Allah Merhametliyse Neden Dünyada Acı ve Musibetler Var?
Allah merhametliyse dünyada neden acı, musibet ve kötülüklerin bulunduğu sorusu; İslâm kelâm geleneğinde ilâhî hikmet, imtihan, adalet ve ahiret inancı çerçevesinde ele alınarak açıklanıyor.
Hazırlayan: Dr. Halil İbrahim Delen
Bir çocuk hastalandığında, bir deprem şehirleri yerle bir ettiğinde, masum insanlar savaşlarda, açlıkta veya haksızlıklar içinde acı çektiğinde insan zihninde kaçınılmaz bir soru belirir: “Eğer Allah mutlak kudret ve merhamet sahibiyse, dünyada bunca acı neden vardır?” Bu soru modern ateist çevrelerin sıkça gündeme getirdiği yeni ve orijinal bir itirazmış gibi görünse de aslında insanlık tarihinin en eski sorularından biridir.
Felsefe tarihinde Epikuros’a nispet edilen meşhur itiraz da bu gerilimi dile getirir: “Tanrı kötülüğü önlemek isteyip de önleyemiyorsa güçsüzdür; önleyebiliyor fakat istemiyorsa iyi değildir; hem güçlü hem iyi ise kötülük nereden gelmektedir?”
KÖTÜLÜK PROBLEMİ NEDİR? İSLÂM KELÂMINDA NASIL ELE ALINIR?
Kelâm geleneğinde mesele, ilâhî adalet, hikmet, teklif, insan iradesi, ahiret ve musibetlerin anlamı gibi birçok başlıkla birlikte ele alınmıştır. Bu geleneğin müşterek cevabı şudur: Dünya esas itibariyle bir imtihan yeridir. Fakat bu, başa gelen her musibetin doğrudan ceza olduğu anlamına gelmez.
Dünya ne saf bir cennet ne de mutlak bir cezaevidir. O, insanın imanının, ahlâkının, sabrının, sorumluluğunun ve adalet duygusunun açığa çıktığı çok katmanlı bir imtihan sahnesidir.
Her Musibet Ceza Değildir
Kur’ân-ı Kerîm’in bu konudaki ifadesi oldukça açıktır. “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık, mallar, canlar ve ürünlerden eksiltme ile deneriz. Sabredenleri müjdele!” (el-Bakara 2/155) ayeti, “musibeti” doğrudan “imtihan” kavramıyla ilişkilendirir, ancak “ceza” olarak adlandırmaz.
Korku, açlık, can ve mal kaybı gerçek birer acıdır. Fakat Kur’ân bunları anlamsız felaketler olarak değil, insanın varoluş imtihanının gerekçeleri olarak ele alır. Bu nedenle İslâmî bakış açısında temel ilke şudur: Her musibet bir imtihan boyutu taşır; fakat her musibet mutlaka ceza değildir.
Mu‘tezile’de İlâhî Adalet ve İvaz (Karşılık) Teorisi
Kelâm âlimleri de bu ayrıma dikkat etmişlerdir. Mu‘tezile, meseleyi özellikle “ilâhî adalet” ve “ivaz” (karşılık) kavramı üzerinden temellendirir. Kâdî Abdülcebbâr’a göre Allah’ın masum kullara, çocuklara, hayvanlara veya peygamberlere kadar ulaşan acıları yaratması ancak bir hikmet, ibret veya telafi ile birlikte düşünüldüğünde adaletle bağdaşır.
Ona göre mükellef olmayan bir varlığa acı ulaşıyorsa bunun karşılığında mutlaka bir ivaz, yani telafi edici bir bedel bulunmalıdır. Mükellefe ulaşan acıda ise hem ibret hem de adalet boyutu dikkate alınmalıdır. Böylece Mu‘tezilî gelenekte “acı” kendi başına meşrulaştırılmadığı gibi adalet, ibret ve ahirette telafi fikri içinde ele alınır. (Kādî Abdülcebbâr, 2013, 2/299).
