Allah, Peygamber ve Kutsal Değerlerle Alay Etmenin Tehlikesi
İslâm’da mizahın sınırlarını, kutsal değerlerle alay etmenin hükmünü ve bunun iman üzerindeki etkilerini ele alıyor.
Tebük Seferi sırasında Allah’ın Rasûlü ve mü’minlerle alay eden birtakım kimseler, densizlikleri ortaya çıkınca kendilerini şöyle savunmuşlardı: “Biz sadece lafa dalmış, şakalaşıyorduk.” Kur’an’ın cevabı hiç de umdukları gibi değildi: “Allah ile O’nun ayetleriyle ve Rasûlü ile alay mı ediyordunuz? Boşuna özür dilemeyin. Siz imanınızdan sonra küfre girdiniz.” (Tevbe, 65-66)
Kimin iman dairesinde bulunup bulunmadığına hükmetmek hevesle üstlenilecek bir vazife değildir. Fakat tekfir etmeme hassasiyeti, Kur’an’ın bu dehşet ikazını görmemizi engellemesin. Âyetin söylediği açıktır: Allah, Allah’ın ayetleri ve Rasûlü mizahın sıradan nesneleri değildir. Çünkü mizah sadece güldürme işi değildir; mizah mesafeyi ayarlama işidir.
KUTSALA MİZAH YOLUYLA YAKLAŞMAK VE CİDDİYETİ KAYBETMEK
İnsan bir şeyden haşyet duyuyorsa ona kolay kolay gülemez. Bir şeyi mukaddes görüyorsa onun karşısında ölçüsünü korur. Bir şeyi gülme konusu yaptığınızda onunla aranızdaki ciddiyet zedelenir. Tazim zayıflar. Mizah gülünen nesneyi gülen kişinin seviyesine çekerken, gülen kişiye de onun üzerinde psikolojik bir konum kazandırır.
İnsan güldüğü şey karşısında çoğu zaman bir üstünlük hissine kapılır. Allah ile kul arasındaki ilişki ise böyle değildir. Allah Allah’tır, kul da kuldur. Bu ilişki ulûhiyet ve ubûdiyet ilişkisidir. İnsan Allah’ı kendi seviyesine indiremez. Mutlak ve mukaddes, insanın kurduğu sahnenin oyuncusu olamaz. İnsan Allah’ı mizahın nesnesi yaptığında Allah’ı aşağı çekmez, kendi idrakini aşağı çeker.
İnsanın tazim duyması gereken hakkındaki tasavvurunun bayağılaşması, zihnen ve kalben düşüşüdür. Bu sebeple mukaddesata yönelen mizah sıradan espriler diye geçiştirilemez. Bu her şeyden önce insan ile kutsal arasındaki mesafeye müdahaledir. Önce gülersiniz, sonra alışırsınız. Ardından önemsememeye başlarsınız. En sonunda dün önünde titrediğiniz hakikati bugün sıradan, hatta saçma görebilirsiniz.
Mizahın yaptığı ikinci şey rahatlatmaktır. İnsan bazen kendisini rahatsız eden bir hakikatle yüzleşmek yerine onu şakaya vurur. Ölüm ciddi bir meseledir. Hesap ciddi bir meseledir. Günah, helal, haram, kulluk ve ahiret ciddi meselelerdir. Ciddi mesele insanın omzuna sorumluluk yükler. İnsandan karar ister. Değişmesini talep eder. Din vazifedir, mesuliyettir, ciddi bir iştir, şakaya gelmez.
Mizah kaçış kapısı açar; yükünü yüklenemediğimize güleriz ve güya rahatlarız. Rahatladığımız ölçüde meselenin bizden istediği sorumluluktan uzaklaşırız. Hakikatin gereğini yapmak yerine kahkahayla savuşturmak, sorumluluğun ağırlığını eğlenceyle dağıtmak ve düşünmek yerine gülmek hazcı hayat tarzının en sık kullandığı savunma mekanizmalarından biridir.
KUTSALI ÖNEMSİZLEŞTİREN MİZAH VE SEKÜLER KİBİR
Bir hakikati etkisizleştirmenin yollarından biri onu önemsizleştirmektir. Allah, ahiret, hesap gibi meseleleri bugün yok sayan, umursamayan bir zihniyet var. Adına “apateizm” denilen tavır kutsalı açıkça inkâr etmekten çok, kutsal meselesini önemsiz gösteriyor. Bu noktada da mizahı kullanıyor.
