Amellerin Değerini Belirleyen Şartlar
Amellerin değerini belirleyen şartlar nelerdir? Rabbimiz’in râzı olduğu kıvamda ibadet etmenin önemi nedir? Amellerin ziyan olmasına sebebiyet veren hususlar nelerdir?
İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:
“Sana gerekli ve faydalı olan, çok amelde bulunman değil, amelini (takvâ üzere) doğru ve güzel bir şekilde yerine getirmendir. Âdâbına riâyetle yapılmamış çok amel, âdeta para etmeyen bir sürü paçavra elbiseye benzer.
Takvâ hassâsiyeti ile îfâ edilen güzel bir amel ise, az olsa bile, zor bulunan pahalı bir elbise veya hacmi küçük, değeri büyük bir mücevhere benzer.”
AMELLERİN DEĞERİNİ BELİRLEYEN ŞARTLAR
Hâlis bir niyet ve âdâbına riâyetle yapılan sâlih ameller -az da olsa- Hak katında çok kıymetlidirler. Bunun zıddına; huşû, huzur ve ihlâstan uzak, mânâ iklîmine girmeden, sadece şeklen, kerhen ve yasak savma kabîlinden îfâ edilen ameller ise -ne kadar çok olursa olsun- kıymetlerini kaybederler.
Dolayısıyla sâlih amellerde mühim olan; kemmiyet değil keyfiyettir. Yani sayı çokluğu değil, ne kadar makbul bir kıvamda edâ edildiğidir.
Nitekim Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:
“O (Allah) ki ölümü ve hayatı, hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için yaratmıştır…” (el-Mülk, 2) buyuruyor.
Dikkat edilirse Cenâb-ı Hak; “اَكْثَرُ عَمَلًا” değil “اَحْسَنُ عَمَلًا” buyuruyor. Yani kimin “daha çok” amel edeceğine değil, “daha güzel” amel edeceğine ehemmiyet verdiğini beyân ediyor.
Meselâ Cenâb-ı Hak; “Siz çok para kazanın.” buyurmuyor. Helâlden kazanıp iktisatlı yaşamayı, israf ve cimrilikten sakınarak infâk etmeyi emrediyor. Zira Cenâb-ı Hak, niyeti hâlis olanın, azını çok eyler. Küçücük bir hayrı sebebiyle kulunu büyük mükâfatlara nâil kılar. Bunun içindir ki ihlâsla verilen azıcık bir sadaka, gönülsüz verilen dağlar kadar sadakadan daha kıymetlidir.
Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“–Bir dirhem, yüz bin dirhemi geçmiştir.” buyurmuşlardı.
Ashâb-ı kirâm:
“–Bu nasıl olur, ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sorduklarında, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu cevâbı verdi.
“–Bir adamın iki dirhemi vardı. Bunlardan en iyisini tasadduk etti. (Yani malının yarısını sadaka olarak vermiş oldu.) Diğeri (ise hayli zengin biriydi), o da malının yanına varıp malından yüz bin dirhem çıkardı ve onu tasadduk etti.” (Nesâî, Zekât, 49)
Demek ki mühim olan, infâk edilen meblâğın çokluğu veya azlığı değil, sahip olunan imkâna kıyasla ne nisbette bir fedakârlıkla ve ne kadar hâlis bir niyetle verildiğidir.
Rabbimiz’in Râzı Olduğu Kıvamda İbadet Etmenin Önemi
Hayatın med-cezirlerine karşı kulun sabır ve tâkatini artıran, günahların câzibesine karşı âdeta bir siper-i sâika olup mukâvemeti kuvvetlendiren, her biri rûha verilen vitaminler mesâbesinde bulunan ibadet ve tâatleri, hem çokça hem de güzel bir sûrette îfâ edebilmek, elbette bir kul için büyük bir fazîlettir. Fakat ibadet ve tâatlerde asıl hedef, onları Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼin târif buyurduğu şekilde ve Rabbimiz’in râzı olduğu kıvamda edâ etmeye gayret göstermek olmalıdır.
Allah için bir ömür boyunca yapılan ibadet, tâat ve hayır-hasenat, son derece kıymetli âhiret azıklarıdır. Fakat bu sâlih amelleri yerine getirirken, onların sevâbını azaltan, hattâ bazen tamamen ziyan olmasına sebebiyet veren, zâhirî ve bâtınî (açık ve gizli) birtakım yanlışlıklardan da titizlikle sakınmak îcâb eder.
Meselâ âyet-i kerîmede namazın kulu fahşâ ve münkerden yani hayâsızlık ve kötülükten alıkoyacağı bildiriliyor.[1] Fakat bir kişi hem namaz kılıyor, hem de dînin hoş görmediği çirkin hâl ve davranışlardan kendini koruyamıyorsa, o kişi namazını lâyıkıyla edâ edemiyor demektir.
Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Bir kul namaz kılar, fakat namazının yarısı, üçte biri, dörtte biri, beşte biri, altıda biri, yedide biri, sekizde biri, dokuzda biri hattâ ancak onda biri kendisi için yazılır.” (Ebû Dâvûd, Salât, 123, 124)
Ecri Büyük İbadet
Oruç da günahların dökülmesine, gönlün rikkat kazanarak takvâya ulaşmasına vesîle olan, ecri büyük bir ibadettir. Fakat oruç tuttuğu hâlde şefkat ve merhameti artmayan, takvâ hassâsiyeti kazanmayan, gıybet ve dedikodudan kendini koruyamayan bir kimse de orucu hakkıyla tutmamış demektir.
Nitekim böyleleri hakkında da hadîs-i şerîflerde şöyle buyruluyor:
“…Allah, yalan-dolanla iş yapan kimsenin, yemesini-içmesini bırakmasına (orucuna) kıymet vermez.” (Buhârî, Savm, 8)
“Nice oruç tutanlar vardır ki oruçlarından kendilerine kalan, kuru bir açlıktan başka bir şey değildir!..” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21)
Yine kurbandan maksat da takvâya erebilmektir. Âyet-i kerîmede; Hak katına kurbanların et ve kanlarının değil, ancak kalpteki takvânın ulaşacağı bildiriliyor.[2] Fakat kul; kurbanı bir kebap bayramı olarak görürse ve “Âdet yerini bulsun, konu-komşu ayıplamasın!..” gibi nefsânî kaygılarla kurban keserse, Hak katına takvâsı değil, ancak riyâsı gider. Nitekim hadîs-i şerîfte:
“Kestiğini Allah’tan başkası adına kesene, Allah lânet etsin!” buyrulmaktadır. (Müslim, Edâhî, 43-45; Nesâî, Dahâyâ, 34)
İbadetlerin Hak katında makbûliyetinin en temel şartı, şüphesiz ki îman ehli olmaktır. Zira îman, “üssüʼl-esâs”, yani en lüzumlu ve en mühim şarttır. Dolayısıyla kulun evvelâ sahih bir îtikâda sahip olması zarurîdir. Bu hususta bir noksanlık veya yanlışlık olursa; ibadetlerin makbûliyetinden söz edilemez.
Amellerin Ziyan Olmasına Sebebiyet Veren Hususlar
Amellerin ziyan olmasına sebebiyet veren diğer bir husus, haram ve kerâhetlerden sakınmamaktır. Bilhassa kazanca karışan haramlar, günümüzde banka promosyonları ve kredilerle faize bulaşmak, işverenin işçisinin hakkına riâyet etmemesi, işçi veya memurun mesâisine dikkat etmeyip aldığı ücretin hakkını vermemesi, rüşvet, irtikâp, haram ve şüpheli gıdalarla beslenmek gibi pek çok hatâ, tıpkı bir imtihanda yapılan yanlışların bazı doğruları da iptal ettirmesi gibi, ibadetlerin de ecrinden fire vermeye, hattâ -Allah korusun- onların büsbütün reddine sebebiyet verebilir.
Kazancına, malına-mülküne ve gıdasına haram karışanın; evvelâ ameli bozulur. İbadetlerinden feyz, rûhâniyet ve lezzet duyamaz. O artık zâhiren çok ve güzel görünen ibadet ve tâatlerde bulunup hayır-hasenat işlediğini zannetse bile; âyet-i kerîmedeki “عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ : Çalışmış, fakat boşuna yorulmuştur!” (el-Ğâşiye, 3) hükmünün muhâtabı olmaktan kurtulamaz. Tıpkı delik bir çuvalla değirmene buğday taşımaya çalışan, beyhûde yorulan, sonunda eliboş kalan gâfillerden bir farkı kalmaz.
Haram kazançla yapılan ibadet ve hayırların aslâ kabul edilmeyeceğine dâir, şu hadîs-i şerîf çok dikkat çekicidir:
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün:
“Güçlü ve Yüce olan Allah, putlara tapmayı, içki içmeyi, (insanları) soy sop sebebiyle kınamayı size haram kılmıştır. Dikkat edin, şüphesiz içki içen de, imâl eden de, içenlere dağıtan da, satan da, parasını yiyen de lânetlenmiştir.” buyurmuşlardı.
Bunun üzerine bir bedevî ayağa kalkıp Efendimiz’in huzûruna geldi ve:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben daha önce içki ticareti yapan bir kişiydim ve içki satışından bir miktar mal biriktirdim. Şimdi ben bu malı, Allâh’a itaat yolunda harcasam bana bir faydası olur mu?” diye sordu.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona:
“–Sen o malı, hac, cihad veya sadaka uğrunda harcasan dahî, Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değeri olmaz. Zira Allah ancak temiz olanı kabul buyurur.” cevâbını verdi.
