Bilgi Artarken Hikmet Neden Kayboldu?
Modern çağda bilginin artmasına rağmen hikmetin kaybolması, sekülerleşmenin etkileri, tevhidî bakışın zayıflaması ve İslam medeniyetinin bilgi anlayışının yeniden inşası ihtiyacı ele alınıyor.
İçinde bulunduğumuz modern çağ, insanlığın bilgiye en kolay ulaştığı, eşyanın sırlarının en ince ayrıntısına kadar çözüldüğü bir dönem olarak tarihe geçiyor. Ne var ki gökyüzünün derinliklerine uydular gönderen, atomun çekirdeğini parçalayan ve gen haritalarını çıkaran günümüz insanı, kendi ruhunun derinliklerinde giderek büyüyen bir boşlukla, korkunç bir anlamsızlıkla boğuşuyor.
Bugün bilginin niceliği artarken, o bilginin insana varoluş gayesini hatırlatan ruhu, yani hikmet boyutu ne yazık ki buharlaşmıştır.
Modern insanın trajedisi, kainatı okurken kelimeleri kusursuzca telaffuz edip metnin yazarını ve ana fikrini inkar eden bir okuyucunun körlüğüne tutulmuş olmasıdır. Eşyayı sadece kullanılıp atılacak, sömürülecek ve tahakküm kurulacak kör bir madde yığını olarak gören bu seküler algı biçimi; insanı kainata, kainatı da Yaratıcıya yabancılaştırmıştır. Bu yabancılaşma sonucunda, tabiatla kurduğumuz ilişki bir emanet bilincinden çıkıp acımasız bir istilaya dönüşmüş; fıtratın dengesi bozulmuş, iktisadi adaletsizlikler, ekolojik yıkımlar ve ahlaki çöküntüler küresel bir kriz halini almıştır.
Modern insan, ekranların ve verilerin sonsuz akışı içinde kaybolmuş, kainatın ritmini ve varlığın sessiz zikrini duyamaz hale gelmiştir. Bu hastalık, modern dünyanın sadece bir düşünce krizi değil, aynı zamanda derin bir kalbî ve ontolojik krizidir.
İSLAM MEDENİYETİNDE TEVHİDÎ BİLGİ ANLAYIŞI
Bugün maruz kaldığımız bu anlam krizini aşabilmek için, ecdadımızın ve kurucu İslam medeniyetinin bilgiyle, varlıkla ve tabiatla kurduğu o muazzam tevhidi köprüye yeniden bakmamız elzemdir. İslam davasının yeryüzünde filizlendiği ilk dönemlerde, kalpleri imanla yoğrulan öncü nesiller, bilimi ve tabiatı incelemeyi dünyevi bir hırs veya salt bir güç aracı olarak görmemişlerdir.
Onlar için tabiat, üzerinde laboratuvar deneyleri yapılacak cansız bir ceset değil; Yaratıcının sonsuz ilmini, kudretini ve merhametini haykıran canlı bir ayetler bütünü, devasa bir kitaptı. Müslüman aklı, kainatı incelerken hiçbir zaman o eşsiz düzenin Sahibi olan Mutlak Varlık ile irtibatını koparmadı. Kendisini doğanın fatihi ve hakimi olarak değil, o muazzam ahengin mütevazı ve şuurlu bir parçası, yeryüzünün halifesi olarak konumlandırdı.
Bilgi, her toplumda bir dünya görüşü inşa eder. Ancak İslam medeniyetinin ürettiği bilginin en mümeyyiz vasfı, insanı parçalanmışlıktan kurtarıp varlığın Bir ve Tek olan Sahibine ulaştıran o güçlü tevhid eksenidir.
Müslümanlar, vahyin rehberliğinde ufuklardaki ve kendi içlerindeki işaretleri okudukça, yepyeni ilim dalları inşa ettiler. İslam medeniyeti, donuk ve statik bir nostalji tapınağı olarak kalmamış; aksine, hayata ve eşyaya dair elde ettiği her yeni tecrübeyi, tevhidi süzgeçten geçirerek sürekli büyüyen, diriliğini koruyan devasa bir çınara dönüşmüştür.
