Akademik Şaşkınlıklar

TEFEKKÜR

Günümüzde felsefeyi en üstün ilim gibi görüp Vahiy ve Sünnet kaynaklı ilimleri küçümsemenin, bâzı İlâhiyatçılar(!) arasında da revaç bulduğunu, esefle müşâhede etmekteyiz. Fânîlerin felsefesini okumamış bir din âlimi, bu zevât nazarında, nâkıs, hattâ câhil olarak görülmektedir.

Felsefeye “ilimlerin yüksek mahkemesi” denilerek aşağılık duygusunu örtbas edercesine bir yüceltme gayreti içine girilmektedir.

Vahyin, aklın tefekkürünü dondurduğu(!) şeklinde, ya kastî ya da câhilâne, fakat tamamen içi boş itham ve iftirâlar ortaya atılmaktadır.

Beşerî makamı ve ilmî sıfatı ne olursa olsun, bu nevî gaflet ve cehâlet erbâbına Hazret-i Mevlânâ asırlar öncesinden şöyle seslenmektedir:

“Eğer burnun koku alamıyorsa, bâri güle kabahat bulma.”

Yani “Kurʼânʼın sonsuz hikmet ve hakîkatlerle dolu tefekkür iklîmine giremiyorsan, bâri ona suç isnâd etmek gafletine düşme, hatâyı kendinde ara!” demektedir.

CİLTLERCE KİTAP TAŞIYAN MERKEP

Fakat şu bir hakîkattir ki cehâletinin farkında olanı yola getirmek kolaydır. Zor olansa, kendini âlim zanneden, “ben bilirim” havasındaki câhilleri yola getirmektir. Nitekim Bediüzzaman Hazretleriʼnin şu tespitleri, âdeta bu hakîkatin bir ifâdesidir:

“Eski zamanda dalâlet, cehâletten geliyordu. Bunun yok edilmesi kolaydır. Bu zamanda (ise) dalâlet, (yani) Kurʼân, İslâm ve îmâna taarruz; fen, felsefe ve ilimden geliyor. Bunun izâlesi müşkildir. Eski zamanda ikinci kısım, binde bir bulunuyordu; bulunanlardan da ancak binde biri, irşâd ile yola gelebilirdi. Çünkü öyle kimseler hem bilmiyorlar, hem de kendilerini bilir zannediyorlar.” [1]

Nitekim Cenâb-ı Hak, ilmin gururuyla zehirlenip -bilgi bakımından değilse de- huy ve ahlâk bakımından cehâlete sürüklenmiş kimselerin hâlini, İsrâiloğullarıʼnın âlimlerini misal vererek; “ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu”na[2] benzetmektedir.

TARİHSELCİLİK FİTNESİ

Aklı vahyin önüne geçirme şeklindeki Batı kaynaklı akademik şaşkınlığın, bâzı İlâhiyat Fakültelerine sıçrayan bir başka tezâhürü olan “tarihselcilik” fitnesi de, bu hususta en çok dikkat çeken diğer bir meseledir.

Bu güruh da, Kurʼân âyetlerinin “âlemşümûl” karakterini inkâr ederek tartışmaya açmaktadırlar. Bâzı âyetlerde bildirilen ilâhî hükümlerin, nâzil olduğu zamana mahsus ve netice itibâriyle mahallî olduğu, yani sadece Arap Kavmiʼne ve Asr-ı Saâdet müslümanlarına münhasır bulunduğu iddiasıyla, dehşetli bir îtikâdî karışıklığa yol açmaktadırlar.

Ayrıca bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın, Sevgili Rasûlüʼne dahî tanımadığı bir salâhiyeti kendilerinde görerek, dînin değişmez hükümlerinde tâdilât yapma cürʼetinde bulunmaktadırlar.

Evet, İslâm, asırların değişen şartları karşısında insanlığın ihtiyaçlarına cevap vermek için Kurʼân ve Sünnet muhtevâsı içindeki aklî ve ferʼî delillerle ictihadda bulunma salâhiyeti tanımıştır. Fakat bu salâhiyet, müctehid derecesinde âlim kimselere mahsustur. Ayrıca katʼî nassın bulunduğu hususlarda ictihâda yer yoktur. Meselâ mîras hukukunda katʼî bir nas bulunduğu için o hususta ictihad yapılamaz.

Fakat tarihselcilere göre bütün bu hususlar da tartışmalıdır. Onların bu câhilâne cesâreti, vaktiyle Tevrat ve İncil üzerinde yahudi ve hristiyanların yaptıkları tahrifâtı hatırlatmaktadır.

