Ailenin Temeli 'Hanımlar'

VİDEOLAR

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi ailenin temelinin hanımlar olduğunu anlatıyor...

AİLENİN TEMELİ HANIMLARDIR

Muhterem Kardeşlerimiz!

Okunan âyet-i kerîmeler, âile hayatına âit âyet-i kerîmelerdi. İlk okunan âyet-i kerîmede evliliğe teşvik… Cenâb-ı Hakkʼın rızıklandıracağını, dolayısıyla evlenmekten uzakta kalan kimseleri evlendirmeye teşvik etmek. Onu Cenâb-ı Hak tavsiye ediyor. Rızkı verecek, Cenâb-ı Hak.

İbn-i Arabî Hazretleri de;

“Eğer takvâ sahibi kişileri evlendirirseniz diyor, onların amel-i sâlihlerinden de sizlere, sebep olduğunuz için, ecirler gelir.” buyuruyor.

Mevlânâ da burada;

“Aman küfüvve dikkat edin diyor, denkliğe. Bir mest, bir ayakkabı, bir ayağa dar gelirse, diğer mest bir işe yaramaz.” buyuruyor.

Böyle, evlendirmek çok hayırlı, mübârek bir iş. Fakat burada dengeyi, küfüvvü iyi temin etmek lâzım. Olursa büyük bir hayır -elhamdülillah-.

Cenâb-ı Hak tek. Vahdâniyet kendisine münhasır. Bütün mevcudâtı çift olarak halk etti. Melekleri de benzer olarak halk etti. Cenâb-ı Hak, “muhâlefetün liʼl-havâdis”, yarattıklarına benzememe keyfiyeti var.

Furkan Sûresiʼnden okunan âyet-i kerîmede, orada Cenâb-ı Hak huzurlu bir toplumu bildiriyor. Nasıl huzurlu bir toplum olacak?

رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ

(“…Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla!..” [el-Furkân, 74])

Bilhassa bu kız çocuklarını yetiştirmeye çok gayret edilecek. Çünkü âilenin temeli, hanımlar olmuş oluyor. Evlâdı terbiye edecek, hanımlar olmuş oluyor. Ve onlardan göz nûru evlâtlar gelmesi…

Efendimiz, Hasan Efendimizʼe su getirdi. Hüseyin Efendimiz de oradaydı. İkisi de ufak. Fâtıma Vâlidemiz;

“‒Babam dedi, Hasanʼı herhâlde daha çok seviyor.” dedi, yavaşça.

Efendimiz:

“‒Yok dedi, kızım dedi, Hasan baştan su istediği için, onun için Hasanʼa baştan getirdim, dedi. Müsâvâta dikkat edin evlâtlarınız arasında, eşitliğe, fakat kız çocuklarınıza çok daha îtinâ gösterin.” buyurdu. (Bkz. Heysemî, IV, 153; İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye, IV, 69)

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ

(“…Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla!..” [el-Furkân, 74])

Bizler nasıl olacağız? Böyle bir toplum (için):

وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَامًا

(“…Ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!” [el-Furkân, 74])

Biz de takvâda önder olacağız, takvâda rehber olacağız. Cenâb-ı Hak böyle bir âile düzeni istiyor. Böyle âile düzeninden bir toplum meydana gelecek. İşte asr-ı saâdet toplumu. Bir fazîletler medeniyeti inşâ ettiler.

Ondan sonra okunan âyette, Cenâb-ı Hak “kendi içlerinizden” buyuruyor. Tabi bu âyet-i kerîme de çok ibretli. Yani milyonlarca insan (içinden) birbirini tanımayan iki insan, Cenâb-ı Hakkʼın lûtfuyla birbirine yakın iki insan hâline geliyor. Ayrıldıkları baba evinden, kurdukları yuva kendilerine daha sıcak gelmeye başlıyor. O şekilde bir zürriyet devam edecek.