Fizik ile fıkhın, astronomi ile tefsirin, kimya ile kelamın aynı hakikatin farklı dillerdeki tezahürleri olarak görüldüğü bu bütüncül bakış açısı sayesinde medeniyetimiz altın çağlarını yaşamıştır. Varlığın maddi dokusunu şekillendiren ilahi kanunlar olan sünnetullah ile insan ruhunu ve toplumsal ilişkileri düzenleyen şer'i kanunlar arasında hiçbir zaman suni bir çatışma üretilmemiştir. Bu ahenk, İslam aklının hem derinleşmesini hem de sınırları aşarak tüm insanlığı kuşatan evrensel bir rahmet medeniyetine dönüşmesini sağlamıştır. İslam dininin evrensel ilkeleri, durmaksızın işleyen tefekkür faaliyeti ve insana fayda sunmayı ibadet sayan ilmi gayret; küçük bir coğrafyada doğan bu nurun tüm dünyayı aydınlatmasına vesile olmuştur.
Bu hakikat, ilahi kelamda şu muazzam ufukla bizlere bildirilir: İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? (Fussilet Suresi 53. Ayet).
Bu ayet-i kerimenin işaret ettiği gibi, kainatın sırlarını araştırmak, tabiatı gözlemlemek ve ilmi bulgular elde etmek, Müslüman için şüpheyi derinleştiren bir kafa karışıklığı değil, imanı tahkim eden, marifetullah yolunda atılmış mukaddes bir adımdır.
MODERN İSLAM DÜNYASINDA TEVHİDÎ BÜTÜNLÜĞÜN KAYBI
Ancak bugünün İslam dünyasına ve modern Müslüman bireyin yaşam pratiğine baktığımızda, bu muazzam tevhidi bütünlüğün zihinlerimizde paramparça olduğunu acı bir şekilde müşahede ediyoruz. Batı aydınlanmasının ürettiği, dini ve bilimi birbirine düşman ilan eden seküler epistemoloji, maalesef bizim eğitim sistemlerimize, düşünce dünyamıza ve günlük hayatımıza da sirayet etmiştir.
Bugün kainatın kanunları, Allah Teâlâ hatırından tamamen bağımsız, kör tesadüflerin ve mekanik süreçlerin eseriymiş gibi anlatılmaktadır. Hal böyle olunca, zihin dünyası ikiye bölünmüş bir nesil yetişmektedir. Camide dualarla Rabbine yönelen, ancak iş hayatında, bilimsel araştırmasında veya teknolojiyle kurduğu ilişkide tamamen dünyevi ve seküler reflekslerle hareket eden arayışlar içerisinde bir modern Müslüman kimliği ortaya çıkmıştır.
Teknolojiyi bir bağımlılık haline getiriyor, tüketim kültürünün esiri oluyor ve eşyayla kurduğumuz ilişkide ahlaki boyutu tamamen unutuyoruz. Gelişen teknoloji ve bilimsel birikim, İslam medeniyetinin o ilk dönemlerindeki gibi toplumun dertlerine şifa olan, adaleti tesis eden ve insanı merhametle kuşatan bir yapıya bürünmüyor. Tam aksine, modern kapitalizmin kâr hırsına, israfa ve tabiatın tahribine hizmet ediyor.
Bir doktor insan bedenini incelerken onda Hâlik isminin tecellilerini göremiyorsa, bir mühendis inşa ettiği yapının tabiatla ve ilahi ahenkle olan ilişkisini umursamıyorsa, bir iktisatçı ekonomik çarkları yönetirken servetin dağılımındaki ilahi adaleti ve rızkın bereketini gözetmiyorsa, edindiğimiz bu devasa bilgi yığını bize huzur değil, ancak felaket getirecektir. Kendi geleneğinden kopardığı bilgi anlayışıyla Batılı paradigmayı taklit eden İslam dünyası, bu yüzden üretkenliğini kaybetmiş, kendi toplumsal ve psikolojik buhranlarına merhem olabilecek özgün çözümler üretemez hale gelmiştir.
TEVHİDÎ BİLİNCİN YENİDEN İNŞASI
Bu medeniyet krizinden çıkışın yolu, sadece geçmişimizle övünmek veya kuru bir nostaljiye sığınmak değildir. Asıl görevimiz, ecdadımızın eşyaya, kainata ve bilgiye bakışındaki o kurucu ruhu bugünün diliyle yeniden inşa etmektir. Zira bilgi, vahyin ışığında hikmetle buluşmadıkça insanı kurtuluşa erdiremez. Sevgili Peygamberimiz’in (sas.) ilim yolculuğuna dair çizdiği ufuk her daim rehberimiz olmalıdır: Kim ilim tahsil etmek için bir yola girerse, Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır. (Müslim, Zikir, 39).
Bu nebevi ilke bize gösteriyor ki, insanlığın faydasına olan, yeryüzünün imarına katkı sunan ve hakikatin izini süren her türlü ilmi çaba, özünde cennete giden kutlu bir yürüyüştür.
Kaynak: Gökhan Oruç Önalan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 484