Allah’ın Zikrinin Anahtarları

DUALAR ve ZİKİRLER

Zikrin anahtarları nelerdir ve Hak dostlarının kalbî zikri bizlere nasıl rehberlik eder?

Hak dostları, dâimâ Allah ile olup zikrin hakîkatine erdiklerinden, her hâl, hareket ve sözleriyle Allâh’ı hatırlatırlar. Nitekim hadîs-i şerîflerde de:

“İnsanlar arasında Allâh’ın zikrinin anahtarları vardır. İnsanlar onları gördüklerinde hemen Allâh’ı hatırlarlar.” (Heysemî, X, 78)

“(Al­lâh’ın ve­lî kul­la­rı) yüz­le­ri­ne ba­kıl­dı­ğın­da Allah Teâlâ’yı ha­tır­la­tan kim­se­ler­dir.” buyrulmuştur. (İbn-i Mâ­ce, Zühd, 4)

Böyle kimseleri Hakk’ın bir lûtfu bilip onlardan mânen istifâdeye çalışmak gerekir. Zira onlar, bulundukları beldeler için ilâhî bir rahmettirler.

ZİKRİN ANAHTARLARI

Hak dostlarını böylesine yüce bir mazhariyete eriştirense, zikrullâh’ı yüksek bir kalbî keyfiyetle yaşamalarıdır. Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri bu hakîkate işâretle, zikri üç mertebeye ayırır:

“Birincisi, dil zikrederken gönlün ondan gâfil olmasıdır. Bu, avâmın zikridir.

İkincisi, hem dil hem de gönül ile zikretmektir ki bu, havâssın zikridir.

Üçüncüsü, hem dil hem gönül hem de bütün âzâlarla zikretmektir. Bu da hâssü’l-havâssın zikridir…

Sahrâda susuzluktan aklı başından gitmiş biri, suya ulaşıp içmeden susuzluktan kurtulamaz. Onun yalnızca «Su, su!» diye inlemesi susuzluğunu gidermez… Tâlibin gönlü de önce Allah muhabbetiyle yanmalıdır. Ondan sonra vuslat susuzluğu ona gâlip olur ve şevke, ıztırâba gelir. Vuslat hâsıl olmadan da kalp itmi’nâna ermez…”[1]

Demek ki dilin zikri, kalbin zikriyle âhenk teşkil etmelidir. Aksi hâlde dil zikrederken, ruh başka yerlerde geziniyorsa; kalp, Allah ile değil de mâsivâ ile beraber ise, o zikirden bir fayda ummak beyhûdedir.

Hak dostu Mevlânâ Hazretleri der ki:

“Ağızla, dille, duymadan, düşünmeden (papağan gibi) edilen zikir, noksan bir hayaldir. Padişahça, yani cân u gönülden, hayranlık duyarak yapılan zikir ise, sözlerden de, kelimelerden de âzâdedir… Ey O’nu bulamadan, sadece, O’nun adını yeterli bulan kişi! «Hû» kadehinden içmeden, nasıl olur da benlik arzularından kurtulabilirsin?”

Yani Allâh’ı zikretmek, sırf “Allah” lâfzını tekrarlamaktan ibâret değildir. Zikir, ancak tahassüs istîdâdının merkezi olan kalpte mekân bulduğu zaman niyet ve amellerin düzelip seviye kazanmasına vesîle olur. Bunun içindir ki;

“Zikrin başı tevhid (Hakk’ı birlemek);

Ortası, tecrid (Hakk’ın dışındaki varlıklardan kalbi arındırmak);

Nihâyeti ise tefrid (sadece Allah ile baş başa kalıp her an Allâh’ın rızâsını arayabilmek)tir.” denilmiştir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de tefrîd ehli hakkında; “Müferridler yarışı kazandı.” buyurmuştur. Ashâb:

“–Müferridler kimdir, yâ Rasûlâllah?” diye sorduklarında da:

“–Allâh’ı çok zikreden erkeklerle kadınlardır.” buyurmuştur. (Müslim, Zikir, 4)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da sahâbe-i kirâmın zikir hâlini şöyle vasfetmiştir:

“Onlar, Allâh’ın ismi zikredildiği zaman, fırtınalı bir günde ağaçların rüzgârdan etkilendikleri gibi sarsılırlar, gözyaşları elbiselerinin üzerine süzülürdü.” (Ebû Nuaym, Hilye, 1/76)

Demek ki zikir; kuru kuruya bir tekrarlama faâliyeti değildir. Bilâkis gerçek bir zikir, Hakk’ın azametini tefekkür etmek, ilâhî kudret akışları karşısında duyguları derinleştirmek, gönlü mâsivâdan arındırıp Hak’ta fânî olmak ve dâimâ Allah ile beraberliği temin ederek zikretmektir. Ancak böyle bir zikir, maddî-mânevî belâlara karşı bir zırh olabilir. Bunun içindir ki; “yeryüzünde «Allah Allah» denildiği sürece kıyâmetin kopmayacağı”[2] yönündeki nebevî beyânı, böyle bir kalbî rikkatle zikredenler var oldukça kıyâmetin kopmayacağı şeklinde anlamak da mümkündür.

Rabbimiz, kendisini nasıl zikretmemiz gerektiğini şöyle bildirmektedir:

“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle, sabah-akşam Rabbini an. Gâfillerden olma!” (el-A’râf, 205)

“Rabbinin ismini zikret ve bütün varlığınla O’na yönel.” (el-Müzzemmil, 8)

Yani zikir esnâsında bütün varlığımızla Allâh’a yönelmeliyiz. Zikirden murâd edilen de, daha ziyâde kalbin zikridir. Kalbin uyanması, gaflet tozlarından silkelenmesi, haşyetle titreyip ürpermesi ve Allâh’ın nûruyla nurlanması için kâmil mânâda îfâ edilen bir zikrin feyz ve rûhâniyetine ihtiyaç vardır.

Nitekim Hak dostlarından Abdullah bin Hubeyk’e;

“–Sâlih insanları nasıl ayırt edebiliriz?” diye sordular. Cevâben buyurdu ki:

“–Sâlih insanların güzel âdetlerinden biri, Allah Teâlâ’yı gece-gündüz anmalarıdır. O’nu anmak, kalp ve dil ile olur. Ancak kalbin zikri daha üstündür…

Kalplerinizi, Allah Teâlâ’yı anmakla diriltiniz. Oʼnun korkusuyla doldurunuz. O’nun sevgisiyle nurlandırınız. O’na kavuşma arzusuyla sevindiriniz ve biliniz ki; O’na olan sevginiz derecesinde yükselir, niyetlerinizin doğruluğu ile nefsinizi kahreder, şehvetlerinizi yenip amellerinizi temiz kılabilirsiniz…”

Öte yandan, zikrullah anahtarları olan Hak dostlarının kalpleri, zikirle ihyâ olup hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden ayırt edebilecek bir nûra kavuşmuş olduğundan, hakkın ve hayrın en şaşmaz pusulası durumundadır. Bu sebeple ihtilâf ve tereddütlerin hâllinde, böylesi zevâtı arayıp bulmak ve onların görüşlerine îtibar etmek îcâb eder. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:

“…Şâyet bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz!” (en-Nahl, 43; el-Enbiyâ, 7)

Dipnotlar:

[1] Bkz. Müzekki’n-Nüfûs, sf. 351-352, İnsan Yay. İst. 1996.

[2] Bkz. Müslim, Îman, 234.

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından 2, Erkam Yayınları