Allah Dostlarıyla Beraber Olmak Kurtuluş İçin Yeterli mi?

VİDEOLAR

Abdullah Sert Hocaefendi, Allah dostlarıyla beraber olmanın kurtuluş garantisi olmadığını, asıl ölçünün iman ve salih amel olduğunu anlatıyor.

Allah dostlarıyla beraber olmanın, sohbetlerine katılmanın ve manevi yakınlığın tek başına kurtuluş için yeterli olmadığı; asıl ölçünün iman, samimiyet ve salih amel olduğu anlatılıyor.

KURTULUŞ NESEPTE Mİ, AMELDE Mİ GİZLİDİR?

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Allah dostlarının sohbetlerine katılan herkes, bu sohbetlerle doğru yolu bulmuş değildir. Bu sebeple onların sohbeti, Allâh’ın azâbından kendini güvende hissetmene yol açmasın. Kendini O’nun azâbından güvende görerek Allâh’a karşı aldanan kimse, gerçekte O’na âsî olmuştur.”

[Allâhʼın sâdık kullarıyla beraber olmak, bir emr-i ilâhîdir. Fakat -daha önce de ifade ettiğimiz gibi- onların hâliyle hâllenmeden, onlarla beraber bulunmayı ebedî kurtuluş için kâfî görmek, büyük bir aldanıştır.

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî’nin güzel bir ifadesi vardır:

“Bir bedevî gördüm. Oğluna diyordu ki:

Evlâdım! Kıyâmet günü sana; «Ne kazandın?» derler, «Hangi neseptensin?» demezler! Yani amelini sorarlar, «Baban kimdir? (Şeyhin kimdir?)» demezler...”

Nitekim bir hadîs-i şerîfte de:

“…Amelinin kendisini geride bıraktığı kişiyi, nesebi öne geçiremez.” buyruluyor. (Müslim, Zikir, 38; İbn-i Mâce, Mukaddime, 17)

Dolayısıyla âhirette kulu kurtaracak olan; babasının hoca, dedesinin hacı olması yahut büyük bir mürşid-i kâmile intisâbının bulunması değil; kendisinin hâl ve yaşayışıyla Allah Rasûlü ve Hak dostlarına ne kadar benzeme gayreti içinde olduğudur.

Allah katında kula fayda verecek olan yakınlık, sâlih ve sâdık mü’minlerle kalbî yakınlıktır. Kalbî yakınlık yoksa; ne fizikî yakınlık, ne kan bağı, ne akrabalık, ne arkadaşlık, hiçbirinin Allah indinde en ufak bir kıymeti olmaz. Tarih, bunun sayısız misâliyle doludur. Meselâ;

‒Lût -aleyhisselâm-ʼın karısı,

‒Nûh -aleyhisselâm-ʼın ikinci karısı ve dördüncü oğlu Kenan,

‒İbrahim -aleyhisselâm-ʼın babası Âzer,

‒Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼin amcası Ebû Leheb, hep peygamber yakınları oldukları hâlde, kâfir ve fâsıklardan aldıkları inʼikâs neticesinde, îman ve itaatten uzak kaldıkları için, küfrün karanlığından kurtulamadılar. Bu yakınlıkları, onları ebedî azâba dûçâr olmaktan kurtaramadı.

Demek ki sâlih zâtların istikâmetine girmeden, onların amelini işlemeye samimiyetle gayret göstermeden, sırf onların yanında, yolunda ve sohbetinde bulunmaya güvenerek ebedî kurtuluşa ereceğini ummak; ham bir hayaldir, kendini kandırmaktır.

Tasavvufî bir kisve altında ve kuru bir muhab­bet iddiâsıyla; “Falan zât mahşerde benim elimden tutar, o beni kurtarır!” gibi câhilâne sözler, kulu nefsâniyetin tuzağına düşürür.

Elbette şefaat haktır. Fakat âyet-i kerîmelerde:

“O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden râzı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.” (Tâhâ, 109)

“…İzni olmadan Oʼnun katında kim şefaat edebilir?..” (el-Bakara, 255) buyruluyor.

Demek ki âhirette yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın diledikleri şefaat edebilir ki onlar da meçhuldür. Dolayısıyla şefaat konusunda haddi aşan ifadelerden sakınmak, mühim bir kulluk edebidir.

İntisâb ettiği şahsa muhabbette aşırıya kaçarak onu âdeta Cennet’i garantilemiş gibi görmek de ayrı bir yanlışa sürüklenmektir. Asr-ı saâdette yaşanmış olan şu hâdisenin verdiği dersi, hepimiz mühim bir hayat düsturu edinmeliyiz:

Sahâbenin meşhur zâhid ve âbidlerinden biri olan Osman bin Maz’ûn -radıyallâhu anh-, Medîne’de Ümmü’l-Alâ isminde bir kadının evinde vefât etmişti. Bu kadın:

“–Ey Osman, şehâdet ederim ki şu anda Allah Teâlâ sana ikram etmektedir.” dedi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz müdâhale ederek:

“–Allâh’ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun?” buyurdu. Kadın:

“–Bilmiyorum vallâhi!” deyince, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu îkazda bulundu:

“–Bakın, Osman vefât etmiştir. Ben şahsen onun için Allah’tan hayır ümîd etmekteyim. Fakat ben peygamber olduğum hâlde, bana ve size ne yapılacağını (yani başımızdan ne gibi hâller geçeceğini) bilmiyorum.”

