Aman Yâ Rabbi Diyeceğiniz Hayretle İzleyeceğiniz Hakikatler

TEFEKKÜR

Eser, müessirin; sanat, sanatkârın kudretini gösterir. Mü'min kâinatta mükemmel bir ölçü ve ahenkle işleyen ilahi sanatın tefekküründe derinleşerek, aman Ya Rabbi! Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim diyerek hamd, şükür ve zikir halinde bulunmaya gayret etmelidir.

ESER, MÜESSİRİN; SANAT, SANATKÂRIN KUDRETİNİ GÖSTERİR...

Meşhur bir ressam, Cenâb-ı Hakk’ın halk ettiği şu âlemden birtakım manzaraları resimlere aktarır. Onu seyretmek için galeriler açılır, insanlar onu görmeye gider ve tablolara servetler ödenir. Ressam da; “Ne büyük sanatkâr!” diye takdir edilir.

Hâlbuki gerçek sanatkâr; ressamı da yaratan, onun bu resimleri yaparken baktığı hakikî manzaraları da yaratan Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî azamet ve kudretidir. Gerçek sanatkâr, insanı ve Allah Rasûlü’nü yaratan yüce Hâlıkımız’dır.

Bu itibarla;

Ârif gönüller kudret ve azamet fırçasının eseri olan, gün boyunca her saniye ufuk ufuk değişen muazzam ve hakikî tablolara, hayranlığını hiç kaybetmeden nazar ederler.

Lâkin yüce sanat ve azamete karşı âmâ olan gafiller; âciz, fânî ve taklitçi bir ressamın karşısında boş yere hayretten hayrete dü- şerler.

Gözlerimizi ve gönlümüzü açarak bakmalı:

Şafak ve gurublardaki renk cümbüşleri... Kapkara topraktan bin bir rengi çıkaran rengârenk menekşeler, zambaklar ve güller...

Denizler, nehirler, dağlar ve vadiler... Velhâsıl insan kendine ve kâinâta aşk ve muhabbet dolu bir gözle nazar ederse, ilâhî heybet ve hârikaların hayreti içinde kalmaması imkânsızdır.

Necip Fazıl, gaflet ehline şöyle seslenir:

Yön yön sarılmışım ne yana baksam,

Sarılan olur da saran olmaz mı?

Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam;

Geçip de aynaya soran olmaz mı?

Bu irfan ile;

Akl-ı selîm olan Hak dostları, ressamın sırf nâmını devam ettirmek için vücuda getirdiği tablolar yerine, asıl sanatkâr ve O’nun eserleri karşısında hayret ve heyecan duyan bir kalp ile yaşar- lar. Kudret-i ilâhiyyenin tabiatta vücuda getirdiği sonsuz hârikalardaki ilâhî sanatın zevkine ererler. Sermâyesi aynı toprak olan bitkilerin rengârenk yaprak ve çiçeklerine, bunlardaki me- nevişlere, ağaçların renk, koku, lezzet ve şekilde sonsuz farklılık arz eden meyvelerine, ancak bir iki haftalık ömrü olduğu hâlde, kelebeğin kanatlarındaki hârika desenlere, insanın yaratılışın- daki hârikulâdeliğe nazar ederler ve gözün görmesi, beynin id- râk etmesi gibi sonsuz ilâhî hârikalar ve bunların «lisân-ı hâl» denilen sırlı beyanlarına dikkat eder, kulak kabartırlar.

Böyleleri için bütün bir kâinat, artık okunmaya hazır bir kitap gibidir. Rabbimiz’in beşeriyete ilk tâlimâtı:

“Yaratan Rabbinin adıyla (önce bu ilâhî kelâmı, sonra kâinat kitabını ve sonra da bütün mahlûkattaki ve sendeki ilâhî sanatı) oku!” (el-Alak, 1)

Bir Hak dostu der ki:

“Cenâb-ı Allah, hakikatte gāib değildir. Ancak bizim beşerî istîdat ve idrâkimiz açısından zuhûrunun şiddetinden gāibdir.”

Cenâb-ı Hak, her şeyde zuhûr eden ilâhî azamet ve kudret tecellîle- rinin sahibidir, sanatkârıdır. Bu hakikati, tefekkürde derinleşen ârif ve kâmil gönüller en güzel şekilde idrâk eder.

Îmâna çağıran, vesveseleri çürüten ve deizmin kafa karıştırıcı sorularına cevap veren Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin, “Aklın Cinneti DEİZM” kitabını mutlaka okuyun: www.islamveihsan.com/deizme-karsi-kitap.html