İSLAM'IN HÜKÜMLERİ KIYAMETE KADAR GEÇERLİ

İslâmʼın emir ve nehiyleri, insan tabiatının hiç değişmeyip hep aynı kalan husûsiyetlerine göre belirlenmiştir. Bu hükümler, Asr-ı Saâdetʼten kıyâmete kadar bütün zamanların ve insanoğlunun ulaşabileceği bütün mekânların îcap ve ihtiyaçlarına cevap verebilecek mükemmelliktedir.

Bu sebepledir ki Kurʼânʼın hükümleri aslâ eskimez, ehemmiyetini kaybetmez. Beşerî ihtiyaçları en güzel şekilde karşılama hususundaki mükemmeliyetini dâimâ muhafaza eder. Dolayısıyla Kurʼânî hükümlerin bir kısmının “tarihsel” yani belli bir zaman ve mekâna âit olduğunu söylemek, ucu küfre varan bir dalâlet ifâdesidir.

Zira Cenâb-ı Hak, zaman içerisinde toplumların yapısı değiştiğinde dâimâ peygamberler göndererek -îmânî ve îtikâdî hükümler hep aynı kalmakla birlikte- zamanın ihtiyaçlarına göre yeni amelî ve tatbikî kanunlar vaz etmiştir. Rasûlullah -sellallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise âhir zaman peygamberidir. Kendisinden sonra artık bir peygamber gelmeyecektir. Dolayısıyla Oʼnun getirdiği hükümler, kıyâmete kadar gelecek bütün insanlığın ihtiyaçlarına cevap verebilecek mâhiyettedir.

Bunun aksini düşünmek; insanoğlunu yaratan, dolayısıyla onu kendilerinden çok daha iyi tanıyan ve sonsuz ilmi ile, olmuş ve olacak her şeyi bilen Cenâb-ı Hakkʼa acziyet izâfe etmek gibi, dehşetli bir sapıklıktır. İblisʼin kendisini halk eden Cenâb-ı Hakʼla cidâle girmesi gibi bir ahmaklıktır.

Bu bakımdan Cenâb-ı Hakkʼın verdiği akılla yine Cenâb-ı Hakkʼın hükümlerini tartışmaya kalkışmak kadar abes bir durum olamaz. Böyle bir ahmaklığa düşenlere, şu âyet-i kerîmeleri hatırlatmak gerekir:

“De ki: Siz dîninizi Allâhʼa mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (el-Hucurât, 16)

“…Yoksa siz Kitâbʼın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.” (el-Bakara, 85)

MEDYANIN CEHALETİ

Rasûlullah r Efendimiz de şöyle buyurmuştur:

“Kur’ân-ı Kerîm, öyle bir kelâm-ı ilâhîdir ki o, vukû bulacak her türlü fitneye karşı insanı selâmete erdirir. Onda sizden öncekilerin haberleri, sizden sonrakilerin durumları, insanlar arasında meydana gelecek hâdiselerin hükümleri vardır. O, hak ile bâtılı birbirinden ayırt eder, mâlâyâni (lüzumsuz hükümler) değildir. Kendisini terk eden azgını Cenâb-ı Hak helâk eder. Onun dışında hidâyet arayanı Allah dalâlete düşürür…” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 14/2906; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 1)

Şüphesiz ki günümüzde dînî sahada ortaya çıkan bütün bu fitneler, meydanın ne büyük bir cehâletle dolduğunun apaçık bir göstergesidir. Bu fitnelerin akıl hocaları, Kurʼân-ı Kerîm üzerinde lâyıkıyla tefekkür etmemiş, açıp da bir tefsîr ve hadis külliyatını anlayarak okumamış, sağlam bir dînî altyapısı olmadan, üstünkörü ve yarım bir okumayla ilmî kariyer elde etmiş, allâme görünüşlü bedbaht kimselerdir. İddiâ ettikleri fikirlerse, bâtıl düşüncelere karşı duydukları nefsânî hayranlığın tâlihsiz ifâdeleridir.

Zira Kurʼân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîfler üzerinde lâyıkıyla tefekkür edebilselerdi, durumun hiç de zannettikleri gibi olmadığını görürlerdi. Nitekim Cenâb-ı Hak Kurʼân-ı Kerîmʼinde -muhtelif kalıplarla 137 yerde- biz kullarını ilâhî hikmet ve hakî­katler üzerinde tefekküre dâvet etmektedir. Üstelik, Kurʼânʼın insana açtığı tefekkür ufkuna, vahiyden mahrum bir aklın binlerce yıllık tefekkürünün ulaşmasına da imkân yoktur.