Cenâb-ı Hak “لِتَسْكُنُوا” buyuruyor. Öyle bir takvâ üzerine inşâ edilecek ki bir sükûnet, bir huzur hâli verecek.

مَوَدَّةً; bir sevgi olacak arada. “el-Vedûd” Cenâb-ı Hak, sevginin menşei Cenâb-ı Hak. Ve bu muhabbet, Cenâb-ı Hakkʼa götürecek. Takvâ üzere bir muhabbet olacak. Birbirini dâimâ takvâya teşvik edecek.

Rahmetli pederimiz de onu buyururdu yeni evlilere:

Birbirinize merhametli olacaksınız. Fakat bu merhamet, nefsânî hayatta merhamet değil, rûhânî hayatta merhamet olacak. Birbirinizi seherlere teşvik edeceksiniz. Sabah namazına kaldıracaksınız. Beraber Kur’ân-ı Kerîm okuyacaksınız. Böyle bir muhabbet aranızda olacak. مَوَدَّةً; bu meveddet, bu muhabbet, sizi Cenâb-ı Hakkʼa yaklaştıracak.

Ondan sonra “رَحْمَةً” geliyor. Bir rahmet tecellîsi olacak. En nihâyet, bilhassa yaşlılıkta iki çift birbirine baston olacak, birbirinin dert ortağı olacak. Böyle güzel bir âile yuvası, toplumun temeli.

Ondan sonra okunan Fussilet Sûresiʼndeki âyette Cenâb-ı Hak kendisine dost olan kullarının durumunu bildiriyor. Cenâb-ı Hakkʼın sonsuz ihsan ve ikrâmı içindeyiz. Cenâb-ı Hak bize bu kâinatı dershâne olarak hazırladı. Mikrodan makroya kadar hepsi bir ibret. Cenâb-ı Hakkʼın ihsân-ı ilâhî, ikrâm-ı ilâhîsi… İnsana âit bütün nîmetler fazlasıyla verildi. İnsanın Cenâb-ı Hak gaflet perdesini açmasını istiyor.

En basiti; bir bahar mevsimindeyiz. Her yer lâleler, sümbüller, vesâire türlü türlü çiçeklerle tezyin edildi. Cenâb-ı Hak kime veriyor bunları? Bir buket verene bir teşekkür ediyoruz. Bunun sahibi kim? Cenâb-ı Hakkʼın bu kadar nîmetleri karşısında, sonsuz nîmetleri karşısında kulun mahcup olması lâzım. Yani bu kadar ikram Cenâb-ı Hakkʼın… Diğer mahlûkatta böyle çeşit çeşit nîmetler yok. Cenâb-ı Hak her şeyiyle insana büyük nîmetler içinde. Kâinat, insanı kulluğa dâvet ediyor. Peygamberler kulluğa dâvet ediyor. En büyük Peygamberʼe Cenâb-ı Hak bizi lûtfuyla ümmet kıldı. Suhuflar, kitaplar dâvet ediyor. Cenâb-ı Hak en büyük Kitâbʼa muhâtap kıldı.

Velhâsıl, sonsuz bir ikrâm-ı ilâhî içindeyiz. Fakat Cenâb-ı Hak:

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“…O gün mutlakâ sorulacaksınız…” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor. Yani zerreler hesaba gelecek.

Tabi başımızdan çok zor günler, zor anlar geçecek. Belki dünyadaki anlar çok basit kalacak.

Nasıl dünyaya şuursuz olarak geldik. Farkında değildik. Şimdi yine başka bir âleme geçeceğiz. Geçen asırdan kimse yok. Gelecek asır da bu gördüğümüz kalabalıktan kimse olmayacak. Başka bir âleme geçeceğiz. O âlemin keyfiyeti ayrı, bilemiyoruz. Ancak hadîs-i şerîflerde dünyevî intibâlarla Allah Rasûlü îzah ediyor.

