremedim. İslâm büyüklerinin şuurlu ve şerefli hayatlarını okudum, lâkin nefsimde tatbik edemedim. Hatâlarla dolu bir ömürden sonra Rabbimiz Teâlâ Hazretleri’nin huzûruna ancak mağfiretini umarak gidiyorum. Çünkü O, Rahmân’dır, Gaffâr’dır.”

Bütün bir ömrünü:

“Nefsini bilen Rabbini de bilir.” düstûrunun şâheser bir numûnesi olarak geçirmiş olan o büyük Allah dostu böyle derken, ya bizler hâlimizi nasıl ifâde etmeliyiz? Cenâb-ı Hak cümlemize merhametiyle muâmele buyursun!

SEHÂVET, İSRAFTAN SAKINMA VE ÖRNEK BABALIK

O sehâvet güneşinin ayrı bir nezâketi de hâlini arz etmeyen hocaefendilere kandillerde veya Ramazan’da zarf içinde bir miktar dünyâlık göndermesiydi. Zarfın üzerinde iltifatlı bir ifâdesi olur, hediyenin kabûlünü istirham eder ve kabûl ettikleri için kendilerine teşekkür ederdi. Sahâbeden Abdullah bin Mes‘ûd -radıyallâhu anh-’ın buyurduğu;

“Sadaka, muhtacın eline geçmeden evvel Allah Teâlâ’nın eline geçer.”[2] sırrına dikkat eder ve bu hâli zarîf bir şekilde yaşayarak tatbik ederdi.

Dolayısıyla zekât ve sadaka hususunda çok îtinâlı davranır, onları dâimâ düzgün bir paket içinde takdim ederdi. Hattâ beşerî zaafından dolayı istemeyi mûtad hâle getirenler için;

“–Cenâb-ı Hak bizlere her an veriyor!” diyerek onları da geri çevirmez, ufak da olsa bir şey verip gönüllerini alırdı.

Ancak bu eşsiz sehâvetine mukâbil bir pirinç tanesine dahî emânet-i ilâhiyye şuuruyla yaklaşır, israftan sakınırdı. Hattâ zarûreten kullanılan kağıt mendilleri de bütünüyle kullanmaz, ihtiyacı nisbetinde kenarından düzgünce kopararak kalan tarafı da güzelce katlayıp bırakırdı.

O, bir vakıf insanıydı. Bütün hayır hizmetlerinin temelinde vardı. Müslümanların derdi, onun da derdi; sevinci, onun da sevinciydi.

Çocukluk yıllarımızda veremli hastaların tedavileri çok güçtü. Civârımızda ne kadar veremli, garip, kimsesiz insanlar varsa, rahmetli annemle beraber onlara yemek tevzî ederlerdi. Bazen benimle gönderirlerdi. Ramazanlarda ise, fakirler, garipler, çöpçüler ve hademe-i hayrat mensuplarına ayrı günlerde iftar dâveti yaparlar, bizzat hizmet ederlerdi. İftardan sonra da hepsine nezâket dâhilinde “diş kirası” diye ifâde edilegelen bir hediye takdim ederlerdi. O, her hâliyle Yaratan’dan ötürü yaratılanlara merhamet, şefkat ve sevginin en güzel bir numûnesiydi.

O, hadîs-i şerîfte buyrulan:

“Hiçbir baba, çocuğuna güzel ahlâktan daha hayırlı bir mîras bırakmamıştır.”[3] ifâdesini kendisine düstûr edinmiş, kadr-i âlî bir babaydı.

O, çocukluk yıllarımızda Cumartesi günleri değerli amcam Âbidin Bey ile bu fakiri, Osmanlı devrinin son çınarları olan zamanın âlim ve sâlihlerini ziyaret ettirirdi. Onlarla bizim aramızda bir muhabbet bağı kurarak sohbetlerinden bizim dünyamıza Osmanlı îman ve ihtişam iklimine bir pencere açılmasını sağlamak isterdi. Böylece rûhumuzun ilim, ahlâk ve edep şâheseri o iklimin mânevî gıdalarıyla beslenip gelişmesini temin etmek gâyesini güderdi. Câmileri, sebilleri ve Osmanlı külliyelerini gezdirir, onların asâlet ve fazîletinden, Allah için infâk etmenin dünya ve âhirette sağladığı nîmetlerden bahsederdi. O, usta bir nakkaş gibi bunları ve daha nice fazîletleri çocuk gönlümüzün dokusuna nakşederdi.