Mizah “umursamıyorum” mesajı için son derece kullanışlı bir yoldur. Önemsiz gördüğünüz bir hakikatle mücadele etmenize gerek yoktur. Onu çürütmeniz de gerekmez. Şakaya vurursunuz, alaya alırsınız, sıradanlaştırırsınız. Kahkaha bazen inkârdan önce gelen zihinsel uyuşmanın bir aracıdır.
Bu ülkede Şaban isminin yıllar boyunca saflık, beceriksizlik ve budalalıkla özdeşleştirilmesi, toplumun bu güzel isimle kurduğu ilişkiyi bile değiştirmiştir. Bir isim üzerinden kurulan mizah toplumun zihninde böylesine kalıcı çağrışımlar oluşturabiliyorsa, bir inanç, topluluk veya kutsal hakkında sürekli tekrarlanan alayın nasıl bir algı üreteceğini tahmin etmek zor değildir.
Seküler hayat tarzının görünmeyen bir iktidarı var. Farklı inançlar karşısında tarafsız bir kamusal alan iddiası taşıyan bu hayat tarzı din karşısında tarafsız kalamıyor. Dinin nerede konuşacağına, ne kadar görünür olacağına, hangi sembollerle kamusal alana çıkabileceğine ve nerede susması gerektiğine bizzat karar veriyor, çünkü dini, dogma ve sınırlama ile seküler olanı ise özgürlük ve ilerleme ile özdeşleştiriyor.
Hâkim seküler söylemde dinin her iddiası sorgulanabilir, küçümsenebilir ve mizah konusu yapılabilir ama seküler hayat tarzının kabulleri tartışılmaz. Kutsalın alaya alınması, bu hayat tarzının “gerici” olarak nitelediği değerlerle mücadele araçlarından birisidir. Bayağılaştırmak, sıradanlaştırmak ve değersizleştirmek yalnızca bir sanat tercihi değil kutsalı hayatın dışına itmek isteyen bir anlayışın kendi iddiasını koruma refleksidir. Çünkü kutsalın ciddiye alınması insanın hayatını sorgulamasının yolunu açacaktır.
Allah ciddiye alınırsa kul olmanın anlamı yeniden gündeme gelir. Ahiret ciddiye alınırsa insanın yaptığı her şeyden sorumlu olduğu hatırlanır. Helal ve haram ciddiye alınırsa sınırsız arzu ve tüketim anlayışına ket vurulur. Peygamberimiz ve mesajı ciddiye alınırsa insanın önünde örnek alması gereken bir hayat tarzı bulunduğu kabul edilir. Kutsalın yeniden hayatın merkezine girmesi, seküler insanın kendisini mutlak otorite saymasını zorlaştırır.
Kutsala yönelen mizah biçimleri özünde yoğun ve derin bir kibir barındırır. Bazı sanat, karikatür, tiyatro ve talk show örneklerinde görülen alaycı dil yalnızca güldürme amacı taşımaz. “Karşımıza aldığımız değerler erişilmez değildir, muktedir değildir, mutlak hiç değildir” mesajı verir. Gülünen değerin güçsüz ve önemsiz, ona inananların ise çağın gerisinde olduğu duygusunu üretmeye çalışan mizah kibirli mizahtır.
MİZAH, ELEŞTİRİ VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ARASINDAKİ SINIR
Mizah yapan kişi, hedef aldığı inancın Allah, peygamber, vahiy ve din tasavvurunu en azından ana hatlarıyla bilmek ve inananların kutsal kabul ettiği değerlere saygı göstermek zorundadır. Bilmediği bir inancı kendi dar kabulleri üzerinden karikatürleştirmek eleştiri değil, cehaletin alaya dönüşmesidir. İnananların neye ve niçin tazim gösterdiğini anlamadan yapılan mizah, daha baştan muhatabını ciddiye almamaktadır.
Mukaddesatı alaya alan mizah, çoğu zaman seküler kibrin bir tezahürüdür. Dini peşinen gericilik, vahyi çağ dışılık, inananı ise aklını kullanamayan bir insan tipi olarak gören anlayış, yalnızca bir düşünceyi eleştirmiş olmaz; o düşünceye inanan insanı da aşağılamış olur. Kendisini ilerlemenin, aklın ve özgürlüğün tek temsilcisi sayarken karşısındakini bilgisizlik, taassup ve gericilikle özdeşleştirir.