Bu yaklaşım özellikle masumların başına gelen acılar konusunda önemlidir. Çocukların, hayvanların veya günahsız insanların çektiği acılar dünyada açıklanması en zor hadiseler arasındadır. Mu‘tezile bu noktada “Allah hiçbir hakkı zayi etmez.” ilkesini güçlü biçimde savunur. Bu çizgide acı, ancak daha büyük bir menfaat, daha büyük bir zararın giderilmesi, hak edilmiş bir karşılık veya ahirette telafi edilecek bir ivaz ile birlikte düşünüldüğünde ilâhî adaletle uyumlu hâle gelir. (Kādî Abdülcebbâr, 2013, 2/293, 297, 311, 549)
Eş‘arî ve Mâtürîdî Kelâmında İlâhî Hikmet ve İmtihan Anlayışı
Eş‘arî ve Mâtürîdî gelenek ise meseleyi biraz farklı bir zemin üzerinden açıklar. Bu çizgiye göre Allah’ın, harici unsurlara bağlı olarak birtakım fiilleri zorunlu olarak yaptığını iddia etmek yahut O’nun fiillerini bağlayıcı dışsal bir zorunluluğa tâbi kılmak doğru değildir. Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Fakat bu tasarruf abes, hikmetsiz veya zulüm değildir.
Mâtürîdî, âlemde zarar ile faydanın, acı ile lezzetin birlikte yaratıldığına dikkat çeker. İnsan neye yöneleceğini ve neyden sakınacağını, nimet ile mahrumiyet, fayda ile zarar arasındaki bu karşıtlık sayesinde kavrar. Bu bakımdan acı ve lezzet ikiliği, insanın ahlâkî tercihlerde bulunabilmesinin zeminini oluşturur. (Mâtürîdî, 1970, 165-166)
Burada dikkat çekilen nokta da dünyanın tek boyutlu bir iyilik veya kötülük alanı olmadığıdır. Âlemde zarar veren şeyler bulunduğu gibi fayda veren şeyler de vardır. Ateş hem ısıtır hem yakar; su hem hayat verir hem boğabilir, insan aklı hem hakikate yönelebilir hem de zulmü meşrulaştırabilir. Bu karşıtlıklar düzensizliğin değil, hikmetli bir yaratılışın parçasıdır. Bu nedenle Allah’ın tabiatın işleyişi ile ilgili koyduğu kurallar (doğal yasalar) kimi zaman bazı acılara ve ızdıraplara yol açıyor olsa da bunlar aynı zamanda hayatı mümkün kılan ve kâinatın düzenini temin eden yasaların içinde yer almaktadır.
Söz gelimi yer kabuğunun hareketi depremi doğurabilir; fakat aynı fiziksel düzen dünyanın yaşanabilirliğinin de bir parçasıdır. Mikroorganizmalar hastalığa sebep olabilir, fakat biyolojik hayatın dengesi de yine aynı düzen içinde işler.
Doğal Yasalar ve Acı–Fayda Karşıtlığı
Teftâzânî, teklif ve ibtilâ kavramlarını açıklarken dünya hayatının yalnızca ceza ve ödül ekseninde okunamayacağını belirtir. Ona göre ilâhî teklif, insanın sorumluluğunu açığa çıkaran, nimete şükrü öğreten, ahlâkı terbiye eden ve bu âlem içinde insanın yerini belirleyen bir imtihan alanıdır. (Teftâzânî, 1998, 2/157-158)
Cürcânî de emir ve yasaklar, Allah’ın bilmediği bir sonucu öğrenmesi için değil, kulun kendi iradesini fiilî düzlemde ortaya koyması içindir, der. (Cürcânî, 2015, 3/299).
Burada şu noktayı vurgulamak gerekir: İmtihan fikri, Allah’ın bilmediğini öğrenmesi anlamına gelmez. Allah kimin ne yapacağını ezelde bilir. Fakat kul, tercihini fiilî düzlemde ortaya koymadan ahlâkî sorumluluk somutlaşmış olmaz.
Bir kimsenin sabrı, ancak sabır gerektiren bir durumda; adaleti, ancak güç ve imkân elde ettiğinde; merhameti, ancak başkasının acısıyla karşılaştığında görünür hâle gelir. Bu yüzden dünya, Allah açısından bir bilgi edinme aracı olmadığı gibi belirli imkanlar dahilinde imtihanlarla karşılaşan insanın nasıl bir tavır sergileyeceğinin görüldüğü ve kendi eylemine şahitlik ettiği bir süreci ifade etmektedir.