Bütün hâlleriyle o:

“Babanın rızâsı, Allâh’ın rızâsıdır...”[4] mertebesinde bir babaydı.

Şerefli bir hayat yaşadı. Fazîletiyle, nezâketiyle, insana, eşyâya, hayvanâta bakış açısıyla numûne-i imtisâl oldu.

VUSLAT VE ARDINDA KALAN YETİM GÖNÜLLER

Çocukluğumuzdaki onun merhametine âit şu hâtıra, dâimâ kalbimde bir fazîlet ölçüsü olmuştur:

Pazar günleri evde o zamanın şartlarına göre güzel yemekler yapılırdı. Muhterem pederim, çoğu zaman bu yemeklerin lezzetli yerlerini hizmet edenlere bırakır ve böylece göz hakkına riâyet ederdi. Zira o, âyette buyrulan “aslâ kesâda uğramayan bir ticaret”[5] sırrına tâlipti.

Dehşetli bir nefsânî yaşayışın hâkim olduğu zamanımızda gökteki Çoban Yıldızı gibi ufukları aydınlatan parıltılı vasıflarıyla sayısız mânevî evlâdına ışık saçmış, istikâmet göstermişti.

Tefekkür ve tahassüsünde artık geçmişin derinliklerinde kalmış olan mübârek bir ricâl silsilesinin zamanımızdaki en son örneği idi.

Lâkin her varlık fânîliğe mahkûm olduğu gibi o da, ilâhî emre ittibâ etmiş ve semâmızdan bir yıldız gibi kaymıştır. O mübârek insan, benim maddî ve mânevî babamdı. Çoğumuzun hâl ve rûhâniyet babası, aynı zamanda dayanak, barınak ve sığınağı idi.

Bu itibarla onun vefatı; “Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir.” hakîkati çerçevesinde tecellî etti. Gerçekten de o “zü’l-cenâhayn”in aramızdan ayrılışı, bizler için tarifsiz bir kayıp oldu.

Şimdi onun ardından bizler ve sayısız sevenleri yetim kaldığımız gibi, bahçesinde etrafına toplanan kediler, kuşlar ve açan çiçekler de yetim kaldı. Herkes, şefkat ve merhamet dolu bir kanat kaybetti.

Hazret-i Hüdâyî ne güzel söylemiş:

Kim umar senden vefâyı,

Yalan dünya değil misin?

Muhammedü’l-Mustafâ’yı,

Alan dünya değil misin?

Evet, Muhammedü’l-Mustafâ’yı alan dünya, onu da aramızdan çekip aldı. O, 16 Temmuz 1999 Cuma günü Cuma ezanları okunurken bu fânî âlemden nâdîde bir yıldız misâli ukbâ âlemine süzülerek bizlere “elvedâ” dedi. Lâkin kalplerimizde ebediyyen yaşayacak ve bize feyz ve ışık saçmaya devam edecektir. Zira o, -inşâallah- vuslatına meclûb olageldiği Rasûlullâh’ın rûhâniyetinin tecelliyât-ı uzmâsıyla kucaklaşmış ve Cenâb-ı Hakk’a kavuşmuştur.

Bu büyük vuslata mazhar olduğunu ümid ettiğimiz azîz rûhunun fânî âlemde kalan cenâzesi de, sanki eller üzerinde değil, on binlerce ehl-i gönlün muhabbet tahtları üzerinde ve büyük bir sükûn içinde süzülerek “şeb-i arûs”a yolcu edildi.

Rahmetullâhi aleyh!

Cenâb-ı Hak şefaatine mazhar eyleye!

Bütün bir ömrünü hep o büyük Yâr’e kavuşma arzusunun tarifsiz yanış ve iştiyâkı içinde geçiren muhterem pederim, tefekkür-i mevti çok severdi. Bu meyanda şâir Yahyâ Kemâl’in “Sessiz Gemi” isimli şu şiirini çok tekrarlardı:

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan!

.........

Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu!

Dipnotlar:

[1] Tirmizî, Zühd, 57.

[2] Bkz. Heysemî, III, 111.

[3] Tirmizî, Birr, 33.

[4] Tirmizî, Birr, 3.

[5] Bkz. Fâtır, 29.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbetteki Sır, Erkam Yayınları