Allah ve Rasûlü’nü Sevmenin Alâmeti Nedir?
Allâh’ı ve Resûlü’nü sevmenin kuru bir iddia değil, O’nların istediği hayatı yaşamakla ispatlandığını hatırlatan ibretli misaller…
Bir sohbet esnâsında Sevbân -radıyallâhu anh- , Habîbullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e pek derin ve dalgın bir sûrette bakıyordu. Öyle ki onun bu hâli, Âlemlerin Efendisi’nin dikkatini çekti. Merhametle sordular:
“–Yâ Sevbân! Nedir bu hâlin?”
Peygamber âşığı Sevbân -radıyallâhu anh- şöyle dedi:
“–Anam, babam ve canım Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Sen’in hasretin beni öyle yakıp kavurmaktadır ki, nûrundan ayrı geçirdiğim her an bana ayrı bir hicrân olmaktadır. Dünyada böyle olunca âhirette nice olur diye dertleniyorum. Orada siz peygamberlerle beraber olacaksınız. Benim ise, ne olacağım ve nerede bulunacağım belli değil! Üstelik cennete giremezsem, sizi görmekten tamamen mahrum kalacağım! Bu hâl beni yakıp kavuruyor ey Allâh’ın Rasûlü!”
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :
“–Kişi sevdiği ile beraberdir...” müjdesini verdiler. (Buhârî, Edeb, 96)
GERÇEK SEVGİ: ALLAH VE RASÛLÜ’NÜ SEVMENİN ALÂMETİ NEDİR?
Allah ve Rasûlü’nü sevmenin alâmeti ise, itaat ve teslîmiyettir. Efendimiz’in tâlimatlarına samimiyetle itaat etmez isek O’nun şefaatini dilemeye de yüzümüz olmaz. Zira âyet-i kerîmedeki îkaz çok açık ve nettir:
“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın...” (Âl-i İmrân, 31)
Yani Allah ve Rasûlü’ne itaate götürmeyen muhabbet sözleri, kuru bir iddiâdan öteye gidemez. Sevdiği uğruna fedâkârlıkta bulunmayanların kalbî beraberlik iddiâları, dört duvar arasındaki kuru beraberlikler gibi, bir kıymet ifâde etmez.
Hasan-ı Basrî Hazretleri buyurur ki:
“Ey insanlar! «Kişi sevdiği ile beraberdir.» hadîsini yanlış anlamayın! Sâlihlerin amelini işlemedikçe sâlihlerden olamazsınız. Zira yahudî ve hristiyanlar, kendilerince peygamberlerini severler, fakat onlar ile değildirler.” (İhyâ, II, 402)
Fudayl bin Iyâz -rahmetullâhi aleyh- de nefsini şöyle hesaba çekerdi:
“Firdevs Cenneti’nde peygamberler ve sıddîklarla bir arada bulunmayı istiyorsun ama, buna karşılık hangi ameli işledin? Hangi şehevî arzunu kırdın? Hangi hiddetini yendin? Sana gelmeyen hangi akrabâna gittin? Kardeşinin hangi kusurunu bağışladın? Allah için hangi yakınından uzaklaştın veya hangi uzağına yaklaştın?..” (İhyâ, II, 402)
Allah için sevmek; sevgiye, sevgiden başka karşılık tanımamaktır. Bu mânâdaki sevgi, îmâna derinlik ve lezzet katar. Hadîs-i şerîfte, îmânın lezzetini ancak şu üç husûsiyeti taşıyan mü’minlerin tadabileceği bildirilmektedir:
“1. Allah ve Rasûlü’nü her şeyden daha çok sevmek,
- Îmandan sonra küfre düşmeyi, ateşe düşmek kadar tehlikeli görmek,
- Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek.” (Bkz. Buhârî, Îman, 9, 14)
Tabiî ki îmânın lezzetini tadabilmek için muhabbetin sırf Allah için olması şarttır. Bunun da bâzı alâmetleri vardır.
Sehl -rahmetullâhi aleyh- bunu şöyle îzah eder:
“Allâh’ı sevmenin alâmeti, Kur’ân-ı Kerîm’i sevmektir. Allah ve Kur’ân sevgisinin alâmeti, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i sevmektir. Peygamber sevgisinin alâmeti, sünneti sevmektir. Sünneti sevmenin alâmeti, âhireti sevmektir. Âhireti sevmenin alâmeti, dünyadan hoşlanmamak (yani onun nefsânî câzibelerine aldanmamak)tır. Dünyadan hoşlanmamanın alâmeti de âhiret azığı olabilecek kadarının dışında onun varlığından uzak durmaktır.”
Velhâsıl, gerçek seven, sevdiğinin sevdiklerini de sever, sevmediklerinden hoşlanmaz ve sevdiğini çokça anar. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e, îmânın en fazîletlisi sorulduğunda şöyle buyurmuştur:
“Allah için sevmen, Allah için nefret etmen ve dilini Allâh’ın zikrinde çalıştırman...” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, 5/247)
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlakından 1, Erkam Yayınları