Bu hâdise üzerine, Peygamber Efendimiz’in sözünü tasdik eden şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
“De ki: Pis ve kötü ile temiz ve iyi bir değildir; pis ve kötünün çokluğu hoşuna gitse de (bu böyledir). O hâlde ey akıl sahipleri! Allah’tan korkun (takvâ üzere bir kullukta bulunun) ki kurtuluşa eresiniz!” (el-Mâide, 100) (Vâhidî, Esbâbu Nüzûl, s. 212-213; Kıvâmü’s-Sünne, et-Terğîb ve’t-Terhîb, II, 96/1235)
Yine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, uzun bir yolculuğa çıkan, saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalmış bir adamdan bahsetti. Bu adam ellerini göğe doğru kaldırarak; “Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!” diye duâ etmekteydi.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:
“Hâlbuki onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram ve haramla beslenmiştir. Böyle birinin duâsı nasıl kabul edilsin?” (Müslim, Zekât, 65)
Diğer bir hadîs-i şerîfte, haram kazançla hacca giden biri; “Lebbeyk Allâhümme lebbeyk!” dediğinde, semâdan bir münâdînin; “Sana ne lebbeyk, ne de sa‘deyk!” diyerek onu reddedeceği, o şahsın hiçbir sevap kazanamadan, bilâkis günahkâr olarak döneceği bildirilmektedir. (Bkz. Heysemî, III, 209-210)
Kimileri; “Hacca gitmek ve Ramazan orucunu tutmakla, nasıl olsa bütün günahlar affolunuyor.” diyerek, haram, şüpheli ve kerâhetlerden, bilhassa da faizden sakınmaya yeterince titizlik göstermezler. Hâlbuki haccı ve Ramazan orucunu -hâşâ- Hristiyanlık’taki “günah çıkarma” âdeti gibi görüp yine haramlardan sakınmamak, nefsin oyuncağı ve şeytanın maskarası olmaktır.
Cenâb-ı Hak böyle bir gaflete düşmekten îkaz sadedinde şöyle buyuruyor:
“…Sakın o aldatıcı (şeytan), Allâh’ın (affına güvendirerek) sizi kandırmasın!” (Fâtır 5; Lokman 33)
İSLAM BİR BÜTÜNDÜR
Unutmayalım ki İslâm bir bütündür, bir tarafı yapılıp diğer bir tarafı ihmâl edilemez. Nasıl ki bir şeyi inşâ ederken aynı zamanda ona zarar verebilecek yanlışlardan da sakınmak gerekirse; bu kâideye, ibadet hayatında da uymak gerekir.
Hem ibadet edip hem de günah işlemeye devam etmek, haramlardan, kerâhetlerden, şüphelilerden yeterince sakınmamak, bir yaranın iltihâbını temizlemeden, üzerine merhem sürmek gibi bir hamâkattir.
Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz güzelce abdest aldıktan sonra:
“Her kim şu benim abdest alışım gibi abdest alır, sonra iki rekât namaz kılar ve bu esnâda kalbinden namaz hârici düşünceler geçirmezse, geçmiş (küçük) günahları mağfiret olunur.” buyurmuşlardı. (Buhârî, Vudû, 24, 28; Müslim, Tahâret, 3-4)
Sonra Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Sakın aldanmayınız!” buyurdular. (Buhârî, Rikāk, 8; İbni Mâce, Tahâret, 6; Ahmed, I, 66)
Yani “Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in haber verdiği bu sâlih amel bana yeter!” diyerek kendimizi aldatmamalı, diğer hayırlardan da geri kalmamalı, yine bu af müjdesine güvenerek günahları hafife alma gafletinden titizlikle sakınmalıyız.
Bu düstur, amellerin fazîletini beyan eden bütün rivâyetler için geçerlidir. Yani Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, herhangi bir sâlih amelin çok büyük bir ecri bulunduğunu ifade buyurması, o amelin Hak katındaki kıymetini vurgulayıp insanları teşvik etmek içindir. Yoksa sadece o amelin kişiyi ebedî kurtuluşa eriştireceğini, dolayısıyla başka amele lüzum olmadığını ifade etmek için değildir.
Şunu da unutmayalım ki kazancına haram karışanın, ameli, ahlâkı, en çok da ihlâsı bozulur. Hâlbuki ihlâs, yani ibadetleri sırf Allah rızâsı niyetiyle yapmak, kulluğun âdeta can damarıdır.]
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altınoluk Dergisi, 2026 – Ağustos, Sayı: 486