Oradan başka bir âleme geçeceğiz; âhiret âlemi. O da, âhiret âleminin ömrü ne kadar uzun olacak bilemiyoruz. Peygamberlerin bile müşkül durumda kaldığı bir âlem.

Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Peygamber gönderdiğimiz toplumları da gönderdiğimiz peygamberleri de hesaba çekeceğiz.” (el-A‘râf, 6) buyuruyor.

Ondan sonra hesap, kitap:

“Kitabını oku! Bugün (hesap sorucu olarak sana) nefsin kâfidir.” (el-İsrâ, 14)

İlâhî yolculuk…

Velhâsıl, devamlı bir yolculuk hâlindeyiz. Yani ölüm denilen bir şey yok. Bir elbise değiştirmek, bu cesetten çıkmak. Topraktan geldik tekrar toprağa dönüş. Yine rûhûn bir devâmı. Yine tekrar bedene giriş. Dünyadaki kalbî durumumuza göre bir sefer.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak bizi üstün varlık olarak…

“Benî Âdemʼi mükerrem kıldık…” (el-İsrâ, 70)

Ve bizi Cenâb-ı Hak verdiği vasıflarla…

وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي İstîdat veriyor, “…Rûhumdan üfürdüğüm zaman…” (el-Hicr, 29; Sâd, 72) buyuruyor. Bu istidatla kul imtihan âleminde olduğunun farkında olacak. Cenâb-ı Hakʼla dost olmaya gayret edecek. Nasıl dost olacak?

“Şüphesiz Rabbimiz Allahʼtır deyip…” (Fussilet, 30) Yani her an Allah rızâsını gözetecek. Oturuşu, kalkışı, her hâli; “Ben Allâhʼın rızâsında mıyım?” Beşerî münâsebetleri…

ثُمَّ اسْتَقَامُوا : Rasûlullah Efendimizʼin istikâmetinde, izinde yürüyecek. Çünkü Cenâb-ı Hak:

“Sen sırât-ı müstakîm üzeresin.” (Yâsîn, 4; ez-Zuhruf, 43) buyuruyor. Fâtihaʼda hep tekrarlıyoruz:

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ

(“Bize doğru yolu göster.” [el-Fâtiha, 6]) diyoruz.

Cenâb-ı Hakʼtan bir sırât-ı müstakîm istiyoruz. Fakat cemî geliyor. Hep beraber; ferdî değil.

اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ (“…Nîmet verdiklerin…” [el-Fâtiha, 7]) diyoruz. Kimlere benzeyeceğiz? Nebîlere benzeyeceğiz, sıddıklara benzeyeceğiz, şühedâya… Fedâkâr bir müslüman olacağız. Candan fedakârlığa kadar gidecek. Ve sâlihlerden hisseler alacağız. “اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ”

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

(“…Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” [el-Fâtiha, 7])

İslâm şahsiyetini, İslâm karakterini muhâfaza edeceğiz. Yabancıların hâllerinden hâl almayacağız. Hiçbir hâlimiz onlara benzemeyecek. Biz İslâm karakter ve İslâm şahsiyetini temsil edeceğiz.

Cenâb-ı Hak bize her rekâtta tekrarlatıyor. Nasıl Cenâb-ı Hakkʼa yakın bir kul olacağız? Muhtelif âyetler. 6600 küsur âyet.

Burada “Şüphesiz Rabbimiz Allahʼtır deyip…” (Fussilet, 30) Allah rızâsını… Ne kadar Rabbimiz Allahʼtır diyeceğiz? Nerede diyeceğiz, ne zaman diyeceğiz, hangi mekânda diyeceğiz?

Yine Cenâb-ı Hak:

“…Ayaktayken, otururken, yanları üzerindeyken…” (Âl-i İmrân, 191) buyuruyor. Yani hayatın her safhasını kaplıyor. Her nefesi kaplıyor.

