Atların Heybeti ve Karakter İnşası

ÇOCUĞUMUZ

Adiyat Suresi’ndeki o soluk soluğa koşan atların heybetinden, karda tek başına okula giden çocukların özgüvenine; şahsiyet inşasında mesafeli duruşun ve kendi işini yapabilme becerisinin önemi.

Siz hiç at gördüğünüz zaman korktunuz mu? Ya da gerçekten “at gibi at” gördünüz mü? Gördüklerimiz hep hasta, kesilmeyi bekleyen, “ahı gitmiş, vahı kalmış” mazlum atlardı değil mi?

ATLARDAN ADİYAT SURESİ'NE: HEYBET VE TEFEKKÜR

Ulu Türkistan’da bir at gördüm; ayaklarının uzunluğu boyum kadar vardı. Gövdesine baktım, aklıma tank geldi. At, yüzlerce metreden duyulacak şiddette kişneyerek dar alanda koşuyordu.

Kur’an-ı Kerim’de üzerine yemin edilen şeylerden bir tanesi de atlardır. Ayından güneşine, yıldızlardan satırlara, kalemden Mekke’ye kadar Kur’an’da yemin edilen şeyler insanlık için değerlidir ve kıymetlidir. Yemin edilen şeylere dikkatler toplanmalıdır.

Bir başka zaman yüzden fazla atın köprüden koşarak geçişini bekledim. Atların ayaklarından çıkan ses, makineli tüfeğin kesintisiz takırtısı ve sağanak hâlinde yağan yağmurun çinko çatıda çıkardığı ses gibiydi. Dünyada antidepresan etkisi gösteren yağmurda yürümek, yıldızları seyretmek gibi basit ve ücretsiz aktivitelerden birisini yaşıyordum.

“İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.” diyen şair aynı göz kapamayı bugün yapsa ya telefonu çalınır ya cüzdanı. Ben de at kişnemesini ve nal seslerini bir ara gözlerim kapalı, ceplerime dikkat ederek dinliyorum. At üzerinde yakıp yıkan Moğol askerleri aklıma geliyor. Atın kişnemesi ve nal sesleri ölüm çağrışımı yapıyor. “At gibi atlar” heybetli olur ve ürperti verir. 

Gençken, ders olarak ölümü tefekkür edersin, uzaklarda çok uzaklarda gördüğün ölümü hayalinde yaklaştırmaya çalışırsın. Zaman gelir, “Biz günleri insanlar arasında döndürür dururuz” gerçeği yaşanır; bu defa uzaklarda olan ölüm yakınlaşarak “Ben hep yakınındaydım, etrafında dolanıyordum, ayakkabı bağından daha yakındım” der.  Hazreti Ömer radıyallahu anh’ın “ölüm hatırlatıcısı” görevlendirip sakalına ak düşünce adamın görevine son vermesi gibi, yaş ilerledikçe her şey büyük vedayı hatırlatır.

Kur’an-ı Kerim’de Adiyat Suresi işte tam da bu duyguyu yaşatır. Atların ürkütücü ve korkutucu taraflarını görene kadar yaklaşmak ve tanımak gerekir:

“Soluk soluğa süratle koşan, (koşarken ayaklarını) vurarak ateş çıkaran, sabah erkenden baskın yapan, orada tozu dumana katan ve düşman topluluğunun ortasına dalan atlara and olsun ki insan gerçekten Rabbine karşı pek nankördür.” (Adiyat, 1-6)

Atın ilk evcilleştirildiği Ulu Türkistan’da, Oş bölgesinin Kara Kulja (Kara Nehir/Büyük Nehir) ilçesinin bir köyünde beline kadar gelen karda, ilkokul dördüncü sınıfa giden bir çocuğun videosu gündem oldu. (1) Devlet başkanı tarafından çocuk başkanlık sarayına davet edildi. Karda kışta okula gitmesi sebebiyle hediyeler verilerek tebrik edildi. Videoyu ilk gördüğüm zaman geleneksel refleks olarak “Nerede bunun annesi babası? Neden kar tatili yapılmadı, neden tek başına karda gidiyor?” dedim. Refleks bu; cevabını bilsen de önünü alamazsın.