MUSİBETLER CEZA MI, İMTİHAN MI? AHİRET İNANCI BU SORUYU NASIL AÇIKLAR?
Musibetleri anlamada en büyük hatalardan biri onları tek bir kategoriye / sebebe indirgemektir. İslâm geleneğinde musibet bazen ceza, bazen kefaret, bazen terbiye, bazen uyarı, bazen de derece yükseltici bir imtihan olarak değerlendirilmiştir.
Kâdî Abdülcebbâr’ın peygamberler hakkındaki argümanı bu noktada oldukça dikkat çekicidir: “Eğer her acı sadece işlenen günahın cezası olsaydı, peygamberlerin büyük acılara maruz kalması nasıl açıklanacaktı? Hâlbuki peygamberler büyük günahlardan korunmuş kimselerdir.” (Kādî Abdülcebbâr, 2013, 2/301).
Hadislerde de musibetin sadece ceza olarak görülmemesi gerektiğini gösteren güçlü ifadeler vardır. Müminin başına gelen yorgunluk, hastalık, keder, üzüntü ve hatta ayağına batan bir dikenin bile günahlarına kefaret olabileceği bildirilmiştir. (Buhârî, “Merdâ”, 1; Müslim, “Birr”, 49)
Bu rivayetler, musibetin aynı anda hem kefaret hem arınma hem de manevî yükseliş vesilesi olabileceğini gösterir. Dolayısıyla kişi kendi başına gelen bir musibet karşısında muhasebe yapmalı, tedbir almalı, tevbe etmeli ve sabretmelidir. Bununla birlikte başkasının başına gelenler hakkında da kesin hüküm vermemelidir. (Gazzâlî, 1424)
Ahiret İnancı Musibetler ve İlâhî Adalet Nasıl Açıklar?
Dünya “nihai huzur, tam karşılık ve eksiksiz adalet yeri” değildir. Dünya belâ, sıkıntı ve eksikliklerle dolu bir geçiş alanıdır. Bu nedenle insanın gerçek hayırlara tam anlamıyla ulaşacağı yer bu dünya değil, ölümden sonraki hayattır. Bu düşünce, kötülük problemi açısından son derece önemlidir. Çünkü eğer dünya nihai adalet yeri olarak görülürse, burada yaşanan eksiklikler ilâhî adaleti sorgulanır hâle getirir. Fakat dünya bir imtihan, ahiret ise nihai karşılık yeri olarak kavrandığında mesele farklı bir anlam kazanır. (Fahreddin er-Râzî, 7/127)
Bu noktada ahiret inancı kötülük problemini ele alırken tâlî-ikincil değil, aslî-merkezî bir noktada bulunmaktadır. Bu sebeple dünyada haksızlığa uğrayan, zulme maruz kalan, hastalıkla sınanan veya doğal afetlerde hayatını kaybeden insanların acıları, ahireti hesaba katmadan yalnızca bu dünya ile sınırlı bir bakışla açıklamaya çalışmak eksik yetersiz ve tutarsız kalacaktır.
Mu‘tezilî gelenek bunu ivaz teorisiyle, Sünnî kelâm ise Allah’ın hikmetli tasarrufu ve ahiretteki mutlak adalet vaadiyle açıklar. Her iki çizgide de ortak nokta şudur: Dünya tek başına nihai anlam alanı değildir. Ahiret, adaletin kamilen tecelli edeceği yerdir.
Bununla birlikte teodise (kötülük) tartışması insanın sorumluluğunu ortadan kaldıran bir kadercilik diline dönüştürülmemelidir. Ahlâkî kötülükler ile doğal kötülükler arasında ayrım yapmak gerekir.
Dünya Ceza Yeri mi, İmtihan Yeri mi? Nasıl Anlaşılmalı?
Deprem, hastalık veya kuraklık gibi hadiseler tabiî yasalar/kâinatın düzeni bağlamında değerlendirilirken; zulüm, haksız kazanç, kul hakkı, savaş, sömürü, ihmal ve istismar insan iradesinin ürettiği kötülüklerdir. Bir binanın depremde yıkılmasını sadece “kader” diye açıklayıp ihmali, hırsı, denetimsizliği ve adaletsizliği görmezden gelmek hem dinî açıdan hem de ahlâkî açıdan sorunludur.