Peki Rabbimiz Allahʼtır demenin şeyi ne olacak, bizde telkini?

“…Göklerin ve yerin yaratılışını derinden derine tefekkür ederler…” (Âl-i İmrân, 191)

Semâya bakacaksın, Güneşʼin doğumuna, Ayʼın çıkışına, vesâire, atmosfere, oksijene, azotuna, vesâiresine, ekolojik dengelerine; “Aman yâ Rabbi!” diyeceksin. Yeryüzüne bakacaksın; “Aman yâ Rabbi!” diyeceksin.

“…Yâ Rabbi! Sen Sübhanʼsın, bunları boşuna yaratmadın, derler…” (Âl-i İmrân, 191)

Bu imtihan dünyası boşuna değil. Bu kâinattaki sır, hikmet boşuna değil. Hep insana ihsan.

عَلَّمَهُ الْبَيَانَ (“Ona beyânı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti.” [er-Rahmân, 4])

“…(Yâ Rabbi!) Bizi Cehennem azâbından koru (derler.) (Âl-i İmrân, 191)

Böyle bir gönül âlemi istiyor Cenâb-ı Hak. Bu gönül âlemini, bu gönlü Cennetʼe dâvet ediyor. “…Dâruʼs-selâmʼa dâvet ediyor…” (Yûnus, 25)

Velhâsıl;

ثُمَّ اسْتَقَامُوا : (Allah Rasûlüʼnün izinde yürüyenler için) melekler iner; onlara «Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetlerle sevinin.» derler.” (Fussilet, 30)

Bu ne zaman olacak? Tefsirlerde:

  1. Ölüm ânında olacak bu.

En zor an, canın gırtlağa geldiği an. Hattâ Bahâüddîn Nakşibend Hazretlerini bir zât rüyâsında görüyor, sâlihlerden:

“‒Üstad, diyor, ne tavsiye ediyorsunuz bize dünyada?”

“‒Son nefeste nasıl olmak arzu ediyorsanız o şekilde olun!” buyuruyor.

Birincisi ölüm ânında.

Cenâb-ı Hak:

وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ : “…Ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) Başka türlü can vermeyin. O da bir sefere mahsus, tekrarı yok. Zâten ölüm esnâsı da bir şey gösteriyor, bir istikâmeti gösteriyor. Perdeler kapanıyor, öbür tarafa perdeler açılıyor.

Habîb-i Neccâr, kendisini taşlayanlara -Yâsînʼin ikinci sayfasında (bildirildiği üzere)- acıdı. “Keşke onlar benim bildiğimi bilselerdi, Rabbimin bana ikramını bilselerdi.” dedi. (Bkz. Yâsîn, 26-27)

  1. Tefsirlerde; kabirde.

Kabirde, -muhtelif hadîs-i şerîfler var- temessül edecek ameller, vesâire olacak. Kabirde de; “…Melekler gelecek; «Korkmayın, üzülmeyin, Allâhʼın size vaad ettiği cennetlerle sevinin.» diyecekler.” (Fussilet, 30) Bu, dost olan kullarla.

  1. Ba‘sü ba‘deʼl-mevt; ölümden sonra diriliş. Yevmüʼl-hurûc; mezarlardan çıkış. Yevmüʼl-hulûd; bir ebediyyet gününün başlaması, sonsuz bir günün başlaması. İşte orada da; “…Melekler gelecek; «Korkmayın, üzülmeyin, Allâhʼın size vaad ettiği cennetlerle sevinin.» diyecekler.” (Fussilet, 30)

Bâzı müfessirlere göre de, melekler insanların, bu sâlih kimselerin zor zamanlarında… Çünkü ağır imtihanlar var. Ve bu imtihanların kesifleştiği, sabırların zorlandığı… Hendek Harbi gibi. Yine oralarda melekler iner, yine oralarda müslümanların gönlüne huzur ve ferahlık verir.