MÜ'MİN KÜFRÜN KAYNAĞINI TANIYACAK

İnsanlığa rehberlik edecek bir İslâm âlimi için tefekkürde derinleşmek, aklî muhâkeme ve mukâyese usullerini, mantık, matematik, ilm-i siyâset, ahlâk, sosyoloji, psikoloji gibi ilimleri bilmek lâzımdır. Yeryüzündeki fikrî ve felsefî akımların mâhiyetini öğrenip lüzumu hâlinde bunların meydan okumalarına karşı İslâmʼın cevaplarını verebilecek seviyede kendini yetiştirmek, her İslâm âliminin vazifesidir. Kurʼan ve Sünnetʼin tefekkürüyle köklenmiş bir îmâna böyle bâtıl fikirleri öğrenip onlarla mücâdele etmekten bir zarar gelmez.

Bilâkis hakîkati idrâk etmiş bir müslüman, İslâm dışındaki dünya görüşlerinin zaaflarını gördükçe İslâmʼın kıymet ve ihtişâmını daha iyi idrâk eder. Bu ise îmânının daha da kuvvetlenmesine vesîle olur. Zira hakîkat, zıtlıkta daha net anlaşılır.

Necip Fâzıl der ki: “En güzel îman, Muhyiddîn ibn-i Arabîʼnin dediği gibi, küfrün menşeini / kaynağını görerek vücûda gelendir. Küfrün kaynağını tanımak, her (kâmil) müʼmine borç... Demek ki «ben komünist düşmanıyım!» demekle bitmiyor iş... Anlamak lâzım...” [3]

Mâhir bir dalgıç, derin sularda korkusuzca yüzerek muhteşem manzaralar seyredebilir. Seviyeli bir müʼminin, pergelin sâbit ayağı şerîatte olduğu müddetçe, diğer ayağıyla 72 milletin kültürünü dolaşmasında hiçbir mahzur yoktur. Mahzurlu olan, yüzme bilmeyenin derin sulara dalmasıdır. Yani Kurʼân ve Sünnet kültürünü lâyıkıyla hazmedememiş birinin; güçlü diyalektik teknikleriyle (mantık oyunlarıyla) süslenmiş bâtıl fikirlere muhâtap olduğunda onları hakîkat zannetmesi veya en azından bâtıla hayranlık duymasıdır.

MÜSTEŞRİKLER BİR YANLIŞI 10 DOĞRU İLE YAYIYORLAR

Bu hususta İmâm Gazâlî Hazretleri şu îkazda bulunur:

“Aklı başında kimse önce gerçeği tanır; sonra sözün kendisine bakar. Eğer söz doğru ise onu kabul eder. Sözü söyleyen hak taraftarıdır veya bâtıl yanlısıdır diye ayrım yapmaz. Dahası, sapıkların sözleri arasına karışmış olan hak sözü, bâtıl sözlerin arasından ayıklayıp çıkarmayı, daha çok ister. Çünkü altın madeninin toprakla karışık olduğunu bilir.

Ayırt etme kabiliyetine güvenen bir sarrafın elini kalpazanın torbasına daldırarak hâlis altını kalp paradan ayırt etmesinin hiçbir zararı yoktur. Kalpazanla alışveriş yapmaktan tecrübeli sarraf değil, câhil halk zarar görür…

Yemin ederim ki insanların çoğu, hakla bâtılı, hidâyetle sapıklığı birbirinden ayırt etme konusunda kendilerini yeterince akıllı, usta ve uzman zannederler. Bu sebeple açık kapı bırakmayarak, herkesi mümkün olduğu kadar sapıkların eserlerini okumaktan alıkoymak gerekir.”[4]

Bu ifâdelerden de anlaşılacağı üzere, felsefeyle iştigâlin en büyük mahzurlarından biri, felsefî görüşlerin doğrularıyla karışmış hâlde bulunan yanlışlarının farkına varamayıp, onları da doğru zannederek îtikâdî hatâlara sürüklenmektir. Nitekim zamanımızda müsteşrikler de, İslâm hakkında değerlendirmelerde bulunurken, bâtıl fikirlerini yayabilmek için, bir yanlışı on doğru ile ambalajlayarak takdim etmektedirler. Bu taktik sayesinde, İslâmî bilgisi zayıf veya takvâ derinliğinden mahrum kimselerin akîdeleriyle oynamaktadırlar.

