Ameller ve İlâhi Rahmet
Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin nasihatler serisinden “Ameller ve İlâhi Rahmet” başlıklı bölümü istifadenize sunuyoruz. Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretleri'nin dilinden bir nasihat bin hikmet...
Gönlünde daima hayırlı ameller yapma düşüncesi bulunsun. Bu iyi işleri yapamasan da iyi niyet taşımaktan geri durma. Ne zaman gönlünde kötü bir düşünce zuhur ederse, Allah için onu terk etmeye azâmi gayret göster. Ancak ilâhî takdir onu yapmanı murad etmişse tedbirinin de artık bir faydası kalmaz. Şayet böyle bir durum yoksa bu kötülüğü yapmadığın için Allah Teậlậ sana bir iyilik sevabı yazar. Bu hususta bir hadîs-i kudsîde şöyle buyrulmuştur:
“Kulum gönlünden salih bir amel işlemeye niyet edince o ameli işlemese bile onun için bir tek iyilik sevabı yazarım.”
Kul böyle bir niyet üzere iken üzerinden geçen her bir zaman için kendisine Allah Teâlâ bir iyilik sevâbı yazar. Bu zamanlar sayı olarak ne kadar olursa o kadar iyilik sevabı yazılır. Yani bu iyi niyet sahibi için, her bir zaman birimi, bir hasene demektir. Hadisin lafzından anlaşılan mânâ budur. Hadis şöyle devam ediyor:
“Gönlündeki iyi niyeti amele dönüştürdüğü zaman, onu on misli olarak yazarım.”
Yağmur suyu ile sulanan arazinin mahsûlâtının zekâtının da “onda bir” miktarında olmasının hikmetini şayet ilim sahibi isen buradan çıkarabilirsin.
Yapılan amel, vakıflar bırakmak gibi, sadaka-i cariye cinsinden, ya da insanlara faydalı olan bir ilim veya iyi bir çığır açmak gibi bir amel olursa onun ecri on misliyle kalmaz. O iş ve hayır devam ettiği müddetçe kıyamete kadar ecri de devam eder. Hadîs-i kudsî Allah Teâlâ’nın kullarına olan nimetlerini saymaya devam ediyor:
“Şayet nefsi ona kötü bir ameli fısıldarsa, kulum bu kötü ameli işlemediği müddetçe ben ona mağfiret ederim.”
Burada da yukarıda ki hüküm aynen geçerlidir. Devamla buyruluyor ki:
“Şayet kulum o kötülüğü işlerse ona da bir günah yazarım.” ( Müslim, İman, 205)
Görüldüğü gibi Yüce Rabbimiz kötü amellerde adaletiyle, iyi amellerde ise fazl ve ihsanıyla muâmelede bulunuyor. Âyet-i Kerîme’de:
“Güzel amel yapanlara daha güzel mükâfat (cennet), bir de fazlası (ziyậde) vardır” (Yûnus Süresi, 26) buyrulmuştur.
Buradaki “ziyâde” amelin karşılığından fazla olarak verilendir.
Yüce Allah, melekleri babamız Âdem -aleyhisselâm- hakkında konuşturduğunda melekler, kendilerinin fıtratındaki aslî hükmün ne olduğunu şöyle ifade ettiler:
“(Ey Rabbimiz) yeryüzünde fesad çıkaracak, kan dökecek birini mi halife kılıyorsun.” (Bakara Süresi, 30).
Onlar bizim kötü vasıflarımızı zikrettiler, fakat bizden sâdır olacak iyilikler hususunda bir şey söylemediler. Zira bu yüksek dereceli melekler, Cenâb-ı Hakk’ı tenzih ve takdis hususunda ulvî bir kıskançlığa (gayret) sahip olduklarından, Allah Teâlâ’ya karşı hiçbir mahlûkun günah işlemesini istemiyorlardı. Onlar insanın yaratıldığı maddenin özelliği sebebiyle Rabbine karşı ma'siyet işleyeceğini bilmişlerdi. Onların bu bilgileri benzer bir hakikati taşımalarından dolayıdır. Şayet melekler yaratılış keyfiyeti olarak bizimle aynı özellikte olmasalardı onlar hakkında Yüce Allah şöyle buyurmazdı:
“(De ki) Mele-i a'lâ’da kendi aralarındaki tartışmalarına dair benim hiçbir bilgim olmadı.” (Sâd Süresi, 69)
Tartışma ancak zıtlar arasında olabilir. Demek ki meleklerin hepsi, bir konuda aynı düşüncede olmayabiliyor. Cenâb-ı Hak meleklerin bizim hakkımızda şöyle dediklerini haber veriyor:
“(Rabbimiz!) Şu kulun bir iyilik yapmak istiyor.”