Buna mukâbil kâfirlere de şeytanlar arkadaşlık eder, onların idlâline yardım ederler. Velhâsıl Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmede “dostluk” istiyor. Tabi dostluk da, dostluğun bedeli, imtihandır. Dostluğa karşı vefâdır. Bunun da zirvesini peygamberlerde görüyoruz, en ağır imtihanları. Ve derece derece aşağıya doğru gidiyor. Fakat bu dost olanlarla; “…Gören gözü, işiten kulağı, akleden kalbi olurum.” buyuruyor Cenâb-ı Hak. (Bkz. Buhârî, Rikāk, 38)

Âdem -aleyhisselâm- bir imtihana dûçâr oldu: Cennetʼte her şey vardı. Yanında Havvâ da yaratıldı. Ebedî kalmak istedi; yasak meyveye yaklaştı. Bir gaflete dûçâr oldu. Ağır bir imtihana dûçâr oldu. Serendibʼde, Havvâ Vâlidemiz Ciddeʼde. Hiçbir insan da yok. Ancak kırk sene sonra, gözyaşlarından sonra Arafatʼta affoldu. Ağır bir imtihandan geçti.

İbrahim -aleyhisselâm- malından imtihan gördü, malını fedâ etti. Canından imtihan gördü, ateşe atıldı, ateş gülistana döndü. En son İsmâil -aleyhisselâm- kaldı. Kalpteki hep tahtlar: Can, mal en başta, arkadan evlât… Devam eden, insanın parçası. Evlâttan da imtihan gördü ve Cenâb-ı Hakʼla dost oldu. Ağır imtihanlar… İsmâil -aleyhisselâm- bıçağın altındaydı. O da oradan imtihan gördü, teslîmiyetinden imtihan gördü.

Yâkub -aleyhisselâm- bir firaktan imtihan gördü, Yusuf -aleyhisselâm-ʼla olan. Kendi hususiyetlerini Yusufʼta gördü, Yusufʼa meyli arttı. Rakîb sıfatı (tecellî etti), Cenâb-ı Hak da ayırdı.

“Cenâb-ı Hakkʼa açıyorum, buyurdu, hüznümü.” (Bkz. Yûsuf, 86)

Cenâb-ı Hakʼtan sabr-ı cemîl istedi. Cenâb-ı Hak çünkü ona yetmiş annenin muhabbetini verdi evlâdına karşı.

Efendimiz buyuruyor:

“Yüz şehidin de ecri verildi, o ağır imtihandan sonra.” (Süyûtî, ed-Dürrüʼl-Mensûr, IV, 570)

Yusuf -aleyhisselâm- da Züleyhaʼdan imtihan gördü. Tâ zindana kadar girdi o sebepten.

Sayarsak çok…

Sihirbazlar, canlarından imtihan verdiler, Mûsâ -aleyhisselâm-ʼa ittibâ dolayısıyla.

Mekkeliler ve Medîneliler, Tevbe Sûresiʼnin 100. âyetinde, büyük fedakârlıklardan imtihan verdiler. “Canlarıyla, mallarıyla Cennetʼi satın aldılar.” (Bkz. et-Tevbe, 111) Âyet-i kerîmenin tecellîsine mazhar oldular.

Fakat Rasûlullah Efendimiz de bize bir emânet veriyor: Kitap ve Sünnet. Biz de bu iki emânetten mesʼûlüz. Kitabʼın bir tarafını yaşarsak, bir tarafını yaşamazsak olmaz! Sünnetʼin bir kısmı olur, bir kısmı olmazsa, olmaz! Bir halat gibidir, buyuruyorlar. Her halatta binlerce lif vardır. Her kopan lif, halatın gücünü azaltır.

Velhâsıl bize Rabbimiz… Biz bir imtihan içindeyiz. Ve Cenâb-ı Hakʼla dost olmak ki, ebedî bir hayat var bunun arkasında…