Gerek müsteşriklerden, gerekse felsefe kanadından gelen bu bâtıl fikirlerin az ve cüzʼî olması da, aslâ mâzur görülmelerini sağlayamaz. Zira bunların, îtikâda taalluk eden bir ilâhî hüküm hakkında şüphe veya tereddüde sebep olması, kişiye zarar olarak yeter de artar bile.

Çünkü îman tecezzî kabul etmez, yani cüzlere, parçalara bölünemez; o bir bütün olarak geçerlidir. Kurʼânʼın tamamını inkâr etmekle bir hükmünü inkâr etmek arasında, kişiyi düşüreceği âkıbet bakımından bir fark yoktur. Her iki durum da kişiyi îmânından eder.

Bu tehlike sebebiyle, hakla bâtılı dirâyetli bir sûrette birbirinden ayırt edebilecek derecede ehil âlimler dışındaki müslümanların, bâtıl fikirlerle iştigâli zararlı görülmüştür.

FELSEFEDE SÖZ SAHİBİ İSLAM ALİMLERİ YETİŞTİRİLMELİ

Buna mukâbil, Kurʼân ve Sünnet kültürünü lâyıkıyla hazmederek İslâm düşmanlarına karşı onu dâvâ edinecek olan âlim seviyesindeki münevver ve mütefekkir müslümanların, felsefe kanadından da gelebilecek bâtıl fikir ve iddiâlara karşı halkı idlâlden korumak için, bu ilimle de iştigâl etmeleri yadırganamaz. Bilâkis bu, onlar için bir vecîbedir. Hattâ meydanın ateist ve materyalist felsefecilerin tekeline terk edilmemesi için, felsefe sahasında da söz sahibi İslâm âlimlerinin yetiştirilmesi gereklidir.

Nitekim İmâm Gazâlî Hazretleri de, Ehl-i Sünnet inancını müdâfaa etmek ve halkın sahih îmânını bulandıran zümrelerle mücâdele çerçevesinde, bu ilmi de tedkik etmiştir. Hattâ İmâm Gazâlî, felsefecilerden gelebilecek; “insan bilmediğinin düşmanıdır” suçlamasına da mânî olmak için, felsefeyi derinlemesine araştırmış, onun bütün esaslarını öğrenmiştir. Öyle ki; “Makāsidüʼl-Felâsife” adlı bir eser kaleme alarak o dönemdeki bütün felsefî meseleleri açık bir şekilde dile getirdikten sonra “Tehâfütüʼl-Felâsife” adlı bir eser daha yazarak, bunları tenkid etmiştir. Bilhassa Aristo ve takipçilerinin 3ʼü küfrü mûcib olan 20 meselede Ehl-i Sünnet inancıyla ayrı düştüklerini îzah etmiştir.

Felsefeyle iştigalde mahzurlu olan diğer bir husus da, Batıʼya körü körüne hayranlığın getirdiği bir hastalık olan; İslâm tefekkürünü felsefî bir zemine oturtmaya çalışmaktır. Kasten veya câhilce bir taklit hırsıyla aklı esas alıp nakli tahfif etmek, yani geri plâna atmaktır.

Hâlbuki İslâmʼın ne beşerî sistemlerle, ne zamâne akımlarıyla, ne de kendinden başka dinlerle bir senteze ihtiyacı yoktur. Buna ihtiyaç görmek, İslâmʼın ihtişâmını lâyıkıyla tanımamaktır. Zira İslâm, yeryüzündeki yegâne hak dîndir ve en mükemmel dünya görüşüne sahiptir. Lâyıkıyla tatbik edildiği devirlerde ve toplumlarda dâimâ huzur kaynağı olmuştur.

Her bakımdan asil ve kusursuz bir bülbülün, bed sesli bir kargayı emsal alarak şakıyabildiğini ve o olmadan bu özellik ve güzelliğini koruyamayacağını iddiâ etmek, sadece tuhaf bir cehâlet lâkırdısıdır.

İSLAM MEDENİYETİNİN ALTERNATİFİ YOK!