Kur’an’ın son kitap oluşunu, “yazarı” üzerinden alaycı bir bakış açısı ile eleştiren kişi ya Müslümanın Allah, vahiy ve kitap tasavvurunu bilmiyordur ya da bildiği hâlde onu küçümsemektedir. Birincisi cehalettir; ikincisi kibir. Cehalet öğrenmekle giderilebilir. Kibir ise insanın kendi tasavvurunu mutlaklaştırıp başkasının inancını daha baştan değersiz görmesine yol açar.
Bizler için Kur’an, belirli bir dönemin şartlarına göre hazırlanmış ve zamanla eskiyen beşerî bir metin değildir. İlmi geçmişi, bugünü ve geleceği kuşatan Rabbimizin kelâmıdır. Bu inancı bilmeden yapılan mizah bilgisizliktir. Bilerek yapılan mizah ise artık sadece kişinin kendi Allah tasavvurundaki bir sorun değildir; Allah’a, vahye ve ona iman eden insana yönelmiş bir tahkir biçimidir.
İnsanlar bu dünyada birlikte yaşamak zorundadır. Bu dünya ise sınırların bilinmesi gereken bir dünyadır. İfade özgürlüğü, insanı sorumluluktan kurtaran sınırsız bir imtiyaz değildir. Her özgürlük gibi onun da hak, hukuk, insan haysiyeti ve toplum huzuru ile ilişkisi vardır. Bir sözün söylenebilir olması, onun doğru, ahlâklı ve faydalı olduğu anlamına gelmez. Hukuken suç sayılmayan bir söz ahlâken çirkin, toplumsal olarak yıkıcı ve dinen ağır bir vebal olabilir.
Eleştiri düşünceyi geliştirir. İnsanları ve kurumları hatalarıyla yüzleştirir. Sorular sorar, deliller ister ve yanlışların düzeltilmesine imkân verir. Alay ise çoğu zaman anlamaya çalışmaz. Muhatabını ciddiye almaz. Onu daha baştan konuşulmaya değer olmayan bir konuma iter. Eleştiri fikre yönelirken alay çoğu zaman kişinin haysiyetini ve aidiyetini hedef alır.
ALAY KÜLTÜRÜNÜN TOPLUMSAL VE MANEVÎ TEHLİKELERİ
Sürekli alaya dayalı bir kültürün tehlikesi yalnızca bazı insanların incinmesi değildir. Böyle bir kültür, zamanla hiçbir değerin ciddiye alınmadığı bir zihinsel iklim üretir. Her şeyin eşit derecede mizah malzemesine dönüştüğü toplumlarda yalnızca dinî değerler değil, ahlâkî referanslar ve ortak anlamlar da aşınmaya başlar.
Anne ve baba mizah konusu olursa aile ve evlilik değersizleştirilir. Sadakat saflık, iffet baskı, fedakârlık aptallık, kulluk gerilik gibi gösterilir. Ölüm, hesap ve ahiret sürekli şakaya vurulursa insan bir süre sonra hangi değerin gerçekten korunmaya lâyık olduğunu ayırt edemez hâle gelir. Her şeyin ironik olduğu bir dünyada insanın uğruna yaşayacağı ciddi bir anlam kalmaz. Sürekli gülen fakat niçin yaşadığını bilmeyen, her şeye mesafe alan fakat hiçbir hakikate yaklaşamayan bir insan tipi ortaya çıkar.
Kutsalı tahkir eden mizah insanın kendi hayatı, sorumlulukları ve anlam arayışıyla kurduğu ilişkiyi zedeler. Kutsalı sıradanlaştırırken insanı da ciddiyet kabiliyetinden mahrum bırakır. Kur’an’ımızın “Biz sadece lafa dalmış, şakalaşıyorduk” savunmasına verdiği sarsıcı cevabı bu sebeple yeniden düşünmek gerekir. Mesele yalnızca birkaç uygunsuz söz veya başarısız bir şaka değildir. İnsan neye güldüğünü seçerken, neyi ciddiye alacağını da seçer. Neyi ciddiye aldığı ise Allah, hayat ve kulluk karşısında nerede durduğunu gösterir. Nerede durduğunu önemsemeyenler, durduğu yeri önemseyenleri dikkate almadan mizah yapmamalıdır.
Kaynak: Mehmet Lütfi Arslan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 486