Ümmü’l-Alâ der ki:

“Vallâhi, bu hâdiseden sonra hiç kimse(nin hâli ve istikbâli) hakkında bir şey söylemedim.” (Buhârî, Tâbîr, 27)

Unutmayalım ki peygamberler dışında her kul, âciz ve kusurludur. Hattâ peygamberler bile -beşeriyet îcâbı- “zelle” denilen bazı hatâlar işlerler. Fakat ilâhî yardıma mazhar oldukları için, vahiyle tashih edilirler. Peygamber Efendimizʼden sonra kimseye vahiy gelmeyeceğine göre, hiç kimse hatâ ve kusurdan münezzeh değildir. Hattâ Peygamber Efendimizʼin Cennetʼle müjdelediği sahâbîler arasında dahî, siyasî bakımdan ümmete daha faydalı olma iddiasıyla bazı ihtilâflar çıkmış, karşı karşıya gelmişlerdir. Bu itibarla, peygamberler dışında hiç kimse kusursuz ve günahsız değildir.

Dolayısıyla, mâneviyat büyüklerine muhabbet ve hürmet etmek gerekliyse de, bağlı bulunduğu mânevî rehberini yüceltmede aşırıya kaçarak; “gavs-ı âzam, kutbuʼl-aktâb” gibi mübâlağalı pâyeleri kolayca yakıştırıvermek doğru değildir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bile Allâhʼın Habîbi olduğu hâlde;

“Hakkımda, hristiyanların Meryem oğlu Îsâ’ya yaptıkları aşırı övgülerde bulunmayın. Şurası muhakkak ki ben, Allâh’ın bir kuluyum. Benim için; «Allâh’ın kulu ve Rasûlü» deyin.” buyurmuştur. (Buhârî, Enbiyâ, 48)

Diğer taraftan, peygamberler ve onların müjdeledikleri dışında hiçbir kulun, son nefesini îmanla verebilme hususunda bir teminâtı yoktur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde, Cennetʼe bir karış kala ilâhî azâba dûçâr olanlar ve bunun aksine, Cehennemʼe bir karış kala ilâhî rahmete nâil olanlar bildirilmektedir.

Bundan dolayıdır ki “Aşere-i Mübeşşere”, yani daha dünyada iken Cennet’le müjdelenen sahâbîlerden hiçbiri, nâil oldukları bu müjdeye güvenip kulluk vazifelerinde gevşeklik göstermemiş, aslâ gurur veya rehâvete kapılmamıştır. Aksine, büyük bir kalbî rikkatle, gayretlerini daha da artırma azmi içinde, örnek bir kulluk hayatı yaşamışlardır.

Şu hâdise, sahâbedeki bu hassâsiyeti ne güzel ifade etmektedir:

Ashâb-ı kirâmdan Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-ʼa iki kişi selâm vererek:

“–Sen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sahâbîsi misin?” diye sormuşlardı. O da:

“–Bilmiyorum.” cevâbını verdi.

Gelenler, acaba yanlış birine mi geldik diye tereddüt ettiler. Bunun üzerine Selman -radıyallâhu anh- sözlerini şöyle tamamladı:

“–Ben Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i gördüm, O’nun meclisinde bulundum. Ancak Allah Rasûlü’nün asıl sahâbîsi, O’nunla birlikte Cennet’e girebilen kişidir.” (Heysemî, VIII, 40-41; Zehebî, Siyer, I, 549)

Hâlbuki Selman -radıyallâhu anh-, yüksek fazîletleri sebebiyle en güzîde sahâbîlerden olmuş, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin;

“Selman bizdendir, Ehl-i Beytʼtendir.”[1] iltifatına mazhar olmuştu. Buna rağmen o mübârek sahâbî, Allâhʼa kulluğunu, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin sünnetine bağlılığını ve gayret-i dîniyyesini hiçbir zaman yeterli görmeyip ömrünün sonuna kadar takvâ hassâsiyetiyle yaşamaya devam etmiştir.

Âhiretleri hakkında ilâhî teminat altında bulunan peygamberler dahî, “havf ve recâ” yani “korku ve ümit” duyguları arasında dâimâ ilâhî rahmete sığınmışlardır. Meselâ; maldan, candan ve evlâttan imtihan vererek Allâh’ın Halîl’i/dostu olan İbrahim -aleyhisselâm- âhiret endişesi içinde:

“(Yâ Rabbi! Kulların) diriltilecekleri gün beni mahcup etme!” (eş-Şuarâ, 87) niyâzında bulunmuştur.

Yine Hak dostlarından, büyük müçtehid Süfyân-ı Sevrî Hazretleri’nin genç yaşta beli bükülmüştü. Sebebini soranlara şöyle derdi:

“–Kendisinden ilim tahsil ettiğim bir hocam vardı. Vefâtı esnâsında ona telkinde bulunduğum hâlde bir türlü kelime-i tevhîdi söyleyemedi. İşte bu hâli görmek, benim belimi büktü.”[2]

Velhâsıl, nice Hak dostu “hüsn-i hâtime” yani son nefesi îman selâmeti ile verebilmek için sevenlerinden duâ talep etmişken; kulluk vazifelerini yerine getirmeye gayret etmeden, sırf bir mürşide intisâbı/bağlılığı ebedî kurtuluş için kâfî görmek, büyük bir gaflet ve cehâlettir. Böyle bir anlayışın, hakikî tasavvufla hiçbir alâkası yoktur!]

Cenâb-ı Hak, son nefesimize kadar Kur’ân ve Sünnet istikâmeti üzere bir takvâ hayatı yaşamayı, bu dünyada sâlihlerle beraber olup âhirette de sâlihler zümresiyle haşr u cem olmayı, cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Âmîn!..

Dipnotlar:

[1] Hâkim, III, 691/6541; Heysemî, VI, 130; İbn-i Hişâm, III, 241; İbn-i Sa‘d, IV, 83.

[2] Bkz. Attâr, Tezkiretüʼl-Evliyâ, sf. 70, Erkam Yayınları, İstanbul 1984.