Rotterdam İslâm Üniversitesi Rektörü , “Yeni Dünya Düzeni Arayışları ve İslâm Medeniyeti” adlı bir yazısında, bugün insanlığı huzura kavuşturacak yegâne dünya görüşünün İslâm olduğu gerçeğine dâir, şu dikkat çekici tespitlerde bulunmaktadır:

“Başta komünizm ve kapitalizm olmak üzere, bunların gayr-i meşrû nesli de dâhil bütün «izm»lerin iflâs ettiği ve bizzat teorisyenlerince iflâslarının ilân edildiği günümüzde, beşeriyetin saâdetini temin edecek medeniyet nizâmı olarak İslâmiyetʼten başka ciddî bir alternatif bulunmamaktadır.

Bu dediğimizin müşahhas bir misâli, Romaʼda papazların yaptığı gizli bir toplantıda alınan kararlardır. Bu gizli toplantıda, komünizm belâsından en çok etkilenen batı Avrupa ülkesi olan İtalyaʼda, komünizmden dönen gençliğin, geri dönüp muharref Hristiyanlığın esaslarına inanmadığını ve belki beşeriyetin fıtrî dîni olan Hak dîni aradıklarını; bu samimî arayış karşısında % 60’ının İslâmʼı bulduğunu papazlar îtiraf etmişlerdir.

Eğer biz müslümanlar, doğru İslâmiyetʼi ve İslâmiyetʼe lâyık doğruluğu, yaşayışımızla ve sözlerimizle güzelce anlatabilirsek, bu hidâyet nisbetinin daha da yükseleceğini hemen ifâde edelim.

İşte bundan korkan Batılılar, İslâmʼa yönelişi kendi akıllarınca durdurmak için, İslâmʼı kendi nesillerine yanlış olarak takdim etme gayreti içindedirler.

Hemen belirtelim ki, dinsiz millet yaşayamaz ve başta Rusya olmak üzere, komünizm rüzgârına tutulmuş ve akîdeleri sarsılmış olan hristiyan cemiyetleri geri dönüp hristiyan da olamazlar. Varacakları yer, biz vazifemizi yaptığımız takdirde İslâmiyetʼtir.”

PEYGAMBERİMİZ'İN HAYATI TERÖRLE MÜCADELEYLE GEÇTİ

Batı insanının İslâmʼa karşı asırlardır süregelen menfî şartlanmalar sebebiyle ağır bir taassup sisi altında bulunduğunu, dolayısıyla İslâm güneşinin nûrundan lâyıkıyla istifâde edemedikleri için ellerindeki cılız mum ışığıyla aydınlanmaya çalıştıklarını daha önce de ifâde etmiştik.

Yeri gelmişken şunu da ekleyelim ki;

Batıʼda İslâmʼa yönelişin önünü kesmek için asırlar boyunca yapılan; “İslâmʼın bir aşîret dîni, müslümanların da vahşî ve barbar insanlar oldukları” tarzındaki karalama faaliyetleri, bugün yerini; “İslâmʼın terör ve savaş dîni” olduğu şeklinde, bir başka yalan ve iftira kampanyasına bırakmıştır. Bu iddiâlarına da, savaş, anarşi, fakirlik ve geri kalmışlığın pençesinde kıvranan müslüman ülkelerin içler acısı manzarasını delil olarak göstermektedirler.

Hâlbuki bu manzaraların oluşmasında, kendi sömürgeci plânlarını gerçekleştirmek için ektikleri fitne tohumlarının büyük bir rolü bulunduğunu, geniş halk kitlelerinden gizlemektedirler. Fakat iletişim çağında bu gerçekler eskisi kadar saklanamadığından, hakîkati görenlerin sayısı her geçen gün daha da artmaktadır.

Menfî şartlanmalardan uzak bir şekilde ve insaf nazarıyla İslâmʼın muhtevâsına bakabilen aklı başında bir insanın, onun iddiâ edildiği gibi terör ve vahşet dîni olduğunu kabul etmesine imkân ve ihtimal yoktur. Zira âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Peygamber Efendimizʼin 23 senelik nebevî hayatı; bir bakıma “terörle mücadele” mâhiyetindedir. İnsana, hayvana ve tabiata karşı işlenen bütün vahşetleri bertaraf edebilme gayretinden ibârettir. Kâinâtın iftihar vesîlesi olan O Son Peygamber, bütün insanlığa, hak, hukuk ve adâlet tevzî etmiştir.

Nitekim 1789 Fransız İhtilâliʼnin fikrî temellerini hazırlayanlardan biri olan filozof Lafayet, meşhur “insan hakları beyannâmesi” yayınlanmadan önce, bütün hukuk sistemlerini incelemiş ve İslâm hukukunun üstünlüğünü görünce:

“Ey Muhammed! Sen’in adâleti gerçekleştirmek hususunda ulaştığın seviyeyi, bir daha hiç kimse gösteremedi!..” demekten kendini alamamıştır.

FAZİLETLER MEDENİYETİ

Hakîkaten, insanlık ve fazîlet güneşinin battığı ve bütün dünyayı inançsızlık ve ahlâksızlık karanlığının sardığı câhiliye devri, Oʼnun teşrîfiyle hakîkat ve saâdet fecrine kavuşmuştur.

Kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, kardeş kabilelerin birbirini boğazladığı, korkunç bir kan gölü hâlindeki bedevîlik çölleri, O Rahmet Peygamberiʼnin tebliğ ve irşâdıyla, nurlu medeniyet bahçelerine dönüşmüştür.

Düşmanlıklar, kavgalar ve kan dâvâlarıyla dolu zulüm bataklıkları kurumuş, din kardeşliğinin huzur ve muhabbet iklîmine girilmiştir. İnsanlığın hâlâ gıpta ile seyrettiği eşsiz bir fazîletler medeniyeti inşâ edilmiştir.

İşte İslâm, öyle bir hidâyet nûrudur ki, kendisine lâyıkıyla tâbî olan toplulukları bütün zaman ve mekânlarda, insanlık, fazîlet ve medeniyette zirvelere yükseltir. İnsanlığın elinde, dünya hayatını huzur cennetine çeviren İslâmʼdan daha mükemmel bir hayat nizâmı, şimdiye kadar mevcut olmadığı gibi, bundan sonra da mevcut olmayacaktır...

Dolayısıyla bugün yeryüzündeki yegâne hak dîn olan İslâmʼın ihtişâmını lâyıkıyla idrâk edip ona sımsıkı sarılmak ve onu hâl ve davranışlarımızla güzelce temsîl etmek, müslümanlar olarak hepimizin öncelikli vazifesidir.

ÇARPIK ZİHNİYET

İnsanlık, ne muharref ve beşerî dinlerde, ne de akıl mahsûlü felsefelerde aradığını bulamayıp rûhî buhran ve tatminsizliğe sürüklenmişken, hak dîn İslâmʼın bâzı mensuplarının bu bâtıl yollara heves ve hayranlık duymaları kadar dehşetli bir şaşkınlık olamaz.

Burada bir hâtıramı nakletmek isterim:

Yıllar önce, meşhur Fransız filozof ve siyaset adamı, eski Fransız komünist parti büro şefi Prof. Roger Garaudy İslâmʼı tedkik edip müslüman olduktan sonra İstanbul’a gelmişti. Yıldız Sarayı’nda bir konferans veriyordu. O konferansta ben de bulunmuştum. Garaudy dinleyicilere hitâben şöyle demişti:

“–Sizler, dîn olarak, fikir olarak sağlamsınız. Batı ise her bakımdan hastadır. Fakat ne gariptir ki, siz hastayı taklit ediyorsunuz, kendi sağlamlığınızdan haberiniz yok!..”

Günümüzde, yüksek İslâmî tahsilin verilmesi gereken İlâhiyat Fakültelerinde, İslâmî bakış açısı ve dünya görüşüyle felsefî ve fikrî akımları tahlil etmek îcâb ederken, bunun aksine, bâzı kimselerce, felsefî ve fikrî cereyanların gözlüğünden İslâmʼı tenkit noktasına düşülmesi de, aynı çarpık zihniyetin bir başka tezâhürüdür.

Ayrıca pek çok talebenin, kâfî derecede bir dînî altyapıya sahip olmadan, yani yeterli seviyede bir Kurʼân ve Sünnet kültürü edinmeden, bâtıl fikirleri öğrenmeye sevk edilmesi de, körpe dimağları idlâl edebilecek, yani ayak kaymalarına götürebilecek olan, tehlikeli bir durumdur. Zira her ilâhiyat talebesi bir İmâm Gazâlî değildir ki, tahlil ettiği bâtıl görüşlerle sarsılmak yerine, bilâkis o görüşlerin ne büyük zaaflar içinde bulunduklarını görüp îmânını daha da kuvvetlendirebilsin.

YETİŞTİRİLEN İNSAN TİPİ

Nitekim -istisnâlar dışında- felsefe okuduğu için daha takvâ sahibi veya daha dindar olmuş bir müslüman göstermek çok zordur. Fakat yeterli ilim ve irfânı olmadan felsefe okuyup da dinden soğuyan pek çok müslümana rastlamak mümkündür.