Şu fıtrî özelliğin gücüne bak ki, baktığı kimse hakkında nasıl hüküm verebiliyor!
Buradan çıkaracağımız bir incelik de şudur: Bir kimse hakkında konuşurken iyiliklerini sayıp kötülüklerini söylemeyen kimsenin derecesi, meleklerden daha üstündür. Bu ikazlarımın gayesi meleklerin tabiatlarının nasıl olduğunu belirtmektir. Nitekim Allah Teâlâ:
“Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar.” (İsrâ Süresi 84) buyurmuş ve meleklerin şöyle dediklerini haber vermiştir:
“Ey Rabbimiz senin falan kulun şöyle bir kötülük yapmak istiyor.”
Halbuki Allah, o kulun niyetinin ne olduğunu onlardan çok daha iyi bilir ve onların bu şikâyeti üzerine buyurur ki:
“O kulumu gözetleyin bakalım. O kötülüğü işlerse ona misliyle bir günah yazın; şayet yapmayıp vazgeçerse ona bir iyilik sevabı yazın. Çünkü o kötülüğü mahza benim için terk etmiştir.” (Müslim, İman, 205).
Burada zikredilen melekler, “kirâmen kâtibîn” dediğimiz “hafaza” melekleridir. Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de onları bize anlatırken:
“Şunu iyi bilin ki üzerinizde muhafızlık eden değerli kâtipler vardır. Onlar, yapmakta olduklarınızı bilir ve yazarlar.” (İnfitâr Süresi, 112) buyurmuştur.
Onların bu şekilde konuşmalarına sebep, kendilerine verilen vazife içinde bulundukları mertebelerinin bir gereğidir. Onlar, kulların işlediği iyilikleri, Allah’ın kendilerine neler vereceğini hesaba katmadan olduğu gibi yazarlar. Kötülüklere gelince, onları da Cenâb–ı Hakk’ın fazlını ve affını bildikleri için yazarlar. Şayet melekler, bu hususta konuşmamış olsalardı, kötülük yapan kişinin durumunun Allah katında ne olacağını bilemezdik. Zikir meclislerini anlatan hadis-i şerifte, bu meclise zikretmek için değil de, başka bir sebeple gelen kişinin durumu hakkında Cenâb–ı Hakk’la yaptıkları mülâkat da bu türdendir. Nitekim meleklerin sorularına mukâbil affı bol ve kerem sahibi Yüce Rabbimiz:
“Onlar öyle şerefli bir topluluktur ki, onlarla oturan şakî (kötü) olamaz” (Buhâri, Deavât, 66;Müslim, Zikir, 25), buyurarak mağfiretinin onların hepsini kuşatacağını bildirmiştir. Görüldüğü gibi meleklerin bu tür sualleri olmamış olsaydı, biz Allah Teâlâ’nın bu konular hakkındaki hükmünün ne olduğunu bilemezdik. O meleklerin bütün sözleri bizler için bir rahmet olduğu gibi, ilmimizin artmasına da bir vesiledir. Her ne kadar bu olayların zahiri, kısır anlayışlı kimselere, daha önce işậret ettiğimiz gibi bir şikâyet olarak gelebilirse de durum, onların anladığı gibi değildir. Fazlı ve ihsanı bol olan Yüce Mevlâ’mız, iyi ve kötü amellere ne şekilde karşılık vereceği hususunda buyuruyor ki :
“Kim (Allah huzuruna) bir iyilikle gelirse, ona getirdiğinin on katı vardır. Kim de bir kötülükle gelirse o, sadece onun misliyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (En’âm Süresi 160)
Bir kısmını cezalandırmadan sonra, bir kısmını ise da ceza vermeden önce mağfiret eder. Günahta aşırı gitse de, her günahkârın bu ilâhî mağfiretten -tövbe etmese bile- bir derecede nasibi vardır.
Bu bölümdeki tavsiyeyi dikkatlice inceleyen kimse, meleklerin yaratılışı ile insanın yaratılışı arasındaki ilişkiyi anlar ve temelde aynı özellikte olduklarını bilir. Zira Rabbimiz birdir. O’nun birbirine mukâbil olan birçok isimleri vardır. Bütün varlık âlemi de O’nun esmâsının tecellilerinin sûret bulmasından ibarettir.
Kaynak: Dr. Âdem Ergül, Öğütler Pınarı İbn Arabi Konuşuyor, Erkam Yayınları