Ulu Türkistan’da çocuklar, koşmayı ve yürümeyi bile tam öğrenmeden ata bindirilir. Çocuk, tek başına at sürer. “Yürümeyi bilmeden üremeyi bilen çocuklar” olmaktansa “yürümeyi bilmeden ata binen çocuklar” olmak daha iyidir.

HELİKOPTER EBEVEYN KISKACINDA ÇOCUKLUK

Helikopter anne babalar, dedeler, nineler, öğretmenler, imamlar, komşular gördük. Eğitimde helikopter olmak çocuğun başından ayrılmamak, etrafında pervane olmak, çocuğun her işine yetişmeye çalışmak, çocuğun hayatına, tercihlerine  ve kişiliğine müdahale etmek demektir. Helikopter değil; masmavi Kazakistan bayrağındaki güneş ve kartal gibi mesafeli olunmalıdır. Helikopter olmak, aşırı koruyucu olmaktır. Güneş ve kartal ise çok çok yükseklerde olsa da hem yakındır hem uzak.

Çocuğumuzu ilk kreşe götürdüğümüz gün öğretmeni, çocuğumuzun montunu ve ayakkabısını çıkarmak için helikopter anne baba refleksiyle davrandığımızı görünce “Bırakın, kendi çıkarsın; kendi işini kendisi yapsın.” demişti. Etrafıma baktım; anneler babalar çocuklarını kreşe bırakıyor ve gidiyor, çocuklar da kendi başlarına montunu, ayakkabısını giyiyor ve çıkarıyordu. Sovyet pedagojisinin gücü, basit ve önemsiz değildir.

Kendi işini kendi yapamayan çocuklar ve gençler, ileride yaşı büyüdüğü zaman kamuya ait işleri ne kadar başarıyla yapabilir? Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem vefatından hemen önce genç yaştaki Üsame’yi Rumlara karşı hazırlanan orduya komutan olarak tayin etmişti. Üsame (ra) “Ben yapamam.” dememişti.

Helikopter anne baba olmak, denge bozukluğudur ve dengeleri bozar. Çocuğunu kartal gibi, güneş gibi yükseklerden terbiye edenler, kışın bir metrelik karda bile çocuğunu tek başına okula yollar. Bu da çocukta kendi işini kendi yapma becerisini ve özgüvenini geliştirir. Kurda “neden boynun kalın” demişler. “Kendi işimi kendim görürüm ondandır” demiş. Kendi işini kendi gören gençler, ilerde koyun gibi olmaz.

Ülkemizde, daha kar gelmeden, kar tatili planlarına başlanır. Değil bir metre, kar beş santimetre yağsa bile sınıfın yarıdan fazlası okula gelemez. Kar, etkili bir bahanedir.

Şair, “Bir kar tanesi bile kendini tekrar etmez.” der. Helikopter anne baba, öğretmen olmak her şeyi, her zaman ve her yerde tekrar etmektir.  Çocuğu rahat bıraksak, ağzımızı kapatsak ve biraz mesafe bıraksak her şey düzelecek. Hem bozulmadı ki düzelmiş olsun!

Kar ve yağmur tanelerinin ayrı ayrı düşmesi gibi birbirimize değmeden, ferden ferda yaşıyoruz. Nerede selamlaşmak, nerede musafaha, nerede muhabbet? Damlalar bir araya gelmese bir bardak su bile olmaz. Muhabbet olmazsa “Kar yağınca mikroplar ölürmüş, seni merak ettim, sesin çıkmıyor, iyi misin?” diyenimiz bile çıkmaz.

MERDAN ADAMLAR VE KENDİ İŞİNİ GÖRME SANATI

“Kardan adamların saltanatı güneşi görene kadardır.” Kardan değil, merdan adamların saltanatı ise bitmez.

Kar taneleri hep insan gözüyle anlatıldı. Kar cephesinden insanlar tarafına bakıldığı zaman manzara nedir? Karla empati yapan, karlara fısıldayan “İbrahim Tenekeci” şöyle der:

“Kendinizi kar tanesinin yerine koyun.

Bir şehre yaklaşıyorsunuz.

Diyelim ki İstanbul’a.

Tuz dolu yüzlerce kamyon sizi bekliyor.

Homurdanan insanlar,

fazla mesaiye bırakılmış belediye işçileri vb.

Siz olsaydınız gelir miydiniz?

O yine de geliyor.”

Kaynak: Adem Şahin, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480