Bu sebeple felsefe, -mutlakâ okutulacaksa- talebelere evvelâ kâfî derecede Kurʼân ve Sünnet kültürü kazandırılmalı, sonra da felsefenin sadece artıları değil, eksileri de değerlendirilerek öğretilmelidir. Felsefî fikirler anlatılırken, İslâmʼın o fikirlere ne şekilde cevap verdiği, tatmin edici ilmî delillerle îzah edilmelidir. Yani İslâmî hakîkatlerle tezat teşkil eden, bilhassa ateist ve materyalist felsefî tezler, antitezleriyle birlikte anlatılmalıdır. Bu şekilde İslâmʼın, insanoğlunun felsefî problemlerine de tatminkâr cevaplar verebilecek yegâne dünya görüşü olduğu îzah edilmelidir.

İslâm tarihinde, Nizâmiye, İznik ve Fatih medreselerinde yetiştirilmek istenen insan tipi, topluma her alanda rehberlik yapabilecek derecede geniş bir ilmî donanıma sahip olan “âlim” kimselerdi. Yani bir İslâm âlimi, tefsir, hadis, akâid, fıkıh ve tasavvuf gibi İslâmî ilimlerde derinleştikten sonra, imkân ve istîdâdı nisbetinde hukuk da öğrenebilir, tıp da, felsefe de…

Günümüzde ise bu seviyede bir ilim tahsili hedefinden uzaklaşıldığı ve yalnızca belli bir branşta derinleşmenin benimsenmiş olduğu bilinmektedir. Üstelik bugün bâzı İlâhiyat Fakültelerinde, Kurʼân ve Sünnet kültürünün dahî gereği kadar kazandırılamadan talebelerin mezun oldukları, yani ideal seviyede bir İslâmî tahsilin verilemediği görülmektedir.

Meselâ Kurʼân ve Sünnetʼin canlı bir tefsîri olan Siyer dersinin İlâhiyat müfredâtında ne kadar az yer bulabildiği mâlûmdur. Üstelik o da ekseriyetle kronolojik bilgiler manzûmesinden öteye geçmemektedir.

Hâlbuki Siyer-i Nebî, Peygamber Efendimiz rʼin sûretiyle beraber sîretini de okuyup tahlil edebilecek keyfiyette, derinlemesine öğrenilmesi gereken bir derstir.

Zira Cenâb-ı Hak bizlere namazın her rekâtında;

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ

“Bizi sırât-ı müstakîmʼe hidâyet eyle! (Bize en doğru yolu göster.) (el-Fâtiha, 6) niyâzıyla kendisine ilticâ etmemizi emretmektedir. Sırât-ı müstakîmʼden maksadının ne olduğunu îzah sadedinde ise, Peygamber Efendimiz’e hitâben;

عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

(Sen) sırât-ı müstakîm üzerindesin.” (Yâsîn, 4) buyurmaktadır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğu sırât-ı müstakîmʼe ulaşmak isteyen her müʼmin, Peygamber Efendimizʼi yakından tanımak ve Oʼnun nurlu izinden gitmek mecbûriyetindedir.

ÖRNEK HAYAT

Müslümanların temel kaynaklarından biri Kur’ân-ı Kerîm, diğeri ise Peygamber Efendimiz r’in “üsve-i hasene” olan hayatıdır. Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm’inde emirlerini icmâlen / hulâsa olarak bildirmiş, bunların tafsîlât ve tatbîkâtını ise Rasûlullah -sellallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in örnek hayatında sergilemiştir. Bunun içindir ki âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ

“Kim Rasûl’e itaat ederse, Allâh’a itaat etmiş olur...” (en-Nisâ, 80)

Diğer bir âyet-i kerîmede de Sevgili Rasûlü hakkında şöyle buyurmaktadır:

وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ

(Şüphesiz) Sen yüce bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem, 4)

Dolayısıyla ahlâkın en mükemmelini arayanlar, Peygamber Efendimizʼin örnek ahlâkını anlamaya gayret etmelidirler. Zira 1400 küsur seneden beri kütüphaneleri dolduran bütün İslâmî eserler; bir Kitabʼı, yani Kurʼân-ı Kerîmʼi ve bir insanı, yani Kurʼân ahlâkının canlı bir misâli olarak insanlığa armağan edilmiş olan Hazret-i Muhammed Mustafâ r Efendimizʼi îzah etmek için kaleme alınmıştır.

Yine âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَم۪ينُ ﴿﴾ عَلٰى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِر۪ينَ ﴿﴾

بِلِسَانٍ عَرَبِىٍّ مُب۪ينٍ ﴿﴾

(Rasûlüm!) Onu (Kurʼânʼı) Rûhu’l-Emîn (Cebrâil) îkaz (ve irşâd) edenlerden olasın diye, apaçık bir Arap diliyle, Sen’in kalbine indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 193-195)

Dolayısıyla Kurʼânʼı lâyıkıyla idrâk etmek isteyen bir müʼ­min de, Efendimizʼin gönül iklîmine âşinâ olmak durumundadır. Zira Peygamber Efendimizʼin 23 senelik nebevî hayatı, Kur’ân’ın tefsîri mâhiyetindedir. Kur’ân’ın sır ve hikmetleri de ancak Rasû­lullah r Efendimiz’in kalbî dokusundan hisse almakla anlaşılır.

İLAHİYAT TALEBELERİ

Bu itibarla O’nu anlamak, Hakk’a kullukta en mühim basamaktır. O’nu anlamadan, O’nu tanımadan, O’nun izinden gitmeden ve O’nun gönül hassâsiyetlerinden nasîb almadan, ne îmânımız tam bir îman olur, ne Kur’ân’ı tam olarak idrâk edebiliriz, ne de kulluğumuz tam bir kulluk olur…

Peygamber Efendimiz’in hayatı lâyıkıyla bilinmedik­çe, İslâmî ilimlerden hiçbiri; ne tefsir, ne hadis, ne fıkıh, ne de ahlâk lâyıkıyla anlaşılamaz. Bu bakımdan İslâm’ı doğru anla­yabilmek için ağırlık verilmesi gereken en mühim derslerin başında “Siyer-i Nebî” gelir.

Ayrıca Cenâb-ı Hak Kurʼân-ı Kerîmʼinde peygamberlerinin fârik vasıflarını sık sık misal vermektedir. Peygamberlerin toplumda karşılaştıkları problemlere getirdikleri çözümleri bize haber vererek, bunları lâyıkıyla tahlil ve tefekkür edip örnek almamızı istemektedir. Bu bakımdan günümüz İlâhiyat Fakültelerinde, Dinler Tarihi dersinin yanında Nebîler Silsilesiʼne dâir bir ders de zarûrîdir.

İlâhiyat talebesi, evvelâ bu temel bilgilerle mücehhez olmalıdır ki, daha sonra diğer sahalara âit ilimlerden de imkân ve istîdâdı nisbetinde istifâdeye gayret edebilsin.

Bunun için İslâmî ilimleri tahsil edecek olanlar, evvelâ Kurʼân ve Sünnetʼin açtığı tefekkür ufkunda îmânın temellerini iyice kuvvetlendirmelidirler. Kurʼân tefekküründen uzak kalıp da îman kalplerde kâfî derecede köklenmediği takdirde cılızlaşır, bir fırtına ile savrulur gider. Bugün akıl ve mantık prensipleriyle süslenmiş bâtıl fikirlerle karşılaşan insanları ayak kaymalarına götüren en mühim problemlerden biri de budur.

Cenâb-ı Hak, cümlemize, Kurʼân ve Sünnetʼin kıymeti­ni lâyıkıyla idrâk edip aklımızı ve kalbimizi bu iki menbaın tefekküründe derinleştirebilmeyi ve ilâhî hikmetlerden hisse­ler alabilmeyi nasip ve müyesser eylesin.

Kurʼân, kâinat ve insanda sergilenen ilâhî kudret ve azamet tecellîlerinden ürperen, rakik ve uyanık bir gönül iklimini hepimize ihsân eylesin.

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1) emr-i celîlinden hisse alarak, gördüğü her eserden müessire, sanattan sanatkâra vâsıl olabilen bir akl-ı selîm ve kalb-i selîm lûtfeylesin. Âmîn!..


[1] Sözler, sf. 752.

[2] Bkz. el-Cum’a, 5.

[3] Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, sf. 69.

[4] el-Münkızü mine’d-Dalâl (Tasavvuf Bahisleri, İmâm-ı Gazâlîʼden Dersler), s. 125.

Kaynak: İslam Nazarında Akıl ve Felsefe, Osman Nuri Topbaş, 128 Sayfa, Erkam Yayınları, 2013