Bu çerçevede “Dünya ceza yeri midir?” sorusuna verilecek en dengeli cevap şu olabilir: Dünya bütünüyle ceza yeri değildir; fakat bazı hadiseler kişi için uyarı veya ceza anlamı taşıyabilir.
“Dünya imtihan yeri midir?” sorusunun cevabı ise daha geneldir: Evet, dünya esas itibariyle imtihan yeridir. Ancak imtihan sadece hastalık, fakirlik ve musibetle olmaz. Servet de imtihandır, makam da sağlık da bilgi de güzellik de güç de. Bir insan yoklukla sınanırken başka biri varlıkla sınanır. Biri sabırla imtihan edilirken diğeri şükürle, biri mahrumiyetle sınanırken diğeri adalet ve tevazu ile sınanır. Bu nedenle dünya hayatında insanların paylarına düşen farklılıklar, Allah’ın sevgisinin veya gazabının kesin göstergesi olarak okunamaz.
MUSİBETLER KARŞISINDA MÜMİNİN TAVRI NE OLMALI?
Sonuç olarak musibetler karşısında sorulması gereken ilk soru her zaman “Bu niçin benim başıma geldi?” sorusu değildir. Daha temel soru şudur: “Bu hadise karşısında bana düşen kulluk, ahlâk ve sorumluluk nedir?”
Bazen cevap sabırdır, bazen tövbedir, bazen tedbirdir, bazen zalime karşı durmak, bazen mazluma destek olmaktır. Başımıza gelen her şeyin bütün sırlarını ve hikmetlerini kavramak insan için mümkün olmayabilir, fakat İslâmî bakış bunları anlamsız ve cevapsız bırakmaz. Onu ilâhî adalet, hikmet, ahiret, sorumluluk ve kulluk bilinci içinde anlamlandırır.
Dünya ne mutlak bir cezaevi ne de eksiksiz bir huzur yurdudur. O, insanın hakikatle, kendi nefsiyle, başkalarının acısıyla ve Allah’a karşı sorumluluğuyla yüzleştiği derin bir imtihan alanıdır.
Belki de insanın en büyük sınavı, başına gelen her şeyi bütünüyle çözmek değil; çözemediği yerde bile merhameti, adaleti, sabrı ve Allah’a güveni kaybetmemektir.
Kaynakça:
- Cürcânî, Ebü’l-Hasen Alî b. Muhammed b. Alî es-Seyyid eş-Şerîf el-Cürcânî el-Hanefî. Şerḥu’l-Mevâḳıf. çev. Ömer Türker. Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2015.
- Fahreddin er-Râzî, Ebû Abdillâh (Ebü’l-Fazl) Fahrüddîn Muhammed b. Ömer b. Hüseyn er-Râzî et-Taberistânî. el-Meṭâlibü’l-ʿâliye mine’l-ʿilmi’l-ilâhî. thk. Ahmed Hicâzî es-Sekkâ. 9 Cilt. Beyrut: Dârü’l-Kitâbi’l-Arabi, ts.
- Gazzâlî, Ebû Hamid Huccetülislam Muhammed b Muhammed. el-İḳtiṣâd fi’l-iʿtiḳād. thk. Muhammed Hasan Hayto. Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1424.
- Kādî Abdülcebbâr, Ebü’l-Hasen Kādı’l-kudât Abdülcebbâr b. Ahmed b. Abdilcebbâr el-Hemedânî. Şerḥu’l-Uṣûli’l-ḫamse. çev. İlyas Çelebi. 2 Cilt. Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2013.
- Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b Muhammed b Mahmûd Mâtürîdî Semerkandî. Kitâbü’t-Tevhîd. thk. Fethullah Huleyf. İskenderiye: Dârü’l-Câmiatü’l-Mısriyye, 1970.
- Teftâzânî, Sa‘düddîn Mes‘ûd b. Fahriddîn Ömer b. Burhâniddîn Abdillâh el-Herevî el-Horâsânî. Şerhu’l-Makāsıd. thk. Abdurrahman Umeyre. Beyrut: Âlemü’l-Kütüb, 2